Ben daha doğmadan önce dedemle aile dostu olmuşlardı. Bizim köye otuz kilometre uzakta bir dağ köyünde oturuyorlardı. O zamanlar bugünkü gibi ulaşım araçları yoktu. Haftada bir gün yaya olarak kasabaya inerlerdi. Sabah ezanında kalkıp bütün o zahmetli yolu yürüye yürüye bizim eve kadar gelirler, bizde misafir olurlardı.
Mevlüt’ün babası Mahir Dayı dede dostuydu. Çoğu zaman baba oğul birlikte gelir, o günün akşamı yatar, sabah erkenden kalkıp yine yürüyerek kasabaya giderlerdi. Bir haftalık alışverişlerini yapıp sırtlarına vurdukları yükleriyle geri dönerlerdi.
O eski ölgün güneşli günlerde yol iz yoktu. Daha büyük baraj bile yapılmamıştı. Köylüler kasabaya çoğunlukla yürüyerek giderlerdi. Bazen yaya, bazen eşekle, bazen de öküz arabasıyla yola düşerlerdi. Kar kış, gece gündüz demeden, dizlerinin bağı çözüle çözüle, dura kalka yürürlerdi. Bitip tükenmez enerjileri, sonsuz şevkleri vardı. Sanki Ağrı Dağı Efsanelerinden fırlamış gelmiş o masalsı insanlardı…
Zamanla Mahir Dayı gelmez oldu. Hastaydı, artık yolun sonu görünmüştü. Çok geçmedi, bu dünyadan göçüp gitti…
Mahir Dayı’dan sonra oğlu Mevlüt, neredeyse her hafta kasabanın pazarından bir gün önce gelir; o gün bizimkilere yardım eder, avlu ve tarlalara ağaç kapı yapar; akasya veya pelit ağaçlarından kazık sivriltir, tütün langalarını maşananın içine alırdı..
Akşam olurken ağır ağır sis çökerdi köyün üzerine. Yakınlardaki evlerden kötek yanığı kokusu gelir, dumanla sis birbirine karışır, akşamın alacasıyla buluşurdu. Akşam kavuşmadan az önce kuyudan kova kova su çekilir, su teknesi doldurulur, hayvanlar sulanırdı.
Bazen de birkaç gün erken gelirdi Mevlüt. Böyle zamanlarda bizimkilerle tarlada çalışırdı. Kavurucu temmuz sıcaklarında mısır çapalamaya yardım ederdi. Kel başında bir şapkası, şapkanın altında morlu beyazlı bir mendili vardı. Arada bir boncuk boncuk terleyen alnını mendille kurular, yine başına sererdi.
Büyük, kemerli bir kartal burnuna sahipti. Gözleri gök mavisiydi. Hafif kamburumsu omuzları, güçlü kolları kartal duruşunu andırıyordu. Uzunca boylu, geniş omuzlu, kumral bir adamdı. Şapkası başından hiç düşmezdi. Daha çok külot pantolon giyer, tabii üstüne de köstekli saat cebi olan yeleği çekerdi.
Akşam yemekleri her zaman yer sofrasında yenirdi. Sonra günün yorgunluğunu atmak üzere çay demlenirdi. Haber dinlemek üzere “Philips radyo”nun başına geçilir, az sonra ajans başlardı. Duvardaki on dört numara cam lambalarının sarı ışığı altında derin bir akşam sohbeti başlar, çaylar özellikle höpürdete höpürdete içilirdi. Kahkahalar, katıla katıla gülmeler sürüp giderdi. Sanki herkes çok mutluydu… Biz çocuklar, nedense büyüklerin bu dolu dolu sohbetlerinden epey etkilenir, âdeta bir masal ortamında yaşardık. Gecenin ilerleyen saatlerinde cin peri masalları alır başını giderdi.
Eski yığma tuğlalı, kâgir evin penceresinden görünen gökyüzünün derinlerinde milyonlarca yıldız parıldayıp dururdu. Ay dedenin gümüş renginde yansıyan ışığı temmuz gecelerinin serin esintilerini pencereden içeriye doldururdu. Bu esinti bizimkilerin yüzlerini aydınlatır, ışıltılı gözlerinde mutluluğun izleri görülürdü. Akşamla kopup gelen cırcır böcekleri şarkılarını söylemeye başlar, uzaktan gelen kurbağa vıraklamaları gecenin bu gizemli sesleriyle mükemmel bir senfoni oluştururdu.
Kasaba pazarı sabahlarında kuş cıvıltılarıyla uyanırdık. Sabah kahvaltısı için sofraya kurulurduk. Uvalama çorbası içilir, fasulye turşusu kavurması ile çaylar yudumlanır, zeytin, peynir yenirdi. Radyoda otantik bir ses: Muazzez Türüng, “Geçti Dost Kervanı” türküsünü okurdu. Sabah ajansı dinlenir, hava raporu alınırdı. Mevlüt sabah kahvaltısını yaptıktan sonra heybesini sırtına vurur, bizimkilerle kasaba pazarının yolunu tutardı. Kasabada haftalık alışverişini yapar; heybesini doldurur, haftada bir çalışan kasaba minibüsleriyle köye dönerdi.
Bu geliş gidişler yıllarca sürdü… Bazen bizim evde bir hafta kalır, tarlada çalışır, ormanlar kesilerek açılmış arazileri ağaç köklerinden temizlerdi. Kimi zaman da kızlarıyla gelir, birlikte çalışırlardı. Elma yanaklı, kalın bilekli, uzun boylu kızlardı. Güle oynaya iş yaparlardı. Bir oğlu vardı, Ankara’daki inşaatlara gider gelirdi.
Yıllar içinde biz büyüdük, Mevlüt ile bizimkiler yaşlandı… Hanımı öldü, çocukları yanına uğramaz oldu. O dağ köyünde artık yapayalnız kalmıştı. Uzun bir yalnızlık döneminden sonra bir gün hastalanmış, hastaneye kaldırmışlar, yoğun bakımda gözlerini yummuş.
Cenazesinde, bizim aileden geriye kalanlar ile üç beş kişi varmış. Mevlüt, Yunus misali soğuk su ile yunulup gitmiş…






