Anna Karenina mı Madam Bovary mi?
23 Ocak 2020 Edebiyat Kitap Roman

Anna Karenina mı Madam Bovary mi?


Twitter'da Paylaş
1

Anlaşılmak çoğunlukla bir eylem biçimi. Emma Bovary de Anna Karenina da edebiyat tarihinin en büyük eylemcileri bu anlamda…

Dünya edebiyatında iki roman, Flaubert’in Madam Bovary’si ve Tolstoy’un Anna Karenina’sı, kadınların cinsel “suçlarını” ele alan hikâyeleriyle klasikleşti. Madam Bovary’nin yazıldığı 1857 ve Anna Karenina’nın tamamlandığı 1873’de, öznesi kadın olan bir aldatma hikâyesini kitap olarak yayımlamak en ipe sapa gelmez suçlar arasında yer alıyordu. Zaten Flaubert bu romandan sonra Fransız mahkemelerince yargılandı. Tolstoy'sa Anna Karenina nedeniyle yargılanmadı çünkü onun anlatısı, Flaubert’inki kadar kadının aldatma arzusu ve zevk iniltilerini duyma tutkusu üzerine kurulmamıştı. Ortada çok ama çok büyük bir aşk hikâyesi vardı. Üstelik Anna’nın bir güzellik abidesi olmasının yanında onur ve haysiyet anıtı gibi yaratılması Tolstoy’u Rusların gözünde sanık olmak bir yana Rus edebiyatının babası olarak yüceltti. Peki, tüm bunlar nasıl mı oldu?

O Kadın Benim

Ağzımdan her çıkanın kanun sayıldığı bir ütopyanın, ya da adı demokratik olan bir ülkenin aynı gerçeküstü yetkilere sahip yöneticisi olsaydım, Flaubert’in Madam Bovary’si ve Tolstoy’un Anna Karenina’sını okumayan kızların evlenme kâğıtlarını imzalamazdım. Edebiyat tarihinde başka iki roman yok ki hayat karşısında insanı bu denli çaresiz bırakan gerçekleri metne olduğu gibi alabilmiş olsun. Roman gerçekliği, hayatın gerçeklerini eğip bükmeden ve kendi kurgu kalıbına sokmadan asla onu edebiyatın konusu yapamaz. O nedenle roman, bir gerçeği anlatma iddiasında değil, kurgu gerçekliğini yaşatma çabasındadır. Yapılan iş, yaşamın gerçekliğini bir metne dökmek olmadığından da kimse çıkıp anlattıkları için edebiyata hesap soramaz. 1857 Fransa’sında bu kural o kadar kayda değer olmamalı ki 35 yaşındaki Flaubert yazdığı roman için yargılandı. Davanın hâkimi, yazar Flaubert’e, romanda doktor kocası Charles’ın sunduğu ve o döneme göre hiç de kötü olmayan imkânlardan hoşnutsuz olup kocasını başka erkeklerle aldatan Madam Bovary’nin gerçekte kim olduğunu soruyor. Gustave da izleyicilere dönerek “Madam Bovary benim” dedi. Ve roman gerçekliğiyle gerçek hayat arasına edebi bir çizgi çekti.

Tıbbi Terim Oldu

Madam Bovary’nin büyüklüğü Flaubert’in tarihi yargılamasından kaynaklanmıyor. Tarihteki yargılamalara ilişkin bir liste yapılacak olsa işimiz kolay:  2500 yıl önce dünyanın yuvarlak olduğunu, tek bir yaratıcı bulunduğunu ve insanların erdemli davranması gerektiğini söylediği için “Gençleri yoldan çıkartma” suçuyla idam edilen Sokrates’le Dünya’nın döndüğünü savunduğu için Engizisyon’da yargılanan “Ama yine de dönüyor” diyen Galileo’nun trajedileri yeter. Flaubert’in de roman gerçekliğini resmi kayıtlara geçirdiği savunması bir kenara, Madam Bovary’nin büyüklüğü ve önemi alt metninde yapışkan bir ıslaklıkla ağrılı ve inlemeli acılarından geliyor. 19. yüzyılın ilk yarısında geçen roman kendini okuduğu aşk romanlarının etkisine kaptıran (bu yönüyle de okuduğu şövalyelik romanlarından sonra kendini şövalye ilan eden İspanyol soylusu Don Quijote'ye metinler arası bir gönderme yapıyor) Emma Bovary’nin, romandan sonra tıp literatürüne “Madam Bovary Sendromu” diye geçen “tatminsizliği”ni anlatıyor. Bir taşra doktoru olan eşi Charles’ın ona Paris soylu kadınlarının yaşadığı balolar ve pahalı hediyeler içinde bir hayat sunmak yerine sadık ve yaptığı işten dolayı yorgun bir eş olmasına katlanamayan Emma, boşanmanın henüz avukatlık mesleğini finanse etmek için bir hukuk endüstrisine dönüşmediği yıllarda çözümü eşini aldatmakta bulur. Güzel Emma, Tanrı’nın bu hediyesini (ya da sınavını) erkeklerin başını döndürmek için kullanmaya başlar. Sonra da kendini Rodolphe’un yatağına atar. Amacı Emma’nın güzelliği cinsel açlığına meze yapmak olan Rodolphe buna ulaşırken bir yandan da yasak aşkının maddi gücünü tüketerek onu senetlerle ve borçlarla dolu bir sorunlar yumağının ortasında bırakır. Emma’nın bir dönem yakınlaştığı genç ve romantik Leon ise (birine benzeteceğim ama neyse) bu güzel kadının aşkıyla çoğunlukla kendini, ara sıra da Emma’yı tüketir.

Emma mı Anna mı

167 yıllık bir kitabın sonunu açıklayarak sürprizini ve tadını kaçırmak gibi küçük hinlik peşinde olmasam da Flaubert’in finalde Emma Bovary’i salgın hastalık sonucu acı içinde ölüme mahkûm ettiğini söylememek olmaz. Çağ fark etmeksizin maceralarını okuyanların vardıkları ilk yargı “yaptıkları” nedeniyle yazarı tarafından bizzat cezalandırılan Emma, nasıl olur da bugün dünyanın en önemli klasikleri arasında yer almayı başarır? Üstelik bunu, 1873’te yayımlanmış Tolstoy’un başyapıtı Anna Karenina’nın gücüne rağmen nasıl yapabilir? Madam Bovary, yaşadıkları dönemin tüm gerçeklerini roman gerçekliğine sığdırabilme akımımın temsilcisi Flaubert’in bu çabasını en iyi hayata geçirdiği yapıtı olmasının yanında, kadınlara, “İffetsizliğin hazzıyla titreyip dünya ayaklarınızın altından kayıyormuş gibi hissedebilirsiniz, ama sonunuz bu yola hiç girmeseydim dedirtecek acılar içinde ve çok erken gelir” diye “dayak” atmak için yazılmıştı. Anna Karenina ise Tolstoy’un yüksek devlet memuru Aleksey’in güzeller güzeli 20’li yaşlarının sonundaki karısı Anna’nın yakışıklı, çapkın ve vurdumduymaz subay Vronski’yle yaşadığı, sonu tren altında intiharla biten yasak aşkının hikâyesi. 1857’de yayımlanan Madam Bovary’de yemek yerlerken Emma kocasının dişlerini kötü buldu ve ondan tiksindi. Anna ise Emma’nın hikâyesinden 17 yıl sonra kocası Aleksey’in saç tıraşının ardından kulaklarını çirkin bularak onunla bağını kopardı. Emma, bütün gün köydeki hastaları tedavi eden doktor kocası Charles’ın koltukta uyuyakalmasına ifrit olurken, Anna’ysa Vronski’yle ilişkisini bilmesine karşın onun yanına gitmesine izin vermeyen Aleksey’in vurdumduymazlığına katlanamadı. Emma cinsel hazzı için kocası Charles’ta bir yakışıklılık ışığı aramaya çabalarken, Anna da eşi Vronski’nin saçlarını düşünmekten Aleksey’in yüzüne bile bakmadı. Emma her fırsatta sancılı seks için yanıp tutuştuğu Rodolphe’a yedirmek üzere borç senetlerin altına imza atacak kadar cömertleşirken, Anna, Vronski’den tüm maneviyatını sadece ona vermesini isteyecek kadar cimrileşti. Emma, hastalandığı zaman onu kurtarmaya kendini adayan eşi Charles’e sahipti. Anna’ysa sevgilisi Vronsky’nin kendi ağabeyinin eşi Doli’yle yatabileceği ihtimali karşısında delirmesini izleyen Aleksey’le yaşıyordu. Emma âşık olmadı; mutluluğun arzu ve boşalma arasındaki yıldızın kaydığı anlar olduğunu düşündü. Anna’ysa kar gibi beyaz, mermer gibi pürüzsüz, Tanrıçaları kıskandıran güzel vücudunun öpülüp okşanmasını değil bunun hayal edilmesini sevdi. Emma, Fransız güneşi kadar sıcaktı. Anna’ysa St. Petersburg havası kadar soğuk. Emma sevecendi, Anna asildi. Emma doyardı, Anna doyururdu. Emma yaptıklarının manevi bedelini ödeyecek cesareti bulamadı, Anna’ysa yaptıklarıyla yaşayamadı. Ama ne Emma ne de Anna aşk ilişkileri dışında gidip de kimsenin hayatını kendi çıkarı için mahvedip sonra da büyük vurdumduymazlıkla ardına bakmadan çekip gitmedi.

En Büyük Eylemciler

Madam Bovary ile Anna Karenina’yı karakter ve hikâye olarak karşılaştırmak hoş bir edebiyat egzersizi olabilir ama iki karakter için 150 senedir süren ve Anna’nın canına kıydığı için onu haklı çıkaran kıyas, olsa olsa edebiyattan evvel kadınlara haksızlık olur. Ne ki bunca yıldır edebiyat dünyası bu tür bir sorun olduğunu kabul ederek, önüne geçmek için bir şey yapmış da değil. Kadınları yargılamak ve mahkûm etmek en kolayı. Emma da Anna da kendi gerçeklikleri içinde haklılar. İkisinin de çıkış noktası anlaşılma eksikleri. İnsan anlaşılmayı her zaman bir sorunu dile getirerek karşısındakinin buna ne derece ilgilendiğiyle ölçmüyor. Anlaşılmak çoğunlukla bir eylem biçimi. Emma Bovary de Anna Karenina da edebiyat tarihinin en büyük eylemcileri bu anlamda…

Emma Bovary ve Anna Karenina olmak roman gerçekliğinde zordur. Hayat gerçekliğindeyse daha da zor. Ama en zoru Emma ve Anna’nın duyarlılığına sahip olmadan yola çıkmak. Flaubert de Tolstoy da romanlarının bu denli etkileyip, bu denli cesaret vereceğini bilselerdi… Boş verin. Bilselerdi de bir şey değişmezdi. Romanda da olsa, hayatta da gerçek varacağı yere er ya da geç varır.  Ne kötü bir huy işte…


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Ayşegül Kanat
Teşekkürler. Leon kimi anımsattı merak ettim. Behlül diyeceğim ama pek ilgisi, benzerliği yok
11:02 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR