Müfettiş Cemal
1 Mart 2019 Öykü

Müfettiş Cemal


Twitter'da Paylaş
3

‘Şiddetsiz’ geçimsizlikten yıllar önce ayrılmıştı çocukluk aşkı olan eşinden. Hizmet yılını doldurup emekli olmaya hak kazanmış olsa da halen devlet memuruydu. “Tekim, alıştım yalnızlığa. Hengâmelerim olmazsa sıkıntıdan çıldırırdım. Ömrüm kısalır, tükenirim,” derdi.

Hep efkârlıydı, derinlerine konuşlanan acı, belki de çocukluk aşkı ya da hayallerinin kendisinden çok uzaklarda olmasıydı. ‘Alkol sebepti’ diyenlere “Sonuçtu. Ya olmasaydı! Sevebilir miydim, eşimi sevdiğim kadar, ayrılığı?” derdi. Kızı fotoğraf sanatçısı, oğlu gazeteciydi. Çocukları uzak diyarlardaydı. Onlar için endişelenmiyordu. “Hayal tayfalarıdır. Onlardan yana gözüm arkada değil,” derdi soranlara.

Teftiş kurulu başkanı Asım Bey, hep şikâyetçiydi Cemal’den. Asım Bey’e görünmeden işlerini tamamlamaya alışmıştı. Bu haftaki görevlerini Asım Bey’in yardımcısı tebliğ etti ona. Cemal biri köyde, diğeri mezrada ve aralarında kısa bir mesafe olan okulları hafta içi teftişe gidecekti. Cemal’in teftiş edeceği köy okulunda bir öğretmen, bir müdür ve bir de müstahdem vardı. Ama üçü de aynı kişiydi! Adı Gözde’ydi. Mezra okulundaysa tek öğretmen Tolga’ydı. Okullarında yalnız olduklarından birleştirilmiş sınıfta eğitim veriyorlardı.

 İki okulun öğretmeni de ayrı dünyaların insanlarıydı. Gözde mesleğini çok seven başarılı, titiz ama saf bir kadındı. Öğrencileri zıpkın gibiydi. Tolga'da şeytan tüyü vardı. Etkileyici konuşurdu. İlişkilerinde bağımlılık yaratırdı. Çok gamsız ve sorumsuz bir öğretmendi. Öğrencileri derslerinde başarısızdı ama çok iyi spor ve müzik pratikleri vardı. Çünkü Tolga temel konuları ödev verir; müzik, resim ve beden eğitimi dersleriyle tüm saatlerini doldururdu, öğrenciler bu durumdan şikâyetçi değildi.

Kulağı delikti, teftiş yapılacağı haberi bir hafta öncesinden uçmuştu Tolga’ya. Kara kara düşünüyordu. Öğretmenlik diplomasının sahte olması ve diğer tüm foyası açığa çıkacaktı. Böylelikle dönem boyunca çocuklara faydalı olmadığı tescillenecekti.

Gözde’nin kendisine olan ilgisinden hoşlanmadığından, her daim ondan uzak duruyor ve onunla görüşmemeye gayret ediyordu. Teftişten kötü bir not almamak için bir fikri vardı ama Gözde’nin yardımına ihtiyacı olacaktı. Gözde’den durduk yere, damdan düşer gibi yardım isteyemezdi. Zaman çok dardı, elini çabuk tutup Gözde’yle arkadaşlığını normalleştirmeliydi. Üç gün öncesinden planını uygulamaya başlayarak peşi sıra görüşmeler yaptıktan sonra yemeğe çıkmak için ona teklifte bulundu. Gözde, onunla vakit geçirmekten çok mutlu olduğundan tereddütsüz teklifini kabul etti.

“Senin çocuklar gerçekten çok iyi. Öğrencilerinin ışıl ışıl parlayan gözlerinden ve bilgiç hallerinden bir usta öğreticinin onlara rehber olduğu anlaşılıyor. Senin arkadaşın olmak bana gurur veriyor. İyi ki varsın,” dedi, başını eğdi ve susup Gözde’nin teftiş konusunu açması umuduyla bekledi. Gözde bu güzel iltifatların karşısında öylece donup kaldı. Oysa konuşmak istediği tek konu ona karşı hissettiği duyguları okşayacak cümlelerdi. Aynı nezaketle karşılık vermek istiyordu. Fakat Tolga’nın başarılı olmadığını bildiğinden nazik cümlelerine sözcükler bulamıyordu. Ama sadece birkaç söz geveleyebildi, “Sen de öylesin, senin çocuklar maşallah çita gibi ne güzel koşuyorlar, bülbül gibi sesleri var,” deyip mahcubiyetten konunun kapanması için dua etti.

Kısa bir durulmanın ardından, “Hafta başında teftişe gelecekler hazırlık yaptın mı,?” diye sordu Gözde. Kedi gibi dört ayaküstüne düşmüştü Tolga. Teftiş konusunu Gözde’nin açmasına çok sevinmişti. Planı iyi seyrediyordu. “Dosya düzenlerinde hiçbir sorun yok ama müfettiş, öğrencilerimin bilgilerini ölçtüğünde potansiyellerinin düşük olduğu anlaşılacak. Doğrusu, çok endişeliyim!” dedikten sonra parmaklarının arasında çay kaşığını çevirmeğe başlayarak dertli rolünü sürdürdü.

Gözde’nin, “Ne yapabiliriz? Şimdi çok kaygılandım senin için,” cümlesiyle, Tolga için av artık kapandaydı! Tam kıvamındayken teklifini yapmalıydı. “Aklıma bir fikir geldi ama kabul etmeyebilirsin diye çekiniyordum: Senin öğrencilerin yarısıyla benimkilerin yarısı teftiş günü yer değişsinler,” diyerek altın hamleyi yaptı Tolga. Çayını yutkunamadı, kallavi endişesi; kızaran yanakları ve terleyen göz çanaklarından anlaşılıyordu. Çalışmaya zorlanan bir araba motoru gibi titreyen ayaklarıyla masayı zıngırdatan Gözde, korku ahvaliyle: “Nasıl olacak peki? Çok riskli değil mi? Düşünürken bile içim ürperiyor! Yakalanırsak mesleğimizi elimizden alırlar!” dedikten sonra Tolga planını anlatmaya başladı. Diğer yandan, Gözde’nin odağını değiştirmek ve kaygılarını azaltmak için, hafta sonu tatil programı teklifini konuşmasının aralarına sıkıştırarak onu motive etmeye çalışıyordu.

Teftiş günü Müfettiş Cemal, resmi araçla mezrayı geçtikten sonra, köye üç yüz metre kala, “Beni sağda indir, sen okula doğru devam edersin. Ne güzel bir görüntü, güneşten serpme bir örtü gibi toprağa uzanmış buğday tarlaları. Buradan köye doğru yürüyüş yapacağım,” dedi şoförüne. İki hafta sonra mahsule dönüşecek olan başaklar, baharda iyi yağmur aldığından neredeyse yarım insan boyu kadar büyümüştü. Ruhunu ısıtan altın sarısı bereket tarlalarının kenarından köye doğru yürüyen Müfettiş Cemal, çoğu defa bağrındaki acıyı kısmen tahliye eden ve diline tat veren türküyü, yola revan olmuşçasına, bu defa yüksek sesle söylemeye başladı: “Hüseynik’ten çıktım şeher yoluna / Kol ağrısı tesir etti canıma / Yaradanım, merhamet et kuluna / Yazık oldu, yazık şu genç ömrüme / Bilmem, şu feleğin bana cevri ne?”

Tarlanın içinden ters yönde, birbirine yaklaşan hışırtıları ve onlara sebep olan hareketliliği fark etmesiyle duygu yoğunluğundan kopup kendine gelmesi bir oldu Cemal’in. Seslerin geldiği yöne yürüdü. Tam da iki grup öğrencinin çakıştığı noktada çocukların sırtlarındaki çantayı gördüğünde okuldan kaçmış olduklarını düşündü. “Neden derste değilsiniz,” diye sordu Cemal. Kendini bu küçük öğrenci grubunun lideri gibi gören, gözlüklü, bodur ve bir eliyle çanta askılığını tutan öğrenci, takım sözcüsü edasıyla, “Efendim, karşı okulun öğrencilerinin yarısıyla yer değişiyoruz,” dedi. Müfettiş artık meseleyi çözmüştü. İki gruba birden, “Önüme düşün, ben müfettişim!” diyerek onları Gözde’nin okuluna götürdü.

Gözde, her iki okulun öğrencilerini bir arada görünce işlerin ters gittiğini düşündü. Çocukların arkasından gelen müfettişi fark edince içini korku sardı. Yaşadıklarının bir rüya olması için dua etmeye başladı. Öğrencilerin tümü sınıfa geçince zaten şaibeli olan durum, kendini oturma düzeninde bile gösterdi. Bir sıraya dört beş öğrenci oturdu. Cemal, Gözde’den yoklama almasını istedi. Vücudu ve sesi titreyen Gözde, düşmemek için iki eliyle masadan destek alıyordu. Yoklama almaya başladı Gözde. Ayşe Küçükdalcı deyince, Ayşe, “Buradayım,” dedikten sonra arkalardan bir ses, “Burdayım örtmenim,” dedi. Yoklamaya “Murat Karacaoğlu” ismiyle devam edince, Murat, “Burda,” dedikten sonra önlerden bir öğrenci de, “Buradayım öğretmenim,” dedi. Müfettiş Cemal, Gözde’ye devam etmemesini söyleyip iç cebinden siyah dolma kalemini ve tombul çantasından bir saman kâğıdı çıkararak tutanak tutmaya başladı.

“01.06.1945 tarihinde Ambarlıca köyünde yapılan denetlemede, teftişe şaibe katıldığı sabit görülmüştür...” Tutanak işlemini bitirdikten sonra Müfettiş Cemal, mezra okuluna giderek Tolga için de aynı işlemi yapıp ilçeye döndü. Müfettişin iki köy arasını yürümesiyle planı başarısız olan Tolga, apar topar Gözde’nin okuluna gitti ama onun harap halini gördükten sonra konuşmaya cesaret edemeden mezraya döndü.

Gözde düştüğü bu durum için kendine kızıyordu. Artık Tolga’ya hissettiği hoş duyguların ortasında derin bir öfke fayı oluşmuştu. Müfettişin vereceği raporun sonuçlarını düşündükçe ruhu, kâbus girdabının içine çekiliyor, tatsız bir hal alıyordu.

Eski kulağı kesiklerdendi, köyün muhtarı Bekir Ağa. Okulun bahçesinde, Gözde’nin halvetinden bir tersliğin olduğunu anlayıp ona yaklaşarak harap halinin sebebini sordu. Gözde’den olayın detaylarını aldıktan sonra, “Bu da sorun mu kızım, ne üzüyorsun tatlı canını! Alkolik Müfettiş Cemal bu, hallederiz. Çağır bana İmam Efendi’yi, sonra ihtiyar heyetinin en yaşlı azasını,” dedi. Gözde, bir öğrenciyi görevlendirerek köy camisinin imamı Hacı Şükrü ve köyün hatırı yüksek en yaşlı azası olan Hacı Satır Efendi’yi çağırmasını istedi. Meteor taşı gibi olayın içine düşen köyün ileri gelenlerinin, derdine nasıl çare olacaklarını merakla bekliyordu Gözde.

“Yaz şimdi kızım, ‘01.06.1945 tarihinde köyümüzün okuluna teftişe gelen müfettişin aşırı alkollü olmasından ötürü yoklama alırken dahi, bir kişiyi iki kişi olarak gördüğü tespit edilmiştir.’ Haydi, Hacı Şükrü bas parmağını, Satır Ağa sen de. Kızım, şuraya at imzanı, aha ben de buraya atıyorum. Kızım bunu sabahleyin Milli Eğitim’e evrak kayıttan geçirip bırak. Bu dört imza adamı ipe götürür!” dedikten sonra Gözdenin şaşkınlığı üçünün espri ve kahkahaları arasında pinpon topu gibi gidip geliyordu.

Müfettiş Cemal, ceketini ilikleyip Teftiş Kurulu Başkanı’nın huzuruna ilk kez çıkmak üzere kapısını çalıp fetih ettiği şehrin anahtarını sunan bir komutan edasıyla, “Efendim, dünkü teftişin raporu…” deyip, elindeki tutanak dosyasını masasına bıraktı. Müfettiş Cemal, onurluk derecesinde bir takdir beklerken, “Sana demedim mi? Mesai saatlerinde alkol alma, köye bizi rezil etmişsin, bırak köyü, kaymakam bile teftişe alkollü gittiğini duymuş. Ne yaptığını sanıyorsun sen,” deyip, Müfettiş Cemal’in kendini savunmasına fırsat vermeden onu azarladı. Burç dendanları gibi sıralanan sararmış dişlerinin mazgal deliklerini andıran boşluklarından fırlayan sözcüklerin, bir mızrak gibi Cemal’in kalbine saplandığını düşünmeden, sarf ettiği hakaretlerle onu odasından kovmaktan beter etti.

Odadan çıkmıştı belki ama başkanın sözleri, zihninde şimdiye kadar hiç hissetmediği bir ağırlık yaratmıştı. Düşünceleri; duyduğu sözler ile beyni arasında adeta bir mengenenin dişlerinde kıstırılmış gibi sıkışmış, sırtında başlayan ağrıyla birlikte kendisini zamandan ve mekândan uzaklaştırmıştı. Tüm koridoru sel suları gibi dolduran çığlıkların arasında ‘Ambulans çağırın!..’ sesleri kayboluyordu.

Göçtü! Gittiği yerlerde yoruldu, tutundu. Küçük hayaller kurdu, onlar büyüdü kendisi de. Onlar da. Üşümedi. Dokundu, avuçladı ve gökyüzü ona hiç bu kadar yakın olmamıştı.


Twitter'da Paylaş
3

YORUMLAR


Melike Çetindağ
Önyargıyı, zaaflarla yaftalanmayı, konu kişinin kendi menfaati olunca en safının bile şuursuzca nasıl vicdansız olabileceğini ve daha fazlasını görebileceğimiz bir öykü... 👏🏻👏🏻
3:45 AM
Sibel Sultan
Zaaflarımızla kahramanız aslında. Cemal gibi, iyiyiz ama eksiğiz. Rüstem beyin dediği gibi vasat bir akla yenilecek kadar iyiyiz.
11:44 PM
Rüstem Yılmaz
Vasat aklın kurnazlığı gerçeği ne güzel örtmüş. Okurken suçun savunuculuğuna (öğretmenin kurtulma çabası) soyundum. Bütün dünya günah saklayıcısı ve kalbimiz buna dayanıyor. Güzel bir örgü kurmuşsun. Tebrikler dostum buna içilir 😀
11:31 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR