Ankara’ya birkaç saatlik yolumuz kaldı. Bodrum’dan dönüyoruz. Arabayı Ömer kullanıyor. Uzun yolda kimseye bırakmaz direksiyonu. Hele bana hiç! ‘Sen kullanırken ben daha çok yoruluyorum,’ der. Gözümü İç Anadolu’nun bozkırına alıştırmaya çalışıyorum. Sarı otlar, sarı toprak, sarı evler. Her şey aynı. Bozkır sert ama Ömer’in yüzü yumuşacık, keyfi pek yerinde. Yol boyunca surat asmam bile keyfini kaçırmaya yetmedi. Kızgınım ona, konuşmuyorum pek. Bütün yaz olmadık şımarıklıklarıyla uğraştığım kızla oğlanı üniversite kaydı için Ankara’ya gönderince, Ömer’le yalnız kalacağız diye sevinmiştim. Ama o ne yaptı? Cevat’la Sibel’i çağırdı yazlığa. Yıllardır bir şekilde öteler dururum. Bu sefer son dakika haberim oldu. Bilerek sakladı benden. Yetmezmiş gibi bir de onlarla beraber Ankara’ya dönmeye karar verdi. Biz biraz daha kalalım dediysem de hiç oralı olmadı. ‘Pazartesi iş başı yapacağım,’ diye tutturdu; önlü arkalı düştük yollara. Oysa ne severim Bodrum’un eylülünü. Kalabalık dağılmış, bunaltıcı sıcaklar bitmiş, tam tadını çıkaracağım zamanlar. Yazlıktaki komşularımızla yaptığım tüm programları da iptal etmek zorunda kaldım. Ayıp oldu. Gerçi onlar da ilk taşındığımızda bize ayıp etmişlerdi. Bir soğuk durmalar, bir üstten bakmalar… Neyse ki hepsi geride kaldı. Şimdi pek bir hürmetteler. İstanbullu bir grup var; onlar bile aralarına aldı bizi. Hepsi seçkin insanlar. Ömer’in inşaat sektöründe olması ve yazlıklarıyla ilgili birçok sorununu çözmesinin de bize yaklaşmalarındaki etkisini yadsıyacak değilim ama… Seviyorlar bizi.
Kafamı cama yaslıyorum. Tam dalacakken Ömer’in telefonu çalıyor. Arayan Cevat. “Siz bilmezsiniz böyle yerleri! Size hayatınızın en güzel gözlemesini yedireceğim. Biraz salaş bir yer ama gözlemesi harikadır! İlerde benzinlikten sağa dar bir yol giriyor. Sapın oradan. Yemeden geçmeyelim,” diyen gereksiz neşeli sesi yankılanıyor arabada. “Tabii,” diyor Ömer. “Yemeden geçmeyelim.” Telefonu kapatınca bana dönüyor. Ne diyeceğimi çok iyi biliyor aslında. “Bir gözlememiz eksikti. Daha yediğimiz kebaplar midemize varmadı, ne gözlemesi Allah aşkına! Neremize yiyeceğiz… Hem ilerde kahve içmek için durduğumuz senin o çok sevdiğin mola yeri var. Bari orada dursaydık!” diye söyleniyorum. “Ayıp olur,” diyor Ömer. “Hem yola beraber çıktık. İki laf ederiz. Zaten az bir yolumuz kaldı. Hem içinden gelmiş çocuğun.”
Anlaşıldı. Bir haftadır biz ağırlıyoruz ya Cevat’la Sibel’i. Ellerini ceplerine attırmadık tabii. Şimdi onlar kendilerini iyi hissetsin diye vereceğiz bu molayı. Ayrılmamıza kalmış birkaç saat. Gözleme ısmarlayınca mı ödeşeceğiz? Pek kıymetlisidir Cevat, Ömer’in. Mahallede en yakın arkadaşıydı. Hala da öyle. Dördümüz beraber büyüdük sayılır; çocukluğumuz, gençliğimiz beraber geçti. Bizden bir sene önce evlendiler, bir sene önce anne baba oldular. Biz mahalleden taşındıktan sonra da görüşmeye devam ettik tabii ama eskisi gibi olmuyor işte. Bizim büyükler ölünce ben hepten kestim ayağımı mahalleden. Yıllar var ki yakınından bile geçmem. Ama Ömer! Ömer sık sık gider. Yıllara meydan okuyan mahalle kahvesinde arkadaşlarıyla kâğıt, okey falan oynar. Değişmediğini, hala onlardan biri olduğunu ispatlamaya çalışır. Mahallede herkese eli değer. “Kontes sen teşrif etmezsin tabii ama bilmem kimin oğlunun düğünü var,” der. Gider takı takar, para verir. Nerede başı sıkışık biri var soluğu Ömer’in yanında alır. Boş çevirmez hiçbirini. Onlara değil kendine gülen talihin, onlara değil kendine kısmet olan paranın diyetini öder sanki.
