Dünyanın en yakın yerine gitsen, yine de kalbin uzağındı. Düşündün. Ayaklandın. Öyleydin, böyleydin. Babandan, annenden ve tanrıdan devraldığın çiçeğin dallarına, yapraklarına, tozuna, tomurcuğuna dokunmadan, dokundurtmadan debelendin. Alışmıştın. Dağlarda, tepelerde, köprü altlarında, başakların, otların, fidanların arasına arasına girmeden, kendini hesaba vermeden bugünlere geldin. Sen geldin. Hışımla kalkıyordun. Ve oturuyordun. Tahtadan yontulan kapı olmadığını anladığın zamanlarda dalıyordun berine berine. Çabuktun: Gülmekte, ağlamakta, uyumakta, uyanmakta, yürümekte, durmakta, bağırmakta, susmakta, acıda, sevgide...
Sıcaktan kavrulan şehrin tamamlanmamış inşaatında ağzına yüzüne gözüne dolan toza toprağa küfürler savuruyordun. Ellerin radyonun düğmesinde, basıyorsun. Nereye gidersen git yine aynı yerdesin, kendinlesin. İçeri girdin. Yakındı gitmen. Daha dün, bütün kasetlerin üzerine isimleri yazmıştın. Paketleri çantana yerleştirmiştin. Paraları zarfların içine koymuş, Arapça harflerin sağdan sola karınca alayı misali yürüyen siyah beyaz gazete kâğıdına sarmıştın. İçine kıyım yapılmış. Bunlar özlemediğin karının, çocuklarının, annenin, babanın, kardeşlerinin akrabalarının kıyımlarıydı. Korkun ilk günkü kadar taptaze, sağ ayağın ilk günkü kadar kısaydı. Katıydın. Sınırın sınırlara açılıyor, gelip yine sende son buluyordu.
Yanda kapı, işte masa, oda, duvar, insanlar. Sürahi, bardaklar, kirli demlik, boş tencere. Yan duvarın dibinde ranzalar; tekli çiftli ranzalar, çiçek desenli örtüler, nevresimler, kirli yastıklar, çivili duvarlara asılı elbiseler, boş poşetler, valizler, siyah beyaz birkaç fotoğraf.
Tahta ranzaların gıcırtısı, tütün, ter kokusu, banyo kapısında başlayıp ranzalara kadar ıslak terliklerden çıkan şıpıdık şıpıdık sesleri...
İki kişi ranzada oturmuş. Güne ve yevmiyeye çizik atıyorlardı. Havluları omuzlarında banyoya da uğrayacaklardı. Biri kapıdan içeri girdi.
“Zarif, yemek sırası sende. Ne pişireceksin bize?”
“Bulaşıkları yıkarsanız yemeği yaparım.”
Hatırladın mı, Zarif ’in sesini kaydederken yüzüne tebessüm düşmüştü. Sana bakıp sevinmişlerdi ya, umrunun yanından bile geçmemişti. Hiçbirinin eli kalem tutmuyordu. Umudu sana bağlamışlardı. Nasıl tepeden bakıyordun. Onların bilmezliğini küçümsüyordun. Ya sen? Okuman, yazman var mıydı? Sen eksiktin, kafanın yalpalayan her yerinde yarımdın.
İzliyordun onları. Ama nasıl izliyordun. Duruşun ve kalkışın. Yüzlerine kendin için değil dünya için baktın mı? Bakmış oldun.
Saim sokuldu yanına çekine çekine. Yüzüne baktı, ayaklarını kollarını süzdü. Cigarandan etrafa yayılan dumana baktı. Yüzündeki bakışı birçok şeye terfi ediyordun. Aklın tıklım tepiş. Kimin devamıydın? Bir kupon misali insanlıktan baydın.
Saim, “Dinlesek ya şu ses kaydını halaoğlu,” dedi.
Huysuzdun. Dişlerin hazır, sözlerin aynıydı.
Hevesini kırıp paramparça ettin, ağzında utangaç şekiller çizdirdin. Mahcupluğa yatırdın. Kızardı.
“Açayım, bu son ama, biliyorsun birkaç güne kadar pasaportumu
verseler gideceğim,” dedin.
Yüzünde tebessümle, “Tamam anladım,” dedi Saim.
Düğmeye bastın. Ses yok. Dönüyor bant.
“Cızz... cızz... Yakanı, ceketini düzeltmeyi bırak. Saçını da
tarama. Seni görmeyecekler. Sadece duyacaklar. Konuşsana artık.
–Ne diyeceğim ki?
–Bi’şeyler de işte.
Kız Fatma nassın? Beni özledin mi?”
O gece herkes uyudu. Masada oturmuştun. Ellerin göbeğinde, ayakların diğer sandalyenin üzerindeydi. Anlayacağın düşünceye nanay çekiyordun. Her günkü yanınlaydın. Sorular. Kemiren sorular. O kadar çok sesi nasıl duyuyordun? Annen demişti sana, “Sen başka yerlere gittiğinde başka biri olmayacaksın, aynı haltın dölü olmaktan çıkmayacaksın.” Bu her şeyi tanımazlığın, kendini bırakıp tükettiğin isteklerinin önünde, köşesinde inceyken, kıvrılırken, hastayken de karanlığını hatmediyordun. Heykel kılığındasın ve bunun seninle hiçbir ilgisi yok sanıyorsun. Çoğalmalarınla tükeniyordun. Gözün kara, başın dönüktü. Sesin kısa, duymuşluğun uzundu. Yorgunluğun gitgide kıyıcıydı.
Sonunda pasaportunu eline tutuşturuyorlar. Valizlerini otobüse kadar getirip tembihledikleri her şeyi yine sana birer birer söylüyor iş arkadaşların, akrabaların, köylülerin... Havaalanına kadar toz karanlığıyla alnını cama yaslamış, otobüsün motorundan yükselen canhıraş sesle dışarıyı izliyordun ve hiçbir şey görünmüyordu. Otobüs çukurlara giriyor, alnın cama çarpıyordu. Sonunda havaalanındaydınız. Üstün başın toz içindeydi. Silkindin. Uçağa binmiştin. Geri dönüyordun. Oysa sen hiç gitmemiştin. Kalakaldığın yerdeydin. Dışına çelik, içine çengel kesilmiştin. Zararın bütün dokunaklığındaydı. Zamanın hiçbir ânındaydın. Nerenden vurulduğun ve nerenden iyileşeceğin de belli değil. Aslında yoktu hiçbir şeyin.
Memleket havası senin kendinle boğuşman için tekrardı. Soludun. Geçmişin ne etinde ne de ruhunda zonkluyor. Rast geldiğin güzel anın bile yok. Minibüsün arka koltuğunda sorulan
bütün soruları kısaca cevaplıyordun. Soğuktan titriyordun. Şoför dikiz aynasından sana acırcasına bakıyordu. Acınacak halin de yok.
“Burada ölmüşlerdi, cesetleri yan yana getirilmiş, gazete kâğıdıyla örtülmüştü. Küçücüktüm, gecenin ayazında mosmor parmaklarım, çıplak ayaklarım hiçbiri umurumda değildi. Gece yarısı vurmuşlar kapıyı. –Bu virajdı değil mi? Evet burasıydı.– Sancıları tutmuş, acıdan kıvranıyormuş, neredeyse doğuracakmış. Elbiselerini doğru düzgün giyememişti. Gözümün önünde hazırlanmıştı. Annemin ördüğü yün çorabın tekini giymiş, diğerini de o dalgınlıkla giymeyi unutmuştu. Nedense ben de unuttun dememiştim. O arabaya altı kişi binmişti. İki kişi öne, dört kişi de arkaya. Nasıl olmuşsa bu viraja geldiklerinde olmuş her şey; kar, tipi, soğuk, buzlanmış yol, dönememiş virajı yedi kişi can vermişti oracıkta. Yalnızca gelinin annesi sağ kurtulmuştu. Nasıl acıysa bu, her gelişimizde anlatmaya başlarlar. O gece işte annemin kucağındayken tanımıştım onu. Üzeri gazeteyle örtülmüştü tüm cesetlerin. Bedenleri tanınmayacak haldeydi. Üzerine kışın karı soğuğu eklenince iyice tanınmıyorlardı. Ayakkabılar, elbiseler, çantalar iç içe geçmiş dağılmıştı. Cesetlerin başında öylece duruyordu herkes. Tanıdım onu. Çorabının teki yoktu. Sol ayağım kısaydı diye onun ayaklarını hep kıskanırdım. Çıplak ayağının üzerine kar yağıyordu.”
Akşamüzeriydi. Evdeydin. Karın, çocukların senin tuhaflığınla sakata bağlamışlardı gözlerini, sözlerini yürüyüşlerini, özlemlerini... Annen baban dersen onlar alışkındı bu haline. Döşeğe
uzandın, yorganı üzerine serdi karın. İçeri geçip çocukları da uyuttu. Yanına geldi. Bütün gürbüzlüğüyle sokulmalık yakınındaydı. Sen sırtını dönmüş boş gözlerle perdeye bakıyordun.
