Bu kitapta bir defineci gibi saklı hazinelere ulaşmak için kazıdıkça kazıdım. İroni, hayal, rüya, iç diyalog, sayıklama, bilinç akışı… Okura koskocaman dil hazinemizden bir ufacık elmas vermeyi başarabilmişsem ne mutlu bana.
Mahmut Yıldırım: Yaşar Kemal, "Üstümde kuşların ağırlığı, kanatları bir hoş, bir deli…" der. Sanırım kuşların ağırlığını siz de hissettiniz. Sakarmeke adlı eserinizden bahseder misiniz? Okuru neler bekliyor?
Mehmet Fırat Pürselim: Kuşlar aslında tüyden hafifler havada süzülüp uçabiliyorlar, onların ağırlığı yüreklerinde ve onların yüreklerini taşıyanların içlerinde. Sanırım benim de içimde bir kuş kalbi atıyor. İnsanın acımasızlığı karşısında şiddetle çarpıyor, yaşanan kötülüklerden çok korkuyor ama gene de ferahfeza bir gökyüzü hayali kurmaktan geri durmuyor. Yazar eserini bitirdiği zaman artık elini çeker ve okura emanet eder. Yazarın düşlediği değil okurun anladığı geçerlidir. Hatta kimi zaman okur eseri öyle bir yorumlar ki, yazılanlardan bile kıymetlidir. O yüzden her okurun kendi sakarmekesini sayfaların arasında bulması daha kıymetli olanı. Gene de ufacık bahsedecek olursam: Ötekinin yarasına bakarken kendi kanayan yanlarını görmesini amaçladım; okuyanların, bunu yaparken de önceki kitaplarımdan farklı olarak ironi ve alaysamadan yoğun biçimde faydalandım. Okurken kuş gibi uçup süzülen bitirdikten sonra ağırlığı yürekte hissedilen metinler yazmaya çalıştım.
MP: "Ledli Zaman Hikâyesi", "Atatürk Yalnızlığı", "Erektus Kalesi" gibi eserin eleştirel yönünü ortaya koyan, toplumsal meselelere odaklanan öyküleri okuyoruz. Eleştiri, eleştirilen şeyin varoluşunu güçlendirir. Bu eleştiriler, beraberinde neleri getirip götürdü?
MFP: Sakarmeke’deki öyküler toplumsal duyarlılığı olan öyküler. Zaten ben, toplumdan uzak yaşamadığım gibi yazamıyorum da. Böyle olunca da doğal olarak sistemin eleştirisi de beraberinde geliyor. Andığınız öykülerden "Ledli Zaman Hikâyesi" ve "Erektus Kalesi" distopik, Atatürk Yalnızlığı ise gerçeküstü yanı ağır basan metinler. Kötü, düzeysiz ve yasaksavar eleştiri bakımından haklısınız eleştirilen şeyin varoluşunu güçlendirebilir. Zira bununla sistemin yanlışlıklarını ortaya koyamadığınız için onu bir nevi aklarsınız da. Ancak eleştirinin eleştirilen şeyi güçlendirdiği aslında eleştirilen güç odaklarının yaydığı bir yanılsamadır. Eleştirmeyi bırakırsanız içten içe rahatsız olduğunuz düzeni kabullenirsiniz ve sürdürücü unsurlarından biri haline gelirsiniz. Öte yandan düzeyli, bilinçli ve bilerek yapılan eleştiri sistemin foyalarını ortaya çıkartır. Bize sunulan çok ışıklı parlak gelecek vaatlerinin içi boş maketler olduğunu ortaya koyar. Kaldı ki eleştiri, -abilirse- eleştirilen düzene dahi kendini düzeltme yollarını gösterir. Eleştiri değil asıl suskunluk sarmalıdır korkulması gereken.
MP: Özellikle dikkatimi çeken öykü "Erektus Kalesi"ydi. "Elindeki elmayı uzatıp şeytana kanmamıza sebep olan kadın, en büyük silahını, dişiliğini devreye sokuyordu ve biz erkekleri kör ediyordu…" diyorsunuz. Metnin merkezinde ironi yatsa da her dönemde “şehvet” unsuru ön planda olmuştur. Biraz da kadın-erkek ilişkilerinin edebiyata yansıyan yüzünden söz edelim.
MFP: "Erektus Kalesi", az önce de belirttiğim gibi distopik bir metin ve aslında tersinden okunması gereken erke karşı duran bir öykü. Gelecek zaman öyküsü olmasına rağmen dil ve anlatım tekniği olarak arkaik metinlerin referans alınması dahi bu tersinden okumaya bir gönderme. Bu metinde şehvetten ziyade gözümüze sokulan bir vahşet var. Vahşetin vahşeti doğurması, erkin erkekleşmesi… Neyse okurun okuma keyfini kaçırmamak için tamamını anlatmıyorum. Ülkemizin en büyük ayıbı ve derdi kadına karşı uygulanan ve artık sistematik hale gelmiş olan şiddet ve kadın cinayetleri. Bir ülkede anıtsayaç varsa onu sıfırlayana kadar el birliğiyle hepimiz bir şeyler yapmalıyız. Ben bir yazar ve hukukçu olarak doğru bildiğimi yapmaya çalışıyorum. Bu şiddete karşı duran metinler yazıyorum. Öte yandan kadın erkek ilişkisi tek yönlü değil ki, için de şehvet de var nefret de, tutku da var bıkkınlık da… Edebiyata da tüm yönleriyle yansıdığı kanaatindeyim. Kutsal kitaplar da dahi kadın erkek ilişkilerine dair binlerce farklı anlatı varken, insanlığın ilk söylencelerinden bu yana sürekli anlatılan kadın erkek ilişkilerinin bir merkezi olduğuna inanmıyorum. Anne-oğul, kardeş, arkadaş, sevgili, eski âşık, yoldaş, yol arkadaşı, destek… Edebiyat bunların hepsini anlatır.
MP: Friedrich Schiller, "Dil, bir ulusun aynasıdır, bu aynaya baktığımız zaman, orada kendimizin en gerçek yankısını buluruz," der. Öykülerinizdeki dilin gücüne ve mizah ile ironiye yaslanalım. Dil hassasiyetinizden ve dilin sonsuz olanaklarından konuşalım isterim.
MFP: Dil, en büyük zenginliğimiz. Tek bir kelime dahi kişisel hikâyemizin öyle farklı yerlere gitmesine sebep olur ki, kırılma noktasını asla anlayamayız: Kızınızı size dediği ilk "baba", cebinizde nişan yüzüğü varken sevgilinizin size söylediği "bitti", doktorun yere bakarak fısıldadığı "maalesef", ayrılmak istediğiniz karınızdan gelen "hamileyim", yıllarca süren haksızlığın ardından haykırılan "yeter…" Dil bu kadar güçlüyken gündelik hayatımızın üç yüz kelimeye hapsedilmesi hatta bazılarının ‘aynen’le tüm hayatını idame ettirebilmeleri bana çok ironik geliyor. Dil bizim hazinemiz ama altından gümüşten farkı, kullandıkça tükenmesi değil çoğalması. Sonu olmayan bir derya, insanlar gibi ırkçı da değil başka dillerle her daim dost, aynı zamanda uydurukçuluğu da seven yenilikçi bir yapısı var. Kalemimizin ucunda böylesine parlak bir hazine varken dilin olanaklarına yaslanmadan bildiğimiz biçimde anlatmak okura ve dile ayıp gibi geldi. O yüzden bu kitapta bir defineci gibi saklı hazinelere ulaşmak için kazıdıkça kazıdım. İroni, hayal, rüya, iç diyalog, sayıklama, bilinç akışı… Okura koskocaman dil hazinemizden bir ufacık elmas vermeyi başarabilmişsem ne mutlu bana.
MP: Son olarak hafızanızın o geniş bahçesinde neler var? Okuma listenizdeki kitaplar, yazmak istediğiniz konular, teknikler vs.?
MFP: Okunmayı bekleyen o kadar çok kitap var ki, hangisine başlasam öbüründe aklım kalıyor. Barış Bıçakçı’dan alıntılayacak olursam, okurun büyük çaresizliği de bu sanırım. Adına vurulduğum ve hakkında çok olumlu yorumlar okuduğum Ocean Vuong’un Yeryüzünde Bir An için Muhteşemiz’in arasına ayracımı yerleştirdim bile. Az önce konuştuğumuz dilin olanaklarını en iyi kullanan yazarlardan Burhan Sönmez’in yeni romanı Taş ve Gölge’yi okumak için sabırsızlanıyorum. Türkan Saylan Sanat Ödülü sahibi Özgür Çırak’ın novellası Ormandan Gece Gelen’in ham halini dosya olarak okumuş ve çok başarılı bulmuştum, şimdi onu bir de kitap haliyle okumak keyfimi katlayacak. Diğer ilgi alanım sosyolojik okumalar kapsamında Michel Foucault’nun Deliliğin Tarihi’ne başlatacak deliliğin gelmesini bekliyorum.
Yazmayı istediğim ve düşündüğüm hatta başladığım belli aşamaya getirdiğim onlarca proje var. Fakat masamın üzerinde duranı, on yılı aşkın süredir bekleyen bir roman. Baba ve oğulun kadim hikâyesine değinirken arka planda 70’ler ve 80’lerin atmosferini vermeye çalışacağım. Teknik olarak ironiden ziyade duygusal bir anlatım, betimleme ve yoğun bilinç akışı olacak. İlk yazımını basılmış herhangi bir kitabım yokken yapmıştım. Fakat akmayan pek çok yönü vardı. Geçen on yılın bana ve yazarlığıma kazandırdıklarıyla sanki bu sefer başarabilirim gibi geliyor. Son bir yıldır yoğun biçimde dönem ve tekniğe ilişkin okumalar yaptım. Bunlar artık kafamda oturdu. Defterlere yazdığım uzun notları bilgisayara geçmeye başladım. Romanın yazılmış ana gövdesiyle bunları birleştirmeye başlayacağım. Edebiyatta aceleden haz etmeyen bir insanım o yüzden iki yıla tamamlarsam ne ala diye düşünüyorum.






