Uykuya dalarcasına oyuna dalmıştı. Kızgındı, oynuyormuş gibi yaparken, tahta çubukları büyük bir ciddiyetle plastik kamyona doldurmaya kaptırıvermişti kendini. Gerçek bir ormancı kamyonunun bire bir kopyası olması gereken eften püften plastik oyuncak, çocuğun elinin altında çatırdıyordu. Askercilik oynamaya yarayan kırık el arabası sapını saymazsak, geriye pek oyuncağı kalmadığından, sarı mavi taşıtını sakınıyordu doğrusu. Elinin iki katı uzunluğundaki çubuklar kütük görevi görüyordu; onları özenle yüklüyor, lastikle bağlıyor ve kamyonu yatakla balkon kapısı arasındaki daracık alanda yürütüyordu. Yükü boşaltınca yeniden başlıyordu.
Oyuncağı yerde döndürdüğü de oluyordu ve üzerindeki “MADE IN CHINA” ibaresinin küçücük harflerini yüksek sesle okuduğunda öksürüğü andırdığını düşünüyordu.
Çubukların çok ellenen uçları kararmıştı ve sürüş mesafesi o kadar kısaydı ki, yük bir türlü umduğu gibi devrilmiyordu. Çubukları kenara yığıp boş kamyona bir tur attırdıktan sonra bir kez daha yüklemeye girişiyordu.
Kapıda biri belirdi.
Çocuk sindi.
Annesi ile iki dayısı çocuğa değil de yatağın öbür ucunda oturan anneannesi Nona’ya bakıyorlardı. Yaşlı kadının başı göğsüne düşmüş, gıdısını titreterek horluyordu.
Çocuk kendi kendine ettiği yemini ve kadıncağıza savurduğu tehdidi hatırladı: bir daha ne yüzüne bakacak ne de konuşacaktı onunla. En iyisi kapıdakilere dönmekti. Sanki ruh olup uçmuştu, kimse onu görmüyor, varlığıyla ilgilenmiyordu. Bir demet çubuk tutan elinin üstüne öbür eliyle dokundu. Varlığı şüphe götürmezdi.
Dayılardan biri boğazını temizledi.
“Vakit geldi!” dedi, Nona horultuyu sürdürürken.
“Biliyorsun ki sağır,” diye sabırsızca çıkıştı annesi.
Küçük dayısı beraberinde filtresiz sigara ve sulandırılmış ucuz şarap kokusu getirerek odaya daldı. Çocuk, yemininden dönmemeye kararlıydı, bakışlarını kaçırdı ama yine de gözucuyla dayısının elinin usulca Nona’nın omzunu dürttüğünü seçebiliyordu.
“Vakit geldi!”
“Yüce İsa, Yüce Meryem!” diye iç çekti Nona. Gözleri her zamankinden daha yaşlıydı.
Çocuk estepeta durmaktan yorulmuştu, kamyona ilk çubuğu yükledi. Parmak uçlarının teri ahşaba geçmişti. Baharın bereketi küçük daireyi ısıtmıştı.
Dayı tekrar boğazını temizlemesine neden olacak bir asabiyet tınısıyla, “Eve dönüyorsun,” diye seslendi.
“Hangi ev? Evi burası değil mi?” diye içinden merak etti çocuk. Kendini bildi bileli annesi ve Nona’yla yaşamıştı. Annesini sadece vaktinde yatmadığı geceler ve pazar günleri görebildiği halde Nona bütün gün yatağın ucunda, oturduğu köşeden çocuğun her bir sözcüğünü anladığı Azizlerin Yaşamı’nı okurdu, guatrlı sesiyle.
Dayısı elini uzatmış bekliyordu.
Annesi, “Haydi!” diye fısıldayarak birini beklermişçesine kapıya göz attı.
“Valizin hazır mı?” diye yapmacık bir neşeyle sordu öbür dayısı.
“Yüce İsa, Yüce Meryem, Yüce İsa, Yüce Meryem!” diyerek sızlandı Nona.
Çubuğu hâlâ kamyonun tepesinde tuttuğunu fark etti çocuk, sanki eline yapışmıştı. Öylesine sıkmıştı ki parmaklarını, eklem yerleri beyazlaşmıştı.
Nona’yı götürecekler.
Onu bir daha asla görmek istemediğini söylemişti anneannesine; dileği yerine ulaşmış, gerçekleşiyordu. Bir yanda böyle bir güce sahip olduğunu keşfetmenin hazzı içini ısıtmıştı, demek insan nadiren de olsa muradına eriyordu. Ama asıl, korkudan donup kalmıştı: yaşamını tek başına, hem de bu suçluluk duygusuyla nasıl sürdürecekti, Nona’yı nereye götüreceklerdi? Her ne kadar Nona’ya sık sık kafa tutsa da, dış dünyanın canavarlarla dolu olması ve Nona’nın bacaklarında çocuğa eşlik edecek ve onu koruyacak takat olmaması gerekçesiyle yaşlı kadın sadece camdan bakmasına izin verse de birden karşısına çıkan özgürlük tehdidinin altında ezilivermişti. Sol eli de bir çubuğa ulaştı, yerden kaldırdı.
İlk, dayının “Araba bekliyor,” dediğini ve Nona’yı kaldırmaya giriştiğini duydu. Yaşlı kadın âdeti olduğu üzere dizlerini düzleştirmeden önce hafifçe sallanınca, dayı ufak bir çığlık attı ve kadını sıkıca kavradı.
Çocuk ne zaman Nona’yı bir daha yüzüne bakmamakla tehdit etse, “Ben de sana bakmam!” cevabını alırdı. Ama pes eden hep çocuk olurdu. Üstelik bazen dudağını o kadar şiddetle ısırırdı ki, kanatırdı. Bir anda terk edilme korkusu baskın çıktı ve koşup Nona’ya yapıştı. Yaşlı kadının üzerine sidik ve senelerin kokusu sinmişti ama içini sarıveren sıcaklık çocuğu sakinleştirdi, endişelerini dağıttı.
Kadın şimdi de çocuğa sesleniyordu. Sırayla çocuğun adını, İsa’yı ve Meryem’i anıyordu, hepsi birmişçesine.
Yaşasın! İlk defa kazanmıştı çocuk. Sonunda başarmıştı.
Öbürleri sırıttığını fark etmesinler diye başını eğdi.
Artık, Nona yalnızca çocuğun adını tekrarlıyordu.
“Onu kurtarmalıyım,” diye düşündü çocuk. Elindeki çubuklara bakınca gözünün önünden imgeler şeridi geçti: çizgi romanların bir çırpıda bariyerleri biçen, duvarları yıkan, tankları imha eden ve top namlularının ucunu düğümleyiveren süper kahramanları. Ne zaman yumruk sallasalar, içinde BOOM BANG SPLAT yazan yıldızdan bir baloncuk beliriverirdi. Gücünü yalnızca uyarmak amacıyla kullanmalıydı, kimseyi incitmek istemezdi; bir vuruşta, parkenin parçacıklarını dört bir yana uçuşturabilseydi keşke.
Kendini tuttu. En iyisi, Nona ona seslenmeyi sürdürmeliydi. Gücün kararlılığıyla yenilmezlik zırhına bürünmüştü, artık dışına çıkmayı düşünemezdi bile.
Şalları, etekleri, geniş suratıyla, genellikle kızgın bakışları ve uğraştırdığı için kendisinden yakınan ses tonuyla üzerine eğilirken gözüne devasa görünen Nona, şimdi ona sesleniyor, ondan medet umuyor, yalvarıyordu.
Gerçek hislerini etraftakilerden saklayabilmek için gülümsemesini ancak dudağını ısırarak dudak bükmeye çevirebildi. Kanın tatlı tuzlu tadını aldı ve diliyle damağına yayılmasını sağladı.
“Kes şu rol yapmayı,” diye homurdandı yaşlı kadına doğru annesi.
Dayılardan biri Nona’nın koluna girdi, öbürü de annesinin Nona’nın elbiselerini dolaptan alıp bir valizin içine tıkıştırmasına yardımcı oldu.
Nona, çocuğun adını tekrarlamaktan vazgeçip “Yüce İsa” ve “Yüce Meryem”e döndü.
Annesi hırçın bir ses tonuyla, “Merak etme, orada daha rahat edersin,” diye teselli etti kadını.
Çocuk, gücünü toplayarak başını kaldırdı ve Nona’ya döndü. Nona oğluna boylu boyunca yaslanmış pencereden bakıyor ve aralıksız inliyordu.
Çocuk, annenannesinin bakışlarını başka yöne çevirmesinden incindi. Üstelik artık, adını söylemeyi de bırakmıştı.
Güç kalkanı çatırdadı. Bedeninin tamamını birbirinin üstünden zıp zıp zıplayarak beynine doğru koşuşturan bir korku ordusu sardı: Nona alınmıştı, artık onu sevmiyor ve terk ediyordu, tek başına kalması kaçınılmazdı.
Çocuk, dayılarına baktı ve ilk defa ikisinin de Nona’dan uzun boylu olduğunu fark etti. Kıpırdamadan köşesine sinmesine neden olan öfke nöbetlerinden deliler gibi korktuğu annesinden de uzundular.
Bakışlarını ellerine indirdi, ne kadar da zavallıydılar. Tuttuğu iki kurşunkalem kalınlığındaki çubuklar kütük olmadıkları gibi, o da süper kahraman değildi.
Birden çaresizliğini kavramasıyla ne yıldızlar kaldı ne de süper yumruklar, hepsi yok oldu. Karşısındaki büyükler, anlaşılmaz kararlar alarak kendi iradeleriyle hareket ediyorlar ve çocuğun elinden onları durdurmak gelmiyordu.
“Soğuk, soğuk,” dedi Nona, kapıya doğru ilerlerken, bir yandan da ayak direterek. Annesi, “Isınırsın,” diye söze başlayıp kardeşine bir bakış atınca, dayı, Nona’nın şalını getirip omzuna koydu. Sokak kıyafetiyle sarıp sarmalanmış Nona’nın artık direnme bahanesi kalmamıştı. Teslim oldu, dayılara yalnızca yaşlı kadını yürütmek ve yönlendirmek kaldı.
Çocuk, içinden, “Nona yüzüme bak, lütfen, yüzüme bak,” diye yalvardı. Bir kez daha elindeki çubukları sıkarken Nona’nın arkasından bakakaldı. Nona’nın zihnini kontrol altına alma girişimleri başarısız olmuştu, ne yazık ki elinden bir şey gelmiyordu, Nona ardına bakıp affettiğini göstermeyecekti. Tenine nüfuz edip etini kemirdiğini hissettiği, omuzlarını çökerten günahını bağışlamayacaktı.
Kapıdan çıktılar, peşlerinden çocuk bomboş koridora bakakaldı.
“Bana ne!” dedi yüksek sesle, Nona’nın yüzü bütün canlılığıyla belirdi gözlerinin önünde. Neyse ki başını sağa sola sallayarak görüntüden kurtuldu.
Çocuğu terk etmiş, bir başına bırakmıştı. Yüzüne bile bakmamıştı. Arkasında sadece çocuğun nefesini kesen muhteşem bir ağırlık bırakarak çekip gitmişti.
Hiç düşünmeden elindeki çubukları karnına batırmaya başladı, canının hiç acımamasına şaşırdı. Öne eğildiğinde az kalsın kusuyordu.
Yere uzandı ve sesleri dinledi, apartmanın giriş kapısına ulaşmışlardı. Yaylı kapılardan geçerlerken yağlanmamış menteşeler gıcırdadı. Arabanın motoru çalıştı, Nona birkaç kez var gücüyle haykırdı.
Acısı ısıya dönüşmüştü ve elleriyle karnını tutarken çubuklarını düşürdü. Duyguları yukarıya yöneldi ve boğazında toplandı. Tam gözlerine ulaşmışlardı ki, araba uzaklaştı ve annesi geri döndü.
“Ağladığımı görmemeli,” dedi kendi kendine çocuk, “kimse ağladığımı asla görmeyecek!”
Büyüklerin dünyasında ne kadar güçsüz ve önemsiz olduğunu hatırlayıp düşüncelerini kendine, boynunun altında hissettiği ürpertiye yönlendirdi. Çaresizdi, birçok şeyi istediği gibi düzenleyebildiği düşüncesiyle avundu.
Isıyı soğutabilir, hatta dondurabilirdi.
Nona’nın yüzünü gözünün önüne getirebilirdi, hatta kırışıklıklarını. Yaşlı kadının yüzüne kar yağdığını hayal etti. Ve hayalini kış aylarında karı yakalamak için dilini çıkarmadan sadece camın gerisinden seyrettiği gibi seyretti. Anneanne, çocuğun ona karşı tüm hisleriyle birlikte kara gömülüyordu. Kar, boğazındaki yumruyu usulca aşağı kaydırırken çocuk kara doyamıyordu. Annesinin yüzünü ve karla kaplandığını hayal etti. Ardından dayılarını, teyzelerini, annesinin kendisine hiç ilgi göstermeyen kimi arkadaşlarını. Çocuk kar oldu yağdı, ardından ağlayacağı kimseyi unutmadan herkesi dondurdu.
Ateş yapışkan kara bir kütleye dönüştü ve midesine çöreklendi.
Sonra karı kendi üzerine yolladı. Önce İsa’nın yaralı elinde sallandırdığı korlanmış yüreğe benzediğini düşündüğü kalbine kar tanecikleri serpti ve mum alevi gibi söndürdü. Hiçbirinin şeklini bilmediği, sadece adını duyduğu tüm organlarına da kar serpiştirdi. Hepsi yumuşayıp toparlanırken içindeki acı da derinliklerde yitti.
Kar, kar.
Annesi odaya girince, oğluna bakmadan önce alışkanlıkla yatağın Nona’nın oturduğu ucuna göz attı. Bir açıklama yapması gerektiğini hissediyordu. Doğru sözcüğü ararken dikkati dağıldı. Çocuğu daha yakından görmek için gözlerini kısarak eğildi.
“Ne işler karıştırıyorsun orada?” diyerek köşedeki minik karaltıya yaklaştı. Çocuğun başını kaplayan kırağının üzerinde elini gezdirdi.
Soğuktan ürperdi ve avucunda hızla eriyen kar tanelerinin gözyaşlarına dönüşmesine şaştı kaldı.
İngilizceden çeviren: Ay Neşe Başman
Miha Mazzini (1961) yazar, senarist ve yönetmen. Slovenya’da doğdu. Institutum Studiorum Humanitatis’te antropoloji okudu. Sheffield Üniversitesi’nde sinema ve televizyon için yaratıcı yazarlık eğitimi aldı. Otuza yakın kitabı dokuz dile çevrildi. “Gözyaşları” Türkçe yayımlanan ilk öyküsü.