Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

17 Haziran 2020

Felsefe

Kierkegaard Günlüklerinden Korona Günlerine

Hekîm Bayındır

Paylaş

0

0


Biz insanlar bir süredir Dünya denilen annenin rahminde yaşıyoruz. Ancak görünen o ki biz bu rahmi doğadan koparak, ondan koptukça ona hükmetme hırsıyla zehirliyoruz.

Her günlük, kişinin ve kişiliğin varoluş haritası olsa gerek. Öyle ki bu haritayla söz konusu edilecek kişiyi yine kendi dilinde okur ve anlamaya çalışırız. Bu anlamda her günlük, biraz da kendine şahitlik, şahitname ya da itiraflar alfabesi mahiyetindedir. Bu yönüyle günlükler, bizim karanlık yönümüzü olduğu kadar görünen yüzümüzü de maske olmaksızın bütün çıplaklığıyla pek kimsenin açmaya yanaşmadığı hayatın açık penceresinden okunur kılar.

Bir şair arkadaşın kütüphanesinden ödünç aldığım Kierkegaard’ın Günlükleri’ni okuyunca bazı yerlerde sanki kendimi okuyormuşum hissi edindim. Meğer her birimizin biricik gıdası yine bizde saklı olduğunu biraz daha iyi hissederek gördüm. Ancak içinde doğduğumuz şartlar ve atmosfer bunu görmemizi engelleyip geciktirdiği gibi her şeyi dışarıda aramamızı öğütler ki, bu durum da ilk etapta bizi içimizdeki çocukla karşı karşıya getirir. Oysa o çocuk filizlenmek için şartların – yaşamda baskın gelen çoğul ve geleneksel algıların – tortusunu kırıp soluklanmak ister. O gerçek “ben”imiz olan çocukla aramız açıldıkça hayatla da aramızın açıldığını, bu durum uzadıkça yaşamın tadının kaçtığını görürüz. Bu durumu sanki yalnızlığa çekilme anlarında daha iyi görüp okuyabiliyoruz. Bunu daha iyi anlamaya çalışıp anlatmak için Kierkegaard örneği üzerinden gitmek istedim. Kuzey ikliminin atmosferinde yine hep hayatın kuzeyinde kalma mücadelesi başta kendi içindeki “yerleşik ben”e – güneye – diğer ifadeyle tortulaşmış köklü katılığa karşı olmak üzere veren bir düşünce, bir duygu aktivisti. Çocukluğundan itibaren yerleşik olan her şeyi soran, sorgulayan, yerleşiğe alternatif getirmektense onun aksayan, çürüyen, felç geçiren yönlerini teşhis edip yerleşikliğin kaybettiği orijinalliği ve özü kaybettiği yerde tekrar bulabilmesi için çabalama, hem de kendi yaşam tarzını döllendiren bir çaba yolculuğunda. Elbette yaşamsallaştırılan bu durum, sade, yalın ve bir o kadar da sesi aşan bir sessizliğin içindeki çabayla yürümekte. “Tekil birey” ifadesini ortaya atarak insanın kendi içindeki potansiyelini keşfetmeye, her türlü ıstıraba rağmen onu yaşamsallaştırabileceğini söyler. “Tekil birey” ifadesiyle aslında Kierkegaard, kendi içsel rönesansını da başlatmıştır denilebilir. Elbette bu rönesans, dönemin Danimarka’sının yabancı olduğu bir içsel ateşlenme, bir içsel başkaldırı olduğu için başta kilise olmak üzere, çeşