Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

20 Ekim 2021

Edebiyat

"Kitapla Direniş": Deneme Yazarı ve Eleştirmen Olarak Tomris Uyar

Hülya Soyşekerci

Paylaş

2

0


Öyküleri, çevirileri ve günceleriyle tanıdığımız Tomris Uyar’ın, iyi bir edebiyat eleştirmeni olduğunu da biliyor muydunuz? Tomris Uyar’ın yıllar boyunca yazdığı pek çok eleştiri ve deneme metninin günümüzde yeterince tanınmadığı, kurmaca yapıtlarının düzyazılarından daha çok ön planda yer aldığı bir gerçek.

Dergi ve gazete sayfalarında kalan ve yazıldığı döneme edebiyat sanatı açısından tanıklık eden metinler, Handan İnci’nin titiz çalışması sonucunda bir araya getirilerek, Kitapla Direniş adıyla, Mart 2011’de yayımlanmış. 1966-2007 yılları arasında yayımlanan ve birçok edebiyat dergisinin sayfalarında yer alan bu yazıların yanı sıra söyleşiler ve soruşturma yanıtlarını da içeren kitapta, bir dönemin edebi panoramasını, Tomris Uyar’ın öncü ve özgün bakış açısından görme olanağı buluyor; onun usta kalemine ve düşünce dünyasının derinliğine bir kez daha hayran oluyoruz. Yazıların buluştuğu kitabın adının "Kitapla Direniş" olması boşuna değil; kitapta yer alan bir denemesinin de başlığı olan “Kitapla Direniş”, Tomris Uyar’ın hayattaki duruşuyla, mücadelesiyle, direngenliğiyle örtüşen, adeta bütün yazınsal yaşamını özetleyen ve simgeleyen bir ifade.

Handan İnci, kitabın Sunuş yazısında “Tomris Uyar’ın sadece öykücü olarak değerlendirilmesini yetersiz bulduğunu; bu kitapta derlenen yazılarında açıkça izlenebileceği gibi, onun Türkçenin en önemli deneme yazarlarından biri olmayı hak ettiğini” belirtiyor. Handan İnci, bu tür yazılarında Tomris Uyar’ın “yaşadığı günleri keskin zekâsıyla derinlemesine gözlemlemiş olduğunu, bunları benzersiz bir tutumla ve yer yer çok sert de olabilen bir ironiyle kaleme döktüğünü” ifade ediyor. Ardından önemli bir tespitte bulunuyor: “Bu kitabın açığa çıkaracağı bir başka yönü, Tomris Uyar’ın eleştirmenliği olacaktır. Türk ve dünya edebiyatının belli başlı şair ve yazarları hakkındaki incelemeleri, öykü türü üzerine kuramsal denemeleri, edebiyatın okur -yazar bağlamında genel meselelerine eğildiği yazılarıyla Tomris Uyar, dikkate değer bir edebiyat eleştirmeni olduğunu da gösterir.” (s.14)

Papirüs, Yeni Dergi, Soyut, Varlık gibi dönemin belli başlı dergilerinde yayımlanan yazılar kitabın önemli bir kısmını kaplıyor ve bir bakıma Tomris Uyar’ın ne denli üretken, ne denli dikkatli bir yazın emekçisi olduğunu kanıtlıyor. Bunlara ilaveten 60’ı aşkın çeviri kitabını, Gün Dökümü’ndeki günlüklerini, 10’dan fazla öykü kitabını da dikkate alırsak, Tomris Uyar’ın gerçek bir entelektüel, nitelikli ve yaratıcı bir yazar, iyi bir okur ve sıkı bir eleştirmen olduğunu söyleyebiliriz. Edebiyat açısından döneminden hayli ilerideki düşünceleri, nitelikli edebiyattan ödün vermeyen tutumu, seçimleri ve yorumlarıyla Tomris Uyar, tam anlamıyla bir düşünce insanıdır da. Ben Cortazar’ın öykülerini ilk kez Tomris Uyar’ın çevirilerinden okudum ve Latin Amerika’nın bu sıra dışı yazarını onun sayesinde tanıma olanağı buldum. Tomris Uyar’ın bilgi, bilinç ve farkındalık taşıyan yazıları ve çeviri çalışmaları pek çoğumuz için birer kılavuz olmuştur diye düşünüyorum.

Tomris Uyar’ın iyi bir öğrenim görmesi, yabancı dili erken yaşlarda öğrenmesi, ona sağlam bir kültürel altyapı kazandırdı. İngiliz Kız Ortaokulu’nun ardından Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ni bitirdi. 1963’te İktisat Fakültesine bağlı Gazetecilik Enstitüsü’nü bitiren yazar, böylece hem İngiliz dilini ve Anglo-Amerikan edebiyatını yakından tanıdı hem de gazeteciliğin ve yazı yazmanın püf noktalarını öğrendi. Onun titizliğinin, çalışkanlığının, araştırmacı sorgulayıcı bakış açısının mesleki altyapıdan ve aldığı eğitimlerden de kaynaklandığını söylemek mümkün. Kuşkusuz, çok iyi bir okur olan Tomris Uyar, okudukları hakkında önemli metinler kaleme aldı; dönemine yazılarıyla tanık oldu.

Bir anlamda, bu kitap, Tomris Uyar’ın kırk yıla yayılan üretkenliğini, düşünsel tutarlılığını, ödün vermeyen duruşunu, özgür, öncü ve özgün bakış açısını günümüze taşıyan bir köprü niteliği taşıyor.

Kitapla Direniş’in sayfalarını çevirirken, Tomris Uyar’ın yazılarının, söyleşilerinin, kendisinin başka yazarlarla yaptığı söyleşilerin ve çeşitli soruşturmalara verdiği yanıtların kronolojik düzenle derlenip bir araya getirildiğine; böylece Tomris Uyar’ın yazınsal dünyası ve edebiyat anlayışını zamansal bir süreç içinde aydınlatan, 670 sayfalık değerli bir kitaba emek verilmiş olduğuna tanık oluyoruz. Kitapla Direniş’te, Tomris Uyar’ın eleştirmenliğini tam anlamıyla görme olanağı bulduğumuz gibi, günümüzde popüler dergiler ve sosyal medyada, sadece yaşadığı aşklarla ve “şairlere ilham veren güzel kadın” olmasıyla gündeme getirilen Tomris Uyar’ın, aslında ne denli derin bir düşünce insanı ve ne denli güçlü bir aydın olduğunu keşfetme olanağı buluyor; bu gerçeğin üzerindeki haksızlık örtüsünün de bir an önce ortadan kalkmasını içtenlikle diliyoruz.

Kitapla Direniş’te yazarın öykü, şiir, çeviri, dil meseleleri, edebiyat ortamı hakkındaki bilgi, görüş ve gözlemlerini; kültürel birikimini, izlenim, yorum ve eleştirilerini topluca görebiliyor; onun yazın dünyasını, düşünme, okuma ve yazma süreçlerini de bütünsel olarak kavrayabiliyoruz. Bir anlamda, bu kitap, Tomris Uyar’ın kırk yıla yayılan üretkenliğini, düşünsel tutarlılığını, ödün vermeyen duruşunu, özgür, öncü ve özgün bakış açısını günümüze taşıyan bir köprü niteliği taşıyor.

Kitapla Direniş’te önemli bir yer tutan Tomris Uyar’ın denemeleri ve eleştirel yazıları, onun düşünce dünyasını aktarması açısından önem taşıyor. Yazarın eleştiri anlayışını, kitapları neye göre değerlendirdiğini bu metinlerinden süzüp kavrayabiliyoruz. Ayrıca, o yıllarda ülkemizde pek tanınmayan, John Cheever, Cortazar gibi yazarların dünyasına ışık tutması, kısa öykü sanatı hakkında daha önce ülkemiz yazarlarınca ele alınmayan bazı kavramları netlikle ifade etmesi, onun öncü tutumunun birer göstergesi niteliğinde. Bu yazılar, Tomris Uyar’ın kendine özgü bir kuram arayışını da sezdiriyor bize. Dönemin dergileri, o yıllarda çıkan yeni kitaplar, dünyada ve Türkiye’de edebiyattaki yeni arayış ve yönelimler, Tomris Uyar’ın dikkatinden kaçmıyor.  Onlar hakkındaki tespitlerini, eleştirel analizleri ve değerlendirmelerini, bazen de kısa değinmelerini ilgiyle okuyoruz.

Kitaptaki yazıların pek çoğunun metne dayalı, nesnel bir bakış açısıyla yazılmış, derinlikli metinler olduğunu söylemek mümkün. Çoğu zaman, ele aldığı kitap, konu, akım, yazar ve metnin, hem olumlu hem de olumsuz yönlerini birlikte dile getiren eleştiri anlayışı onun nesnel kalabildiğinin bir göstergesi durumunda. Zaman zaman keskin bir dille bazı yargılarda bulunduğunu, ama bunu da edebiyat sanatının ve yazarın daha iyiye ve güzele yönelmesi kaygısıyla yaptığını düşünüyorum. Tomris Uyar’ın, her zaman, nitelikli, özgün, yaratıcı bir edebiyatı öncelediğini görüyorum bu yazılarda. Yazınsal türler arasında herhangi bir ayrım yapmadan, hem şiir hem öykü hem de roman değerlendirmeleri yazan Tomris Uyar, oldukça cesur eleştirilerde bulunuyor; o dönemin otoritelerini ve otoriteler tarafından beğenilen ya da öne çıkarılanları da sözünü sakınmadan eleştiriyor.

"...Asıl hikâye sanatına neler kattığını düşünmeliyiz bir genç hikâyecinin; yalnız Türk diliyle sanatına değil, dünya hikâyesine. Bunu yaparken de hikâye ile roman ya da genel olarak anlatı arasındaki ayrımları belirlemeliyiz elbet.”

Öykücülerden her zaman roman yazmalarının beklenmesini; onlardan “daha romana geçmedi” diye söz edilmesini eleştiren Tomris Uyar, öykünün romandan bağımsız, başlı başına bir tür olduğunu modern bir bakış açısıyla dile getiriyor. Ayrıca herhangi bir öykücünün sadece “güzel Türkçesi var” gibi ifadelerle değerlendirilmesine karşı çıkıyor: “Artık kimse güzel Türkçe ile gönenemez. Güzel Türkçe bilmek zorundadır zaten bunca yazılandan çizilenden sonra. Demek ki yeni bir hikâyeciyi eleştirirken yalnızca Türkçesinin güzelliğinden, duyarlığından başlayarak çıkmayacağız yola; o yolu kullanmak bunca şaire, bunca hikâyeciye haksızlık olur. Asıl hikâye sanatına neler kattığını düşünmeliyiz bir genç hikâyecinin; yalnız Türk diliyle sanatına değil, dünya hikâyesine. Bunu yaparken de hikâye ile roman ya da genel olarak anlatı arasındaki ayrımları belirlemeliyiz elbet.” (s.85)

Kitabın en önemli yazıları arasında, Tomris Uyar’ın öykü sanatına dair yazmış olduğu bir dizi denemesi yer alıyor. Farklı tarihlerde, farklı dergilere yazdığı bu denemeler, öyküye emek vermek isteyenler için sağlam ve güvenilir bir kılavuz niteliği taşıyor. Tomris Uyar, asıl önemli olanın sağlam bir metin oluşturmak ve öyküdeki modern yönelişleri izlemek olduğunun altını çiziyor bu yazılarında.

Türkiye Defteri dergisinin Nisan 1971 tarihli sayısındaki “Ayın Hikâyeleri” başlıklı denemesinde ‘yeni hikâyenin’ gelişim ortamını ayrıntılarıyla dile getiren Tomris Uyar, okurdan da katkı ve yorumlar bekliyor bu konuda: “Kısacası, biz yenilik hikâyecileri, geniş okur kitlesinin (halk sözcüğünü kullanamıyorum), bizim duyarlığımıza, gözlemlerimize, bunları yansıtma biçimlerimize yardımcı olmasını istiyoruz, bekliyoruz. Bu köşe, yanlışlı-yanlışsız, sert-yumuşak her türlü eleştiriye açıktır.” (s.98)

Böylece, öykünün her şeyden önce bir kurmaca sanatı olduğunu ve kurmaca için de hayatın dönüştürülmesi gerektiğini vurgular Tomris Uyar. 

Yeni Edebiyat dergisinin Temmuz 1971 sayısındaki “Hikâyede Olay” başlıklı yazısında da Tomris Uyar’ın önemli tespitlerinin ve değinilerinin yer aldığını görüyoruz. Hikâyenin, özellikle modern kısa hikâyenin tanımını, niteliklerini farklı kaynaklardan ve sözlüklerden araştıran Tomris Uyar, TDK sözlüğünde roman ve hikâye ayrımının yeterince yapılmadığını gösteriyor. Webster’s Dictionary’de de edebiyatla ilgili bir hikâye tanımının yer almadığını; hikâyeden,  küçük hikâye (short story) diye bahsedildiğini dile getiriyor. Nahit Sırrı Örik’in “Roman ve Hikâye Hakkında Bir Kalem Denemesi”nden alıntılarla Örik’in tanımlarına işaret ediyor. Türkçe Sözlük’te (1969) ‘hikâye’nin tanımları üzerinden bazı çıkarsamalarda bulunuyor Tomris Uyar. TDK sözlüğündeki ilk tanım şöyledir: “Bir olayı ayrıntılarıyla anlatma ve böylece anlatılan olay.” İkincisi de şöyle: “Meraklı birtakım olaylar anlatılan veya birkaç kişinin karakteri çizilen roman türünden kısa yapıt. Hikâye pek uzun olunca roman adını alır.” Bu tanımlamaların yarattığı kavram karmaşası yüzünden hikâye sanatı konusunda okurun yanlış koşullandığını dile getiren Tomris Uyar, sözlerine devam ediyor: “Şöyle bir yanlış bu: Hikâye, bir olayı (rastlanmadık bir hadiseyi) az çok ayrıntılarıyla anlatan (kuran değil) , birkaç kişinin karakterinin çizildiği romandan daha kısa bir türdür ve (artık gizlemenin gereği yok) aslında anlatılan olayın ta kendisidir. (…) Demek ki hikâyeciye düşen ödev, olayı elinden geldiğince ‘orada değilmiş gibi’ nesnel yazmak; saptırmadan, sanatsal değiştirmelere kalkışmadan yalın bir dille saptamaktır. İşte o zaman süssüz, özentisiz, gerçek hikâye doğar.” (…) “Hikâyecileri incelerken, ‘yalın dil’, ‘başından geçeni yazma’ gibi kaypak ölçülere başvurulması hep hikâyeyi ‘kurulan’ değil, ‘yaşanılan’ bir olay gibi görme yanılgısından doğmuştur, büyük bir olay sanma yanılgısından.” (s. 104) Böylece, öykünün her şeyden önce bir kurmaca sanatı olduğunu ve kurmaca için de hayatın dönüştürülmesi gerektiğini vurgular Tomris Uyar. 