Utanıyordu karın. Gece defalarca eliniz, ayaklarınız birbirine değdi, yüzlerinizi soludunuz, nefeslerinizi bedenlerinize bıraktınız. Dokunmuyordun. Sabah erken kalktın. Evime, toprağıma, suyuma, havama, çocuklarıma kavuşmuştum havasından ayrıydın.
Teybi ve zarfları yanına aldın. Yolda gelen geçen herkes selam verip hal hatırını soruyordu. Kayıtta sesi olanların evine gittin. Kimi oğlunun, kimi abisinin, kimi amcasının, kimiyse kocasının sesini –eşarbıyla ağzını kapatarak– büyük saygıyla ve sevinçle dinliyordu. Yurtdışında kalma süreleri en uzun olanların evlerinden başlıyordun. Askerin atına deh demesini anımsatıp tabana kuvvet dedin. Önce, Saim’in ailesinden başladın. Kucaklaşmalar, özlemler... Kasedi teybe taktın. Bayrak, flama iner misali eşarplar ağızları kapattı, kollar göğüslerde birleşti, sonra da bedenleri çekilmiş birer fotoğrafla gözlerinin önüne düştü. Düğmeye bastın.
“Cızz... cızz...
Yakanı, ceketini düzeltmeyi bırak. Saçını da tarama. Seni görmeyecekler. Sadece duyacaklar. Konuşsana artık.
–Ne diyeceğim ki? –Bi’şeyler de işte.
Kız Fatma nassın? Beni özledin mi?”
Herkes gülmeye başlayınca Saim’in karısı Fatma sanki yerin dibine girmişti. Kızardı, bozardı. Ağzını iyice kapadı. Gözleri sulanmıştı. Teybi kapattın. Ortalık sakinleşince geleceğini söyledin ve evden çıktın.
Cıbıl’ın ses kaydını en sona saklamıştın. O kadar benzersiniz ki, üzerine örtü serip konuştursalar, huysuzluklarına kırılsalar, sen derler Topal Cıbıl’a. Bahçe kapısından içeri girer girmez Cıbıl’ın annesi başladı küfürler savurmaya. Sana olan sevgisiydi bu. Oturdun ayran getirdi. Zarfı açtın, kaseti teybe taktın. Eşarpla ağzını kapadı. Saçlarındaki beyazlar eşarbının kenarlarından beton duvarda yeşermiş otları anımsatırcasına dışarı fırlamıştı.
“Cızz... cızz... –Konuşmaya başlayayım mı? –Evet. –Anam Zarife, ben uzun süre gelmeyeceğim. Size kışı da geçirebilecek kadar para gönderdim. Eğer yetmezse mallardan birkaçını satın. İlkyaza doğru ben yine para gönderirim. Babam inadından vazgeçsin. O köyden kurtulmak istiyorum. Ekinlere gübre almayı unutmayın. Dilim varmıyor söylemeye, Mahide nasıl, doğum yaptı mı? Senin ve babamın ellerinden öperim. Cızz... cızz...”
Mahide’nin gözleri dolmuştu. Çocuğu kucağına aldı, odaya girdi. Kapıyı sertçe kapattı. Tavan arasından halılara toz toprak düştü. Sonra hıçkırıkları geldi. Mahide ile her daim rastlaşmıştınız, bir arada bulunmanın bütün isteklerini daha yıllar önce sonlandırmıştınız. İkinizin de vardığı yer, varılmamışlıktı.
Teybi kapatmadan Zarife yengen ağzını teybe dayadı. “Merak etme hepsini yerine getireceğim. Bunları şimdilik bırak da, sen nasılsın? Doktora gidiyor musun, ilaçlarını alıyor musun? Seni doğurduğum ilk günü hatırlıyorum her gece. Seni bu halinle doğurmasaydım, görmeseydim. Ölseydim ben. Sol ayağının kısa olacağını bilseydim oracıkta ağzına bez tıkar nefesini keserdim .......................... Konuşsana oğlum, susmasana.”
Teybi eline aldı. Ağzına dayadı: “Konuşsana oğlum, konuşsana...” Sen kapıdan dışarı çıkarken hâlâ bağırıyordu, “Konuşsana...”
Ansızın yine daldın.
Benim ayağım neden kısa?