Asıyorum suratımı ama Ömer’in fikri değişmiyor, dönüyoruz benzinlikten toprak yola. Yol çok kötü. Sadece tek arabanın geçebileceği kadar dar. Yolun sonu genişçe bir alana varıyor. Cevat’ların araba orada. Birkaç otomobil daha var. Hepsinden uzağa park ediyor Ömer. Ben biliyorum onun derdini. Arabasını yaz başı yeniledi. Başına bir şey gelecek diye ödü kopuyor. Tatil boyunca yazlığın dar sokaklarında çizilmesin diye, meydandaki geniş alana park edip eve kadar yürüttü bizi. Site bekçisini de güneşten zarar görmesin diye üzerini örtmekle görevlendirdi. Kapalı garajda duran arabamın yerine göz dikti ama ben hiç yüz vermedim. Bir süre sonra bundan da hevesinin geçeceğini biliyorum nasıl olsa. Her yeni arabasında üç beş ay devam eden bu çocukça davranışları bir süre sonra normale döner. Çok geçmeden yeni bir model satın almasıyla da ‘aman arabamın başına bir şey gelmesin’ günlerimiz yeniden başlar. Otomobiller tek tutkusu Ömer’in. Eskiden de öyleydi. Otobüse binecek parası olmadığı zamanlarda bile tüm araba markalarının özelliklerini en ince ayrıntısına kadar bilirdi. Yoldan geçenlerden birini bana heyecanla gösterir, “Bak Canan! Bu ne biliyor musun!” diye başlar, uzun uzun anlatırdı. O zamanlar hayalini dahi kurmaya cesaret edemeyeceği arabaları şimdilerde oyuncak ediyor kendisine; birini alıyor, birini satıyor. Sahip olduğu her şeyi yoktan var eden ve hala günün on iki saatini çalışarak geçiren bu adama çok görmüyorum bunu.
Arabadan inip sarmaşıkların ardındaki dar, gelişigüzel taşlarla döşenmiş yoldan yürüyoruz. Bahçe kısmı camekanla kapatılmış, tahta masaların ve etrafına öylesine atılmış tahta taburelerin olduğu yemek bölümüne varıyoruz. Cevat’la Sibel masalardan birine çoktan yerleşmiş bile. Cevat gizli bir hazine keşfetmiş ve bunu bizimle paylaşmaktan büyük bir mutluluk duyuyor gibi. Ağzı kulaklarında. “Gelin, gelin! Cevizli gözlemeler beş dakikaya burada. Verdim siparişleri. Kendinizi hazırlayın. Bir dünya lezzeti. Parmaklarınızı yiyeceksiniz! Çoğu kişi bilmez burayı. Bunca yıldır önünden geçip gidersiniz. Hiç fark etmediniz değil mi?” diye soruyor?
“Vallahi bilmiyorduk üstadım,” diye cevap veriyor Ömer gülümseyerek. Bir yandan da kafasını sallayarak etrafı süzüyor. Benim gülümseyecek halim yok. Salaş demesinden kötü bir yerle karşılaşacağımızı tahmin etmiştim ama beklediğimden de izbe bir yer burası. Elimi masaya değmemle çekmem bir oluyor; yapış yapış.
Terden koltukaltları sırılsıklam olmuş on üç on dört yaşlarında bir garson çocuk gözlemeleri getirip masanın üzerine bırakıyor. Küçük bardaklara doldurulmuş, yarısı tabak altlarına dökülmüş çaylar da gelince yemek faslı başlıyor. Gözlemeleri peçetelere sarıp yiyorlar, masada çatal bıçak yok. “Usul böyle,” diyor Cevat. Bir an önce yesinler de gidelim diye saniyeleri sayarken tokluğumu bahane ederek gelen teklifleri geri çeviriyorum. “Canan’ın gözlemeyle pek arası yoktur,” diyor Ömer bana alaycı bir bakış atarak. Aklınca olayı eğlenceli hale getirecek. “Sanki senin var!” dememek için kendimi zor tutuyorum. “Aaa yenge, bu senin bildiğin gözlemelerden değil. Bak bir yesen, anlayacaksın,” diye ısrar ediyor Cevat. Bak yine yenge dedi bana. Sinir oluyorum şu lafa. Kürekle ağzına vurmak istiyorum. Adımı söylese bari. Yengeymiş.
Ömer alacağı cevabı bildiği için fazla üstelemiyor. Onlarla beraber usulünce gözlemelere dalıyor on parmak. Keyifle yiyor, üç beş bardak çay içiyor. Hesabı Cevat ödüyor gururla. Ömer, “Vayy kesene bereket Cevat’ım! Dediğin kadar varmış. Artık giderken de dönerken de gözleme yemeden geçmeyiz,” diyor. İkimiz de bunun yalan olduğunu biliyoruz. Ama Cevat inanıyor. Yüzüne yerleşen kocaman bir gülümseme eşliğinde Ömer’in abartılı övgüsünün tadını çıkarıyor.
Ömer’le taşlı yoldan arabanın olduğu meydana doğru yürümeye başlıyoruz. Cevat’la Sibel tuvalette. Ömer kolumu tutup kulağıma eğiliyor, yüzünde o alaycı sırıtışıyla, “İncileriniz mi dökülürdü kontes hazretleri? Size layık bir yer değil ama çocuğun hatırına bir parça tadına baksaydın bari,” diyor. “Evet incilerim dökülürdü,” diye diklenmek istiyorum ama nereden geldiğimizi unutmayalım içerikli konuşmasını dinlemeye hiç niyetim yok. Ne zaman onun pek bir özlemle andığı benimse unutmak istediğim eski günlerden bahsedecek olsa ‘kontes’ der bana. Bir de sonradan merak sardığım şeylerle alay edeceğinde. “Kontes ananız ellisinde tenise başladı,” diye çocukları da ortak eder kendine. “Hadi hadi,” diyorum, “binelim de gidelim artık!”
Taş yoldan açıklık alana vardığımızda, sarı, eski püskü bir tulumun içinde üstü başı sırılsıklam olmuş, ön dişleri tamamen dökülmüş, zamanından önce çöktüğü her halinden belli olan bir adam yanımızda bitiveriyor. “Afiyet olsun Ağabey,” diyor Ömer’e. “Yıkadım arabanı pırıl pırıl oldu. Hayırlı yolculuklar kazasız belasız…” Ömer’in yüzündeki sırıtış donuyor. Bir adama bir de uzaktaki arabasına bakıyor.
“Yıkadın mı? Fırçayla mı?” diye yarım yamalak soruyor. “Fırçayla tabii ağabey,” diyor adam saf saf. “Hay Allah! Yıkamasaydın keşke! Ben fırça değdirmiyorum arabaya. Çiziyor da… Sorsaydın yıkama derdim,” diye tersliyor adamı. “Çizmedim ağabey, çizer miyim hiç!” derken bir taraftan da elini hafiften Ömer’e doğru uzatıyor.
Tüm neşesi kaçan Ömer elini şortunun cebinde gezdiriyor. “Cüzdanım yok,” diyor. Bana dönüp “çantan yanında mı?” diye soruyor. “Yok,” diyorum. “Arabada.” Ömer elini diğer cebine atınca bulduğu üç beş kuruş bozuk parayı alelacele adamın avucuna bırakıyor. Gözü uzakta, onu bekleyen arabasında. Bir an önce yanına gitme telaşında. Başına ne geldiğini merak ediyor. Arabaya doğru büyük adımlarla yürümeye başlıyor. Ben arkada kalıyorum.
Elindeki bozukluklara aval aval bakan adam “Ağabey ne yaptın sen yaa! O kadar da sabunladım,” diye belli belirsiz söyleniyor. Ömer’in ani duruşundan adamın dediklerini duyduğunu anlıyorum. Hışımla geri dönüyor.
“Ne var? Ne yapmışım?” diye adamın üzerine yürüyor.
“Yani ağabey… O kadar yıkadım, sabunladım…”
“Yıkamasaydın lan yıkamasaydın! Ben mi dedim sana yıka diye!
“Ağabey ama yıkadım. Bir güzel de ovaladım gıcır gıcır oldu.”
“Hâlâ ovaladım diyor ya! Sordun mu bana aslanım? Yıkayabilir miyim dedin mi? Bir de para az geldi öyle mi?
“Yok ağabey, azından değil de… Hani Eylül ya beş tane...”
“Ne eylülü lan ne beşi. Hem sürmüş pis fırçasını arabama hem de bahşişi beğenmiyor pezevenk!”
“Yok ağabey beğenmemek değil de Eylül ayı…”
“Bak hala eylül diyor!”
Restoran çalışanları toplanmış şaşkın şaşkın olan biteni anlamaya çalışıyorlar. Ömer’le adamın arasına dizilmişler. ‘Sus!’ ‘Kes sesini!’ gibi laflar havada uçuşuyor. Tuvaletten dönen ve kendini tartışmanın ortasında bulan Cevat, “Ömer yapma Allah aşkına! Ne var bu kadar kızacak! Gidelim hadi,” diyerek Ömer’i uzaklaştırmaya çalışıyor. Tam ortalık biraz durulmuşken içerden restoran sahibi olduğunu anladığımız göbekli biri fırlıyor. “Sen kimsin lan beyefendiye laf yetiştiriyorsun! Kes sesini!” diye azarlıyor adamı.
Adam, “efendim o kadar sabunladım fırçayla da iyice ovdum. İki araba yıkardım onca zaman,” derken avucundaki paraları haklılığını ispat etmek istercesine patrona gösteriyor. Ömer kendinden hiç beklenmeyecek bir çeviklikle Cevat’ın elinden kurtulup panter gibi adamın üstüne atlıyor. “Ver lan paramı geri!” diye adamın yakasına yapışıyor. “Hala fırçayla ovaladım, diyor utanmadan. Ver paramı geri! Sonra pis fırçanı da al git! Gözüm görmesin seni!” diye bağırıyor.
Araya girip alıyorlar adamı Ömer’in elinden. Cevat’la restoran sahibi Ömer’i yeniden içeri sokuyorlar. Kalktığımız masaya geri oturtuyorlar. Özürler dileniyor. Kahveler geliyor masaya. Restoran sahibi el pençe divan. “Bizim çalışanımız değil,” diyor. “Acıdık aldık gelen arabaları yıkasın, üç beş kuruş kazansın diye. İyilik yapanda kabahat. Böylelerine acımamak lazım!” Ömer burnundan soluyor. Yok efendim rızası olmadan yıkanmışmış… Üstelik fırça sürülmüşmüş… “Bir de verdiğim bahşişi beğenmiyor pezevenk!” deyip duruyor.
İki garson adamı kollarından tutup getiriyorlar. Süklüm püklüm duruyor aralarında. Biraz da tartaklamışlar mı ne? Ömer’in arkasında duruyorlar. Patron herkesin ortasında fena şekilde azarlıyor adamı. Ağzına geleni söylüyor. Adamın gözler yerde. Herkes ikna oluyor suçlu olduğuna. “Şimdi özür dile bakalım beyefendiden. Dua et affetsin seni!” diye bitiyor sözlerini.
Adam sakince bir iki adım atıp masaya yanaşıyor. Üst üste dizili bozuk paraları masanın ucuna bırakıyor. “Ağabey,” diyor. “Kusuruma bakma. Arabayı tozlu görünce yıkayayım dedim. Akıl edemedim sormayı, cahil kafam işte.” Biraz duraksıyor. “Eylül ayı malum okullar açılıyor. Beş çocuk var ellerinden öper… Kitabı, kalemi okul masrafları…” boğazı düğümleniyor, tamamlayamıyor cümleyi. Sakince geriye iki adım atarak iki garson arasındaki yerine dönüyor.
Çıt çıkmıyor koca salonda. Parayı almadan kalkıyor Ömer. Cevat’a dostça olmayan bir bakış attıktan sonra kolumdan tutup, “Gidelim,” diyor. Patron bir süre arkamızdan geliyor. “Her zaman bekleriz efendim… Sizi misafir etmekten mutluluk duyarız…” gibi şeyler geveliyor ağzında.
Ömer, sağına soluna bakmadan biniyor arabaya. Toprak yolda arkamızda bir toz bulutu bırakarak ana yola fırlıyoruz. Ömer’in ayağı gaz pedalına yapışmış gibi; olanların hıncını ondan çıkarmak istercesine yüklendikçe yükleniyor. Benim kulağımda yıkamacının cılız sesi, “Eylül ayı yaa, beş tane!” Çocuklarına kitap parası toplamaya çalışan adamcağızı ekmeğinden ettiğimize inanamıyorum. Her uzun yola çıkışımızda başımıza bela gelmesin diye sadaka dağıtan ben, bir kazaya kurban gideceğimize eminim. Dua okuyup yarısını arabanın içine, yarısını Ömer’in suratına üflüyorum. O hiç konuşmuyor. Gözü yolda, suratı asık. Derken ani bir frenle İnci Kafe tabelasından sağa dönüyoruz. Şaşkın bakışlarım arasında, “Bizim mola yeri,” diyor, “kahve içmeden geçmeyelim!”