Sait Faik, Çehov, Truman Capote, Katherine Mansfield gibi yazarları örnek göstererek, onların öykülerinin bir olaya yaslanmadığını belirtir. Hikâyecinin ayrıntıları elemesi, gerekirse gerçeği bile düzeltmesi gerektiğini söyleyen Tomris Uyar, hikâyecinin kanıyla, canıyla, soluğuyla, seçmesiyle hikâyesinde var olduğunu; bir anlamda, olayı yaşayan kişiler kadar, olayın geçtiği çevre kadar var olduğunu dile getirir. “Hikâyeci, o kadar var olur ki, onsuz ‘olabilmez’ o olay, en azından başka türlü olur,” (s.104) diye ekler.

Yeni Dergi’nin Ocak 1974 sayısındaki “Hikâyede Yoğunluk” başlıklı yazı, Tomris Uyar’ın öyküye dair kuramsal yazılarının bence en dikkate değer olanlarından. Bu yazıda, özellikle modern kısa öykünün ne olduğu ve temel nitelikleri konusunda pek çok ipucu sunuyor. "Olaysız Hikâye", "Kısalık Yoğunluk", "Zaman Öğesi" gibi alt başlıklarla, kısa öykünün temel niteliklerini, ayırıcı özelliklerini ve püf noktalarını gösteriyor.

“Portre hikâyeciği”, “deneme hikâyeciliği” gibi kavramsal sınıflandırmalarla, Sait Faik’e kadar olan öykücülüğümüzün başlıca özelliklerinin altını çizer Tomris Uyar. Hikâyenin, özellikle “ben-öyküsel” hikâyenin, yer yer deneme yazısı durumuna düştüğünü, kahramanınsa yazarın düşüncesini somutlaştıran bir araç durumuna indirgendiğini belirten Tomris Uyar, bu araçsallaştırma yüzünden, öykü kişisinin yaşamasız bir tipe dönüştüğünü; tek boyutlu ve tek özellikli olduğunu dile getirir. Tip yaratma, ilginç, olağanüstü bir kahraman yaratma amacını güden portre hikâyeciliğinin deneme hikâyeciliği ile iç içe geliştiğini örneklerle kanıtlar. Portre hikâyeciliğinin çağdaş hikâyeye büyük katkılarda bulunduğunu da inkâr etmez; özellikle Çehov’un "Memurun Ölümü"nü, Halit Ziya’nın "Bravo Maestro"sunu, Gorki’nin, Orhan Kemal’in hikâyelerini örnek gösterir. Sait Faik’in portre hikâyeciliği ile atmosfer hikâyeciliği arasında kalan bir türe damga bastığını belirtir. Tomris Uyar’a göre bu, “röportaj hikâyeciliği”dir. Düşüncelerini şöyle sürdürür: “Onun hikâyelerinde portreler kadar, portre kişilerinin soluk aldıkları hava da önemlidir çünkü. Bu uğurda sık sık hikâyeden uzaklaştığı, yarattığı havanın tatlarıyla yetindiği, oyalandığı görülür. Hikâye avcısıdır o. Tek tek iyi bir hikâyeden çok, bir bütünü oluşturur. (…) Başarılı hikâyelerinde kahramanlar o denli sevecenlikle çizilmiştir ki sıradan hikâyelerdeki ufacık ayrıntılarda onları yeniden bulur, bütünleriz” (s.109). Olaysız hikâye geleneğinin en yetkin örneği olan çağdaş atmosfer hikâyeciliğine, birçok yazardan örnekler verir: Çehov’dan "Bozkır", Truman Capote’den "Gece Ağacı", Memduh Şevket Esendal’ın "Hayat Ne Tatlı", Vüsat o. Bener’den "İlki", Onat Kutlar’dan "Kül Kuşları" gibi öykülere atıfta bulunan Tomris Uyar, bunlarda en çok göze çarpan özelliğin, okuru da öykü kişileriyle birlikte bir atmosfer içine sokma, etki altına alma ve o etkiyle durmaksızın besleme çabası olduğunu vurgular. Bu öykülerde “Geçebilecek bir olaya hazırlanır okur; geçmiş, bitmiş bir olayı sezinler. Olay bazen hikâye başlamadan önce bitmiştir, etkisi sürmektedir,” der. Şu cümlelerle devam eder: “Atmosfer hikâyeciliği, olayın hikâyenin temel öğesi olmadığını göstermek bakımından çok önemli. Bizi başka bir temel, öğe, başka bir belkemiği, bir odak aramaya zorluyor. Hikâyeyi, bir vuruşta bir parıltı yaratan, unutulmayan, okurda yıllar sonranın algılarını hazırlayan, kısaca okuru değiştiren bir sanat olarak kabul ediyorsak, olay insani bir gerçekliği en iyi açıklayabilen, bu gerçekliği genellemeye, yayılıp genişletmeye en elverişli bir durumdur yalnızca. Burada ‘kısa hikâye’ kavramı bize yol gösterecek.” (s.111)

Diyebiliriz ki, günümüzde öykü sanatı içinde sıklıkla kullanılan “kısayoğun” ve “aydınlanma ânı” tabirlerini, Tomris Uyar daha 1970’lerde kullanmış; bir bakıma, onları yazın dünyamıza armağan etmiştir.

Kısa öykünün sayfa azlığını mı, zaman darlığını mı gösterdiğini soran yazar, kısa öykünün ayrıcı özelliğinin bunlar olmadığını, asıl özelliğinin “aydınlanma ânı” içermesi olduğunu belirtiyor. Çağdaş öykünün, insani bir gerçekliği, bir aydınlanma ânı çevresinde geliştiren bir sanat türü oluşunun altını çiziyor. “Öyleyse kısalık, bu aydınlanma ânını vurucu, unutulmaz kılabilmek için gereken yoğunluk olmalıdır,” sözleriyle, kısa öyküyü aydınlanma ânı ve yoğunluk kavramlarıyla bütünleştirerek tanımlıyor Tomris Uyar. Bu düşüncelerin, kısa öykü hakkında o zamana kadar ülkemizde dile getirilmemiş, öncü ve dikkate değer düşünceler olduğu kanısındayım. Günümüz öykü anlayışıyla da örtüşen bu düşünceler, Tomris Uyar’ın ne denli öngörülü bir sanatçı olduğunu kanıtlamaktadır.

Bu konuya dair düşüncelerini sürdürür Tomris Uyar: “İlk anlamıyla bir çakma, bir gerçekle yüz yüze geliştir aydınlanma; yazarın, okurun, hikâye kişisinin bir gerçeği ayırt etmesi, bir çözüme varmasıdır. (…) Steinbeck’in "Kasımpatları" hikâyesindeki kadın kahraman, çerçiye armağan ettiği kasımpatlarını yolun kıyısına fırlatılmış görünce aydınlanır” (s.112). Türk ve dünya edebiyatından pek çok örnek vererek, bu düşüncelerini kanıtlayan ve geliştiren Tomris Uyar, aydınlanma ânının kısa öyküdeki yerini, anlam ve değerini derinlemesine irdeler. Diyebiliriz ki, günümüzde öykü sanatı içinde sıklıkla kullanılan “kısayoğun” ve “aydınlanma ânı” tabirlerini, Tomris Uyar daha 1970’lerde kullanmış; bir bakıma, onları yazın dünyamıza armağan etmiştir.

Öykü sanatının püf noktalarını sadece kendi öykülerinde uygulayan değil, aynı zamanda bilgi birikimini gençlerle paylaşan bir öğreticidir Tomris Uyar.

Öyküde zaman öğesini ayrı bir alt başlıkta inceler Tomris Uyar. “Yaşanma, özümleme, aydınlanma, sonucu verme… ve bütün öğeleri bir odak çevresinde yoğunlaştırmak istiyorsak, elbette zaman öğesinin desteğini görmezden gelemeyiz. Çağdaş hikâyeci (ki geriye ve ileriye doğru işleyebilen bir saati vardır) dramatik gerilimin doruğuna yakın bir süreyi seçer bu yüzden. En uygun, belirgin ânı bulur ve saatini ona göre kurar, olayın geçmişinden bu âna elverişli ayrıntıları bulup çıkarır. Hızı, devinim olanağı olan, olaya, atmosfere uygun düşen vurgulu bir iç-zamandır bu, bir tempodur” (s.114). sözleriyle öyküdeki önemli kavram ve konuların altını çizer, devamında konuyu örneklerle açıklar.

"[...] Yanlışsız edebiyat olmaz, ama her kuşak en azından kendi yanlışını yapmalı, bir öncekinin yanlışlarını devralmamalı desek kim dinler?”

Tomris Uyar, öykü yazmak isteyen yazar adaylarına ışık tutar bütün bu yazılarıyla. Sadece gözden kaçan denemeci ve eleştirmen yönünü değil, Tomris Uyar’ın öğretmen yönünü de fark ederiz böylece. Öykü sanatının püf noktalarını sadece kendi öykülerinde uygulayan değil, aynı zamanda bilgi birikimini gençlerle paylaşan bir öğreticidir o.  “Ödül Kazanan Yapıtlar” başlıklı yazısındaki düşünceleri, günümüzün gençleri için de geçerli ve bir o kadar dikkate değerdir: “Gençler, ürünlerini biraz daha demlenmeye bırakmalı, ham kokularının geçmesini sağlamalılar. Ama günümüzde ustalar bile telaş içindeyken, gençlere ne hakla akıl verebiliriz? Yanlışsız edebiyat olmaz, ama her kuşak en azından kendi yanlışını yapmalı, bir öncekinin yanlışlarını devralmamalı desek kim dinler?” (s.176)

“Hikâyede Yoğunluk” yazısına dönecek olursak; Tomris Uyar’ın burada bir de “kemiksiz hikâye” kavramından söz ettiğine tanık oluruz. “Kemiksiz hikâye”nin yenilikçi hikâyemizin önüne çıkabilecek en büyük tehlike olduğunu belirtir Tomris Uyar. “Nedir kemiksiz hikâye? Hikâyeye belkemiği olamayacak bir duyarlığı, olay niteliği bile olmayan yalınkat bir olayın çevresinde boyuna sömürmek; olayı ya da atmosferi beslemek kaygısıyla hikâyeyi sayfalar boyu uzatıp o ufacık belkemiğini de seyreltmek, ipin ucunu kaçırmak; imgeler, inceliklere, güzel saptamalara yaslanırken hikâyeyi söze boğmak, örgenselliği yitirmek” (s.116). Tomris Uyar’ın ne denli uzak görüşlü ve öngörülü bir yazar olduğunu bu sözleri de kanıtlamaktadır. Günümüzde yazılan bazı yenilikçi öykülerin tıpkı o şekilde, abartılı imgelerle, güzel saptamalarla yazıldığı, ancak öykünün ana ekseninin ya da belkemiğinin gözden kaçırıldığı ya da yitirildiği de bir gerçektir.

...Virginia Woolf’un yazın dünyasına, modernist bakış açısına kendini oldukça yakın hissetmektedir Tomris Uyar.

Tomris Uyar’ın Virginia Woolf hakkındaki yazısı, onun edebiyat anlayışı, düşünceleri ve eserlerine dair özlü bir deneme niteliği taşıyor. Virginia Woolf’un, “zekâ ve duyarlılığını bilinç akışına yönelten titiz bir anlatımcı” olduğunu dile getirir yazısında. Bir anlamda, Virginia Woolf’un yazın dünyasına, modernist bakış açısına kendini oldukça yakın hissetmektedir Tomris Uyar.

Tomris Uyar’ın inceleme odağına aldığı başka pek çok yazar/şair var; bu yazarların, şairlerin çoğu Türk ve dünya edebiyatının önemli, nitelikli ve dikkate değer edebiyatçıları arasında. Türk edebiyatından Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Edip Cansever, Turgut Uyar, Salâh Birsel, Sabahattin Kudret Aksal, Kemal Tahir, Gülten Akın, Ahmet Muhip Dıranas, İlhan Berk, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Selçuk Baran, Adnan Özyalçıner, Necati Cumalı, Nedim Gürsel, Erhan Bener, Aysel Özakın, Oktay Rıfat, Fakir Baykurt, Osman Şahin, Bekir Yıldız, Füruzan, Füsun Akatlı, Sevgi Soysal, Nezihe Meriç, Leylâ Erbil… gibi yazarlar ve şairler hakkında pek çok yazısı ve görüşü sayfalarda yer alıyor. Dünya edebiyatından Çehov, Maupassant, Dostoyevski, Gorki, Puşkin, Kafka, Hemingway, Vassilikos, William Saroyan, Jack London, John Don Passos, Nabokov, Borges, Marquez, Cortazar, Susan Sontag, John Cheever… Tomris Uyar’ın ilgiyle okuduğu, eserleri üzerinde düşündüğü, yorum ve değerlendirmelerde bulunduğu yazarlardan bazıları…

John Cheever, ülkemizde iyi bilinen bir yazar değildi o yıllarda. Tomris Uyar’ın, Cheever’ın öykülerinden bir kısmını dilimize kazandırması, bunun yanı sıra, John Cheever’ı tanıtmak amacıyla, onun hayatı ve eserleri hakkında bir deneme kaleme alması, tam anlamıyla bilgi ve bilinçle dolu, öncü bir çaba. Tıpkı Tomris Uyar’ın kaleme aldığı pek çok deneme yazısında olduğu gibi.

Kitapla Direniş’in en güzel değerlendirmelerinden birini şair Gülten Akın için yazmıştır Tomris Uyar. “Sığlıkta O Kadın Tek Başına” başlıklı yazıda Gülten Akın’ın şiirdeki ve hayatın içindeki duruşuna işaret eden Tomris Uyar, Sığda adlı şiir kitabı bağlamında onun şairliğini odağa alır. “Sığda adlı son kitapsa derinlere açılmak, bir düzen bozmak, bütün umutsuzluklardan sıyrılmak özlemiyle doludur. Umut, bir şeyi sürdürme umudu olmaktan bile çıkmıştır artık; güvenilecek tek şey, ölümü kovalayabilecek tek dayanak, yaşanmış olanları unutmamaktır. Unutmak ölümdür onca. Kinle, bağışlamasız hatırlamak bile hatırlamaktır eninde sonunda,” der (s. 60). Tomris Uyar da derinlikli bir yazardı; hayatta ve edebiyatta her zaman derinliği aradı, sığlıktan hep uzak durdu. Gülten Akın’ın bir kadın şair olarak hayattaki ve edebiyattaki duruşunu bu bağlamda önemsedi.

Aynı şekilde, Füsun Akatlı’nın bir kadın eleştirmen ve denemeci olarak değerini ortaya koydu. “Bir Deneme Ustası: Füsun Akatlı” başlıklı yazısında Füsun Akatlı’nın düşüncelerinden yararlanarak, “Eleştiride ana kaygı, yapıtın yapısını kavramak olduğunda tek çıkar yol, onu tekliği ve bütünlüğü içinde ele almaktır. Bir yapıtı tekliği ve bütünlüğü içerisinde ele almak demek, onun içerisinde bulunamayacakları hesaba katmamak ve içerisinde bulunabileceklerin hiçbirini dışarıda bırakmamak demektir,” (s. 296) sözleriyle, metne dayalı bir eleştiri anlayışını ve eleştiri disiplinini dillendirdi.

...Okurun belleği üzerinden de roman ve öykü arasındaki temel farklılıklar ortaya konulabilir; bu, son derece çarpıcı bir deneyimdir aynı zamanda.

1986’da kaleme aldığı, “Unutulmayan Kitaplar” başlıklı denemesinde, roman ile öykü arasındaki ayırt edici öğelere dair düşüncelerini bir okuma ve anımsama deneyimi bağlamında şöyle ifade eder Tomris Uyar: “Tuhaf bir deneyimden söz etmiştim! Unutamadığım kitaplara göz atarken, birçoğunu baştan sona anımsayamadığımı gördüm! Çoğu kere unutamadığım, ya bir sahne, ya bir kişilik ya da bir betimleme bölümüydü. Oysa unutamadığım öyküleri bütünüyle anımsıyordum. Kısalıklarından çok, yoğunlukları, çarpıcılıklarıyla sanki çakılmışlardı belleğime. Roman ve öykü ayrımını bir de bu açıdan incelemeli diyorum kendi kendime” (s.241). Gerçekten, okurun belleği üzerinden de roman ve öykü arasındaki temel farklılıklar ortaya konulabilir; bu, son derece çarpıcı bir deneyimdir aynı zamanda. Akılda en çok kalanlar, Tomris Uyar’ın deyişiyle “aydınlanma anları”, “yoğunluk” ve “çarpıcılık” değil midir?

"[...] Anlatmaktan hiç yılmıyordu eski ustalar, okurları da okumaktan. Oysa günümüzde, sanatı, gündelik yaşamasının vazgeçilmez bir bölümü olarak düşünenler bile, böylesine geniş kapsamlı romanlara ilgi duyacak vakitten yoksunlar. Hızla tüketiyoruz günlerimizi, hızla çözüm bekleyen sorunlarımız var, hızla okumak zorundayız.”

Tomris Uyar’ın modern roman hakkındaki görüş ve düşüncelerini içeren bazı cümlelerini de paylaşmak gerekir diye düşünüyorum. Kasım 1969 tarihli, “Flaş Işığında Z” başlıklı denemesinde şunları dillendirir: “Roman, öbür yazı sanatları gibi geleneksel kılığından hızla sıyrılıyor; yeni bir dirim kazanmak için telaşlı bir gelişme tutkusuyla, önüne her çıkandan yararlanmak yolunda. Kendisiyle birlikte gelişen görsel sanatlardan ve kendi yan türlerinden. Dostoyevski’nin, Balzac’ın, Hemingway’in hatta Fitzgerald’ın ustalıkla yolunu tıkadıkları, daha doğrusu doruğuna ulaştırdığı roman değil bugünün romanı. Bütün bir toplumun, yüzlerce kişinin eleştirildiği, taşların toprakların bile uzun uzun anlatıldığı geleneksel romanda, kendi başlarına birer birim haline gelen olaylar birleştiriliyor, romanın belkemiği, dramatik gerilimi, bu halkaların çakışmasından doğuyordu.(…) Anlatmaktan hiç yılmıyordu eski ustalar, okurları da okumaktan. Oysa günümüzde, sanatı, gündelik yaşamasının vazgeçilmez bir bölümü olarak düşünenler bile, böylesine geniş kapsamlı romanlara ilgi duyacak vakitten yoksunlar. Hızla tüketiyoruz günlerimizi, hızla çözüm bekleyen sorunlarımız var, hızla okumak zorundayız” (s. 88). Bu görüş ve düşüncelere katılmamak olanaksız; anlatmaya dayalı eski roman anlayışının sona ermesi, günümüz insanının baş döndüren bir hızın içinde yaşıyor olması, eski tarz romanların dünyasına uyum sağlayamaması, yaşanan bir gerçek. Tomris Uyar, sinema sanatının ve çağdaş sinema tekniklerinin, roman türünü de dönüşüme uğrattığını belirtir bu yazısında. Sinema gelip yerleştikten sonra seyircinin (okurun) durmadan uyarılan hayal gücünün, imge kavrama yeteneğini geliştirdiğini vurgular. Seyircinin (okurun) imgeyi söze dönüştürme yeteneğinin gelişmesi nedeniyle, yapıtta ayrıntının bir oyalama alanı olmaktan çıktığını, şöyle bir değip geçen, gerekli, açıklayıcı bir flaş ya da flaşlar dizisinin bir atmosfer niteliğine büründüğünü önemle belirtir. Kısacası, 1970’lerin başından bakıp günümüzü gören ve değerlendiren bir sanat anlayışına sahiptir Tomris Uyar.

O, aynı zamanda okuruna karşı büyük sorumluluk hisseden bir yazardır. Ağustos 1982’deki bir söyleşisinde Fatih Özgüven’e şunları söyler: “Ama okura karşı birtakım temel görevlerimiz de var; yaşantıyı okura doğru aktaracak biçimi bulamadan yazmak sakıncalı oluyor. (…) Dikkatli olmak gerek. Hikâye kendi biçimini bulmazsa yazılmasın daha iyi. Biçimini bulmadığı için kafamda bekleyen her şeyiyle hazır hikâyelerim var. Teknik tutkunu olmak sakıncalı gerçi ama tekniksiz olmak da sakıncalı.” (s.342)

Uzak görüşlü, yaratıcı, özgün ve derinlikli Tomris Uyar’ı, Kitapla Direniş’teki yazı ve söyleşileriyle daha yakından tanıdığım için bir okur olarak şanslı olduğumu düşünüyor; yazımı Füsun Akatlı’nın Tomris Uyar’a dair sözleriyle bitiriyorum: “Birey-toplum diyalektiğinin düğümlerini, benim ‘insan cevheri’ dediğim tılsımla çözüyor. Bunu bağırmadan, ‘edebiyatçılığından’, yazının can damarından hiç kopmadan yapıyor. Üç paha biçilmez şeyle: Şiirle, sevgiyle, bilinçle yazıyor.”

 Edebiyatımızda şiir, sevgi ve bilinçtir Tomris Uyar.

* Bu yazı ilk olarak Ecinniler dergisinin Mart-Nisan 2020 tarihli 2. sayısında yer alan 'Tomris'in Masası' dosyasında yayımlanmıştır.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yaşar Kemal'e Yakından Bakmak İçin | O..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Bengi Kaya

23 Mayıs 2025

Bando Takımı, Atlıkarınca ve Sünnet Dü..

Eve geldiğinde akşam yedi olmuştu. Kadriye onunla gelmedi, ertesi gün sünnet düğünü var, evdeki hazırlıklarla uğraşıyor. Karısı bu telaşları sever. Ev kalabalık. Konu komşu eve doluşmuş, temizlik yapılmış, sarmalar sarılmış, börekler açılmış. Kendi oğullarıy..

Devamı..

Kültür Savaşları, Politik Kutuplaşma v..

J. Viala-Gaudefroy

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024