Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

2 Ekim 2026

Edebiyat

Ona İyi Bak: Aynı Dünyaya Başka Bir Gözle

Pelin Yılmaz

Paylaş

0

0


Pelin Yılmaz: Bir Yerden Kırılır’dan sonra yine bir öykü kitabınız okurla buluştu: Ona İyi Bak. Bu kitaptaki öykülerden birinin adı da “Bir Yerden Kırılır”. İki kitap arasında böyle bir çengel hem sadık okurlarınız için hoş bir sürpriz olmuş hem de öykülerin aynı zihnin ürünü olduğunu, aynı dertlerle yazıldığını imliyor. Hayattaki kırılma anları sizin için ne ifade ediyor?

Nurhan Şahinkaya: Öyle anlar var ki yaşarken ne kadar önemli olduklarını bilmeyiz. Sonra dönüp bakarız, hayat orada ikiye ayrılmış. Öncesi, sonrası. Dünya yerli yerinde duruyor ama biz artık aynı yerde değiliz. Kırılma dediğimde yalnız büyük felaketleri düşünmüyorum. Ölüm, hastalık, ayrılık, toplumsal bir sarsıntı elbette hayatı değiştirebilir ama sonra ne oldu, bunlar kişide nasıl etki yaptı. Bazen de ne felaket ne önemli bir olay, bir mesele gerilimi büyütür ve çatlamaya, kırılmaya neden olur. Beni asıl ilgilendiren yer burası. Yani birinin kendini ve yaşamını başka türlü görmeye başladığı zaman. Kırılma bu benim için, parçalanmaktan çok, eski bakışın artık değişmesi.   Kundera’nın edebiyatı insanın olabilir durumlarını araştıran bir alan olarak düşünmesini bu yüzden kendime yakın buluyorum. Edebiyat olmuş olanı kayda geçirmekten çok, yaşanan bir şeyin kişiyi neye dönüştürebileceğine bakıyor biraz da. Benim için kırılma o olasılık kapısının açıldığı yer. Bundan sonra kim olacak, neyi artık eskisi gibi yapamayacak, kendisi hakkında neyi görmek zorunda kalacak. Şunu da ekleyeyim, iki kitap arasında fark ettiğiniz bu sürpriz benim için bir örüntü. Bundan sonra yazdıklarımda da sürüyor yani. 

PY: İki kitap arasında nasıl bir bağlantı ve nasıl bir fark var. Bu süreçte öykü anlayışınızda neler değişti, neler aynı kaldı? 

NŞ: İki kitap arasında güçlü bir akrabalık var. Aynı insanlık hâllerine, benzer kırılma noktalarına bakıyorum, kayıp, yas, suçluluk, aidiyet, çelişki… Bunlar değişmedi. Merkezde insan var ama onu tek başına, dünyadan kopuk bir varlık olarak görmüyorum. İçeride kendi çelişkilerinin yarattığı bir basınç, dışarıda aile, toplum, sınıf, meslek, ülke, zamanın ruhu. Hikâye çoğu zaman bu iki kuvvet birbirine değdiğinde başlıyor. Toplumsal meselelerle ilişkim de değişmedi. Hiçbir zaman pankart açar gibi, insanın önüne sloganı koyarak yazmak istemedim. Beni asıl ilgilendiren olayın kendisinden çok, geçip gittikten sonra insanda bıraktığı iz. Bir ülkede yaşanmış bir şey yıllar sonra bir evin içine, bir evliliğe, bir annenin yasına, bir çocuğun korkusuna nasıl sızıyor? Tarih çoğu zaman gazete sayfalarında biter ama insanın içinde bitmez. Ben daha çok artçı sarsıntılarla ilgileniyorum. Öyküyü kurma biçimimde de değişmeyen yerler var. Açılışı hâlâ çok önemsiyorum. İlk birkaç cümlede okurun zihninde küçük bir soru açmak, merakı uyandırmak, hikâyenin sesini ve atmosferini daha baştan kurmak istiyorum. Sonra o merakı yalnız olayla değil, karakterin içindeki gerilimle sürdürmek. Dil işçiliği de aynı biçimde önemli. Cümlenin ritmi, sözcüğün sesi, nerede uzayacağı, nerede kesileceği, susulan yerler. Bunlar benim için hikâyeden ayrı şeyler değil. İyi dil, öykünün üstüne sonradan geçirilen giysi değil, öykünün kendisi. Değişen kısım, daha fazla derinleşme isteği. Bir Yerden Kırılır’da meselenin merkezine daha yakın duruyordum. Ona İyi Bak’ta aynı hikâyenin altında başka hikâyeler de yürüsün istedim. Bir insanın yasını anlatırken yalnız onun acısını değil, o yasın tıpla, hukukla, inançla, toplumsal hafızayla kurduğu ilişkiyi de görünür kılmak mesela. Bir nesne, bir ayrıntı, yan karakter, bir kurumun dili. Hepsi aynı merkeze başka bir yerden bakabilsin. Böyle olunca bireysel hikâye genişlemeye başlıyor. Bir kadının, adamın, çocuğun hikâyesini okuyorsunuz ama arkasında yaşadığı dünyanın sesi duyuluyor. Benim son dönemde daha çok aradığım şey bu. İnsanı anlatırken sadece o kişiyi değil onu kuşatan zamanı da yazabilmek. Hedef neresi derseniz, dışsal bir gerilimle tetiklenen, insanın kendine bile itiraf edemediği sinsi karanlığın baş kaldırdığı anlara ulaşmak. Oradan unutulmaz hikâyeler çıkar çünkü. 

PY: Öyküleriniz bittikten sonra da okurun zihnini meşgul ediyor. Ben olsam ne yapardım diye düşündürüyor. Dilek o aralık kapıdan çıkacak mı, geri mi girecek, kocasını ameliyat ettirecek mi, vaz mı geçecek? Nazan o gün toplantıya gidecek mi, Ali’nin yanında mı kalacak? Özlem o davayı almaktan gerçekten vazgeçti mi? Ayşe, Lale, Ömer, Aylin, Zeynep… bu kırılmalardan sonra hayatlarına nasıl devam edecekler?  Sizde bu soruların kesin yanıtları var mı? Yoksa yazar kalemi bıraktıktan sonra karakterler kendi bağımsızlıklarına mı kavuşuyor? Öykünün nerede biteceğine, okura ne kadarını anlatacağınıza nasıl karar veriyorsunuz? 

NŞ: Kurmaca metinlerden söz ettiğimize göre bu soruların elbette kesin yanıtları yok. Zaten sizin söylediğiniz şeyi arıyorum, ben olsam ne yapardım sorusunu. Öyküyü o sorunun başladığı yerde bitirmeyi seviyorum. Üstelik bundan sonra ne yapacağını söylersem öykünün kapısını da kapamış olurum. Ama ben kapının biraz aralık kalmasını seviyorum. Okur oradan kendi hayatına, korkularına, seçimlerine bakabilsin istiyorum. Aynı hayat gibi. Diyelim bir kararın önünde bekliyoruz, gerginiz, görmek istiyoruz ama o anda hayat bize sonrasını göstermiyor. Onun için finalde kesin sonuçlardan çok eşikleri seviyorum. Karakteri o eşiğe kadar getiriyorum, ondan sonra atacağı adım biraz onun, biraz da okurun oluyor. Yazar olarak geri çekilmek istediğim yer tam orası. Sonuçta öykünün nerede biteceğine karar verirken olayın bitip bitmemesi değil, anlatmak istediğim şeyin tamamlanıp tamamlanmadığına bakıyorum. İkisi aynı şey değil. Hayat devam edebilir, karakterin başına daha fazla şey gelebilir ama öykünün meselesi çoktan bitmiştir. Üstelik son sözden sonra başlayan şey, benim için öykünün en önemli kısmı. Ve onu ben yazamam, okuyan kendi zihninde sürdürür. Bir yanıyla da okuyanlara duyduğum güvenle ilgili bu. Söylemediğim yere kendi deneyimini koyduğunda öykü artık yalnızca benim olmaktan çıkıyor. İşte o zaman karakter de bağımsızlığına kavuşuyor.

PY: Karakter yelpazenizin genişliği dikkat çekici. Kadın, erkek, ergen, doktor, mühendis, arkeolog, avukat. Farklı yaş, farklı meslek, farklı cinsiyetlerde, farklı sosyal sınıflardan insanların hikâyelerini ustalıkla anlatıyorsunuz. Karakterleri yaratırken nasıl bir çalışma yapıyorsunuz? Sizin karakterlerinizle ilişkiniz nasıl?  Empati mi kuruyorsunuz yoksa dışardan objektif bir bakışla mı onları tanımaya çalışıyorsunuz?

NŞ: Daha önce bir söyleşide yazarlık güçlü bir empati yeteneğidir demiştim, hâlâ buna inanıyorum. Ama burada empatiden kastım karakteri sevmek, onu haklı bulmak ya da onunla özdeşleşmek değil, neden öyle davrandığını, kendi içinde hangi gerçeklerle yaşadığını anlamaya çalışmak. Bazen birine dışarıdan bakarız ve kolayca yargılarız. İçeriden bakınca işler karışır. Ben de karakterlerimi uzaktan görmekle yetinemiyorum. Yaşından, mesleğinden, cinsiyetinden, dünyada görünür olduğu bütün sıfatlardan bağımsız, önce onun içine girip dünyayla kurduğu ilişkiyi anlamaya çalışıyorum. Bu benim için çok önemli. Karakteri kurarken aynı şeyi sık sık kendime hatırlatıyorum, birini sadece görünen davranışa, genel geçer yargılara indirgeme, biraz daha derine bak. Jean Valjean ekmek çalar ama biz onu hırsız olarak görmeyiz, o ekmeği neden çaldığını bildiğimiz anda bakışımız değişir. Onu sahici kılan da bu. Üstelik edebiyatın asıl gücü burada değil mi, yalnızca davranışlara değil, iç dünyalara bakma olanağı vermesinde.  Her iyi roman, her iyi öykü okuyana bir şey yapar, denir. Burada elbette alt alta sıralanacak çok şey var ama bana kalırsa önemli noktalardan biri karakterin iç dünyasına bakarken okuyanın kendine uzanan yol bulması. Tabii sonrası size kalmış. Karakteri kurduktan sonra elbette biraz geri çekilmek de gerekiyor. Fazla özdeşleşirseniz onu korumaya, açıklamaya, hatta savunmaya başlarsınız. Ben o noktada mesafe koymaya çalışıyorum. Önce empatiyle yaklaşıyorum, sonra bir adım geri çekiliyorum. Bırak kendi çelişkileriyle görünsün. Belki bu yüzden çok farklı karakterler yazabiliyorum. Onları kendime benzetmekten çok, benden uzak olanın içine girmeyi seviyorum. Bir ergeni, yaşlı bir kadını, doktoru, avukatı ya da hiç tanımadığım sosyal çevreden birini yazarken asıl soru hep aynı. Dünyayı nasıl görüyor? Neye bakıyor, neyi görmezden geliyor, kendine ne anlatıyor? Karakteri gerçekten kurabildiğimi bana ait olmaktan çıktığında anlıyorum. Benim gibi konuşmadığında, dünyaya benim gibi bakmadığında. Ben başka bir yere götürmek istesem de artık o gitmez, başka bir şey söyletmek istesem de susar. İşte o zaman kanlı canlı olur.

PY: Cortázar “Konular aklıma tıpkı pencereden yanlışlıkla içeri dalan bir kuş gibi birden geliyor,” diyor. Tabii burada zahmetsiz bir ilhamdan söz edilmiyor. Kuşun içeri dalması için sokakla, nesnelerle, insanlarla bilinçli bir temas, derin bir zihinsel hazırlık, yaşanmışlık, gözlem, birikim ve felsefenin olması gerektiğini anlıyoruz. Size öykü konuları nereden, nasıl geliyor? Sonra nasıl öyküye dönüşüyor?

NŞ: Cortázar büyüğümüzün o benzetmesini seviyoruz tabii ama benim penceremden içeri giren kuş çoğu zaman tek başına gelmiyor. Diyelim bir görüntü geliyor önce, bazen bir cümle, haber, birinin yüzündeki ifade, belki yıllar önce gözüme çarpan bir olay. Geldiği anda bunun bir öyküye dönüşeceğini de bilmiyorum üstelik. Zihnimin bir yerinde duruyor. Sonra başka bir şey gelip yanına yerleşiyor. Birbirleriyle ne ilgileri var, ben de bilmiyorum. Sonra aralarında görünmez bir bağ kurulmaya başlıyor. Eski söyleşilerimde gözlemin, yaşanmışlığın, okumanın, başka sanatlarla temasın yazıyı beslediğinden söz etmiştim. Hâlâ öyle düşünüyorum. Ama bugün şunu da eklerim, benim için öyküyü asıl başlatan çoğu zaman olay değil, onun bende bıraktığı gerilim duygusu. Bir şey içimde kolayca kapanmıyorsa, dönüp dönüp aynı yere bakıyorsam, orada yazılacak bir şey olabileceğini düşünüyorum. La Belle Indifference böyle doğdu örneğin. Bir yanda şiddetin ortasında durup dururken öldürülen insanlar, geride kalanların öfkesi, yas, adalet duygusu. Öbür yanda hekimlikten bildiğim, şaşırtacak kadar tuhaf bir hastalık hali. İkisi uzun süre zihnimde birbirine değmeden dolaşıp durdu. Sonra bir gün şu soru çıktı ortaya, bunları aynı öykünün içine koyarsam ne olur? Asıl başlangıç buydu benim için. Ama o noktadan sonra ilham dediğimiz şeyin işi büyük ölçüde bitiyor. Sonrası çalışma. Karakter kim olacak, kimin gözünden göreceğiz, bilgiyi ne zaman vereceğiz, okuyan kime öfkelenecek, sonra o öfke nereye dönecek. İlk sahne neden hastane kapısında başlıyor, çünkü eşik duygusuna ihtiyacım var, içerisiyle dışarısı, umutla korku arasında bir yere. Son sahne neden yine bir kapının önünde bitiyor, çünkü bu kez mesele çıkmak ya da kalmak değil, kararın kendisi. Bir adım içeri, bir adım dışarı.  Yazarken kendime sürekli sorular soruyorum. Bu karakter bunu gerçekten söyler mi, burada susması daha mı doğru. Okuyan bunu şimdi öğrenirse ne değişir, bu bilgi bir sayfa sonra verilse?  Bazen bir ayrıntıyı günlerce taşıyorum. Bazen tek bir cümleyi çıkarınca bütün öykü rahatlıyor.  Cümleler uzuyor bazen, karakter düşüncesinin içinde dolaşıyor çünkü. Başka bir yerde gerilim yükseliyor, söz kısalıyor. Kesiliyor. Nefes gibi. La Belle Indifference’ı okurken yasın ağırlaştığı bölümlerde cümleleri uzatıp tanı konduğu zaman ve gerilimin yükseldiği yerlerde kısalttığım fark edilmiştir. Yani bende öykü biraz böyle oluşuyor, önce hayattan gelen dağınık parçalar, sonra onları birbirine çeken bir huzursuzluk. Ardından uzun uzun düşünme, kurma, bozma, yeniden yazma. Belki kuş gerçekten pencereden içeri giriyor ama nereye konacağını, hangi odada kalacağını, ne zaman yeniden uçacağını ben söylüyorum.

PY: Baktığım Her Yerde adlı öykü “Güneş beyaz bulutların arasından kendini hafifçe gösteriyor, sonra gene aynı yavaşlıkla içeri giriyor. Hava onunla birlikte ısınıp soğuyor.” diye başlıyor. Havanın ısınıp soğuması okuyacağımız öyküdeki anne- kız ilişkisindeki gerilime hazırlıyor bizi. Kadran’daki yağmur sadece bir yağmur değil, Ardından öyküsündeki güneşin ying yang silüetini andırması da öyle. Bu tür imgeler sizin için ne anlam ifade ediyor?

NŞ: İmgeyi öyküye eklenen güzel bir söz olarak görmüyorum, hatta sembol demek de bana yetmiyor. Benim için imge, öykünün ikinci dili. Karakter bir şey söyler, bazen tam tersini düşünür, ama dışarıdaki yağmur, odanın içindeki ışık ya da masada unutulmuş bir nesne üçüncü bir şey daha söyler. Üstelik kimsenin ağzından çıkmadan. Baktığım Her Yerde’de güneşin bulutların arasından çıkıp yeniden saklanmasıyla havanın ısınıp soğuması biraz böyleydi. Anneyle kız arasındaki ilişkiyi daha ilk paragrafta açıklayabilirdim elbette. Yakınlar ama uzaklar, birbirlerini seviyorlar ama aralarında gerilim var diyebilirdim. Niye diyeyim, hava zaten söylüyor, biraz ısınıyor, sonra serinliyor. Okuyan henüz bunun farkında olmayabilir ama aklı bir şey sezer. Öykü bazen zihinden önce bedene ulaşır. Kadran’daki yağmur da yalnız yağmur değil. Yağmur yağar ve geçer, bunun hikâye için tek başına bir anlamı yok. Ama karakterin içindeki zamanla, bekleyişle, hatırlamayla buluştuğu anda başka bir şeye dönüşebilir. Ardından’daki güneşin yin yangı andıran görüntüsü de öyle. Işık ve karanlık birbirini ortadan kaldırmıyor orada, aynı şeklin içinde yaşıyor. Yas da biraz öyle değil mi, hayat devam ederken kayıp da devam ediyor. Biri ötekini yenmiyor. Sanırım beni imgeye çeken şey tam olarak bu. Bir görüntünün, sözcüklerle uzun uzun açıklamak zorunda kalacağım bir duyguyu sessizce taşıyabilmesi. Proust’un metafor anlayışını bu yüzden kendime yakın buluyorum. Metafor gerçeği süslemiyor, daha önce aralarında bağ kurmadığımız iki şeyi birbirine yaklaştırarak gerçeğin içinde saklı başka bir ilişkiyi gösteriyor. Ben de iyi bir imgenin ne güzel benzetme denmesinden öte, okuyanın gördüğü şeyi artık eskisi gibi göremediği nokta diye düşünürüm. Belki edebiyatın yapabildiği en güzel şeylerden biri bu. Yağmur artık yalnız yağmur değildir. Bir kapı yalnızca kapı, bir sandalye yalnızca sandalye, güneş yalnızca güneş değil. Ama burada önemli bir sınır var. Yazar her nesnenin sırtına anlam yüklerse bir süre sonra öykü kendi sembollerinin altında ezilir. İmgenin biraz kendiliğinden görünmesi, hikâyenin içinde yaşaması gerekiyor. Okuyan onu fark etmese bile çalışmalı. James Wood’un ayrıntı üstüne düşündüklerini de bu yüzden önemsiyorum. İyi ayrıntı yalnızca dünyayı betimlemez, onu tekilleştirir. Metafor da birbirine zaten benzeyen şeyleri yan yana getirmekten çok, uzak iki şeyi beklenmedik biçimde birbirine değdirdiğinde bizi uyandırıyor. Bir de tekrar meselesi var. Aynı imge öykünün başka bir yerinde yeniden belirdiğinde artık ilk anlamını taşımaz. Aradan hayat geçmiştir çünkü, karakter değişmiştir. Sadece kelimeler değil, imgeler, eylemler, duygular da tekrarlanarak bir metnin ritmini kurabilir. İşte o zaman imge dil olmaktan çıkıp hafızaya dönüşür.

PY: Kitabın adı bende farklı çağrışımlar yarattı. “Ona İyi Bak” diyerek bir şekilde öykülerinizle vedalaşıyor ve onları okura emanet ediyorsunuz. Öykülerinizde okura bıraktığınız boşluklar, anlatmadığınız ama hissettirdiğiniz alanlar çok. Okurundan da çaba isteyen öyküler bunlar. Siz okurunuzdan ne bekliyorsunuz, nasıl bir okur hayal ediyorsunuz?

NŞ: Adının böyle okunmasına memnun oldum. Evet, ona iyi bak bir tür vedalaşma cümlesi, biraz emanet etme duygusu var içinde. Bu hikâyelerle uzun süre yaşadım tabii, düşündüm, yazdım, bozup yeniden kurdum, bazı yerlerin başında günlerce bekledim, insan ömrünün en kıymetli şeyini, zamanımı, severek verdim. Bitip bu hâle gelmesi yıllar aldı, şimdi onu sizin avuçlarınıza bırakıyorum.  Ama iyi bakmak derken sadece korumaktan söz etmiyorum tabii, öbür anlamını daha çok seviyorum aslında. Bunun içinde dikkat ve özen var. Çünkü bu kitaptaki öykülerde her şeyi görünür yere bırakmadım. Merak eden, bekleyen, burada neden böyle yaptı diye soran, bulduğu bir ayrıntıya geri dönen, yani metnin görünür yüzünün altında başka bir şey olabileceğini sezdiğinde oraya yeniden bakmak isteyen okuyanlar için okuma zevki veren bir yanı olsun istedim. Zaten edebiyatın kendisi anlamın çoğalmasıyla ilişkili değil mi? Birden çok görme biçimi kazandırması, sadece kendine değil, kendinden fazlasına bakmayı sağlaması. Bir metinde aynı yerde başka şeyler görüyorsanız, hiç yaşamadığımız bir hayatı yaşıyorsanız, kendinize yeniden bakıyorsanız ve nasıl oluyor da yalnızca yirmi dokuz harfle dünyanın bütün duygularını yaşadığınıza şaşırıyorsanız, çoktan alıştığınız, adını koyup geçtiğiniz şeylerin üstündeki örtüyü kaldırıyorsanız, dünyayı biraz daha geniş görmeye başladıysanız, o iş yerini bulmuş demektir.  Ben de öykülerimde bunu yapabilmeyi istiyorum. Ve elinde tuttuğu kitabı bitirdiğinde verdiği zamana değdiğini düşünen okuyanlarım olsun. Susan Sontag’ın sanatın bizi yeniden görmeye ve yeniden hissetmeye çağıran yanına yaptığı vurgu bana hep yakın gelir. Alışkanlığın körelttiği duyular biraz açılsın. Çünkü edebiyatın yapabileceği en değerli şey yeni bir dünya değil, aynı dünyaya yeniden bakabilecek bir göz. İyi bir öykü bazen tam da bunu yapıyor. İnsanı kendi hayatına geri yolluyor ama gözünün ayarını biraz değiştirerek.  

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Contemporary Istanbul Vakfı ve Borusan..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

I. C. d. Fabbri

23 Aralık 2025

Edebiyatçı Politikacılara Ne Oldu?

Edebiyatçı devlet adamlarının azalması siyasetteki gerilemenin en önemli belirtilerinden biri.  Londra’daki dairem tıka basa kitap dolu olmasına rağmen tam bir seri kitap avcısı olduğumu itiraf etmem gerek. Geçen hafta Tokyo’daydım ve her zamanki gibi kentin kitapçı..

Devamı..

Dostoyevski İki Yüzlü Sözde Aktivizmi ..

J. M. Charlton

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024