Müslüm Gürses Tarzı Nitelikli Edebiyat
5 Eylül 2018 Edebiyat

Müslüm Gürses Tarzı Nitelikli Edebiyat


Twitter'da Paylaş
0

Bugün tornadan çıkarılan ve birçok karmaşık ilişkiyle inşa edilen Türk edebiyatında özgün olmak isteyenler kendilerine Müslüm Gürses'i örnek alabilir.

Osmanlı'nın Akdeniz'deki önemli adaları tek tek fetih etmesi üzerine, tam olarak Mısır yolundaki Kıbrıs'ın da elden çıkması nedeniyle pazarlarda altından daha değerli olan, başta karabiber olmak üzere çeşitli baharatlar ve ipekli kumaşların üretim merkezi Hindistan'a giden ticaret yollarına ulaşmakta zorlanan Avrupa ülkelerinin topladığı güç ile Osmanlı donanması arasında 1571 yılında Adriyatik Denizi'nde gerçekleşen İnebahtı savaşında Türklere esir düşen ve Tophane'deki Kılıç Ali Paşa Camii'nin inşaatında çalışarak haracını ödedikten sonra ülkesi İspanya'ya dönerek yaşlı bir soylunun kendini şövalye sandığı hikâyelerinin anlatıldığı Don Quijote romanını kaleme alan Cervantes'in roman sanatının ilk eserini verdiğini düşünenler (ki aralarında ben de varım), 1615 yılını roman sanatının başlangıcı  sayar. Cervantes'i de Havva'nın Cennet'ten beraber kovulduğu eşi Adem yerine koyar... Takvimin yapraklarını o günden beri koparan iflah olmaz bir koleksiyoncunun da modern romana ilişkin sayfaları bir kutuda biriktirdiğini varsayarsak, modern romana ilişkin bu istifin epey yer kapladığını söylemek boşboğaz cesareti olmaz. Ya da düpedüz olur.

Don Quijote Cervantes

Tüm gerçekler gibi sonradan anlaşılacak ki, Cervantes de Don Quijote'de sadece yaşlı bir çılgının dev sandığı yel değirmenlerine saldırıp tepelenme hikâyelerini anlatmamıştı: Roman mühendisliği ekolünün ders kitabını yazarken, her birinin kendi başlığı olan hikâyelerin birbirine bağlanışı geri dönüş yöntemiyle yakıtını alan birer itici motora dönüştüğü. Aynı zamanda parçaları söküldüğünde içinden yeni metinler çıkan bir makine roman yapmıştı. Daha açıklayıcı olmak adına romanlar yazarken ahlaki bir sınır olan intihalin dışında roman sanatını besleyen bir akım olarak esinlenmeden söz edilecekse, edebiyat tarihinin en çok esinlenilen romanıdır Don Quijote ve bu edebi ekolün de telif haklarına sahiptir. İnsanları roman okumaktan gına getirtecek denli klişe fiiline güç kazandıran sayısız denemenin ardından bu gerçeğin fark edilmesi ve Don Quijote'nin ilk roman olma sıfatının yanına aynı zamanda kendisinden sonra yazılacak ve klasik sıfatını alacak diğer romanlar olmadan kıyaslanamayacak modern unvanını koyması, 1950'lerin ortasında dillendirilir. Büyülü Gerçekçilik adlı Güney Amerika kaynaklı edebiyat sihri bütün dünyayı ayakları yere basmayan bir şaşkına çevirirken de artık dünya edebiyatının değişmez bir gerçeği olarak kabul edilir.

Düşünmeyenler de Var

Kolunu talihsiz bir kaza sonucu kaybetmesine karşın yine de kendini Haçlı donanmasına asker yazdırıp tek elinden geldiği kadar savaşan, orada da göğsünden yaralandığı için silah arkadaşları gibi kürek mahkûmu yapılmak yerine insaflı Türk kaptanlarının isteği üzerine Tophane'deki caminin inşaatının bitmesi için büyük bir dikkatle işleri takip eden seksenini devirmiş Türk mimari Sinan'ı kızdırıp esaretten kurtulmak için haracını ödeme fırsatını kaçırmamak için canla başla çalışan Cervantes'in yazdığı Don Quijote romanının, roman sanatının başlangıcı olmadığını düşünmeyenler de var. Hiç de azımsanmayacak bu edebi kitlenin aynı zamanda edebiyatın en çok 'tüketen' kesimi olduğunu söylememek ukalalık olur. Zincir kitapçıların en çok satan raflarını ellerindeki sepete doldurup büyük bir popüler okuma diyeti yapanların bu edebi obezliği tartmayan bölük pörçük edebi bilgilerden oluşan terazileri, onlar için hep açlığı işaret etse de, gerçek bambaşka: Türkiye, Batı ile aynı anda modernleşmediği için gelişmeleri ortalama 30 yıla varan bir rötarla takip ediyor. Dolayısıyla da toplumun ne yiyeceğinden ne içeceğine, giyeceğine, izleyeceğine ve seveceğine hatta daha çok seveceğine toplumu tüketime dönük bir makineye dönüştürmeye çalışan büyük şirketlerle onların reklam ajansları karar veriyor. Neyse ki Türkiye'de Batı tüketimine ilişkin furya daha çabuk bitti. Toplumun artık toplu değil de kişisel zevkleri ön plana çıkarmaya ve 'özgün olmaya' dönük çabası daha çok kutsanıyor. Bunu edebiyatta da görebiliyor muyuz? Roman için değilse de öyküde bunu hissetmemek için yaşamıyor olmak lazım. Öykü için özgünlük eğer kitap olarak yayımlanmayacaksa edebiyat dergileri ile dijital yayınlarda oldukça rahat yaşanıyor. İş romana geldiğinde ise durum karanlık, kötü, hatta vebalı.

müslüm gürses

Değişim Başlar

Türkiye'de tür, üslup, konu ve biçim bakımından özgün bir romanın yayınlanma şansı, tek kollu Cervantes'in Osmanlı donanmasını dağıtıp kahraman olarak ülkesine dönme şansıyla aynı. Modern yayıncılık yaptığı iddiasındaki 'kitap şirketleri' belli bir tornadan geçmemiş hiçbir yeni romanı yayımlamıyor çok uzun zamandır. Yayımlanmama hadisesi yeni de değil üstelik; Yaşar Kemal de İnce Memed'i yayınlatmak için çok uğraşmıştı, Orhan Pamuk Cevdet Bey ve Oğulları'nı, Oğuz Atay da Tutunamayanlar'ı... Bugün bahse konu büyük romanları ıskalayan editörler ya da onların amanvermez yayıncı patronları değil. Mevzu: Müslüm Gürses. Yirmi yılım Fikirtepe'de geçti ve apartman altı atölyesi bol bu semtte Müslüm Gürses umutsuzlukta usta çırak tamircilerin istisnasız süper kahramanıydı. Yasal işlemler için bile fotoğraf çektirmeyi istemeyenlerin üzeri üç kat cilalanmış özel yapım kontrplak resimleriydi, duvarda baş uçlarında duran. Müslüm Gürses, acının, isyanın o dinleme frekansına benim gibi inemeyenlerin karmaşık ezgiler kakofonisi sandığı bol umutsuzluk ve mutsuzluk tenoruydu. Onu dinlerken transa geçip vücudunu haber bültenlerinin kesici ve delici alet sınıfına giren faça edevatlarıyla kanayanları canlı görmesem de, Gürses'in şöhretinin kırmızısı TV'lerin alt sınıfı aşağılamak için yayınlarındaki fon müziğinden ve yarım kalan konserlerinden akıyordu. 1980'ler ve 90'lar böyle geçerken, her halinden bu durumdan üzüldüğü belli Müslüm Gürses bir anda onu alt sınıfın en dip köşedeki yerine hapsedenlerin sadece kilitlerini değil, o güne değin fiske bile yememiş önyargılarını da kırdı.

Tamircilerin, mobilyacıların, işsizlerin ve Oğuz Atay'ın olmasa da daha nice hayatın Tutunamayanlarının 'Babası' Müslüm Gürses, Teoman'ın "Paramparça" şarkısını söylediğinde eskiden daha ilk notası duyulduğu vakit radyolarını yüzüne kapatanların odalarında büyük bir şaşkınlıkla çınlamaya başladı. 2002'de başlayan bu değişim o güne kadar Gürses'e büyük bir müzisyen olduğu sıfatını yakıştırmayanların kendilerine pek yakıştırdığı yüzsüzlükleriyle yüksek tondan söylenir oldu. Tabii Gürses'in konser mekânları da "Dinleyin Geceler", "Sevda Kervanları", "Yıkıla Yıkıla" ve "Sev Yeter"den "Tutamıyorum Zamanı", "İtirazım Var", "Sebahat Abla"ya değiştiği gibi okul bahçelerinden Rumeli Hisar'ına transfer edildi. Konserlerinde girdiği transla üstünü başını parçalayıp olay çıkaran genç ve ünsüzlerin yerini, oynadığı dizinin bir bölümünden milyonlar alan genç ve ünlüler aldı. Olaysız tamamlanan konserlerin ardını popüler sanatçılarla birbiri ardına gelen düet albümleri izlerken Müslüm Gürses, onu kabul etmeyen büyük bir kitlenin uzun süredir boş duran ve bu boşluğun farkında olmayan ses rengi koltuğuna oturdu. Fakat hayat izin vermediğinden gerçekten yaşayanların ölüler alemi denilen boyutuna geçti.

Kendin Olmak

Müslüm Gürses'in, mükemmel bir ses kalitesine sahipken 70'lerden itibaren onu sahiplenen dinleyici kitlesiyle bir sorunu olmamasına karşın, eksik ya da yanlış anlaşıldığını düşünerek giriştiği popüler şarkıları da yorumlama kumarı onu zengin bir insan yapmasa da, Türkiye'nin popüler kültür kartvizitlerini dağıtan kitlenin kararını değiştirmesi mucizesine sebep oldu. Gürses o harika sese ve yorum gücüne sahip olmasaydı, daha önce hiç yüzmediği popüler müzik suyunun en değerli varlıklarından biri haline gelemezdi. Bugün tornadan çıkarılan ve birçok karmaşık ilişkiyle inşa edilen Türk edebiyatında özgün olmak isteyenler kendilerine Müslüm Gürses'i örnek alabilir. Müslüm Baba nasıl ki doğru bildiğini yapıp müziğinde direndi ve başka türlere girebilme cesaretini gösterip bunu da başardıysa, yeni Türk yazarı da popüler olmamak için ama bir gün nitelikli popülerlik gerekirse yerine getirmek için kendisi olmalı. En çok da kendisi... Cervantes bize bunu öğretir. Ve onun içinden çıkmamızı ister. Buyurun, çıkın...


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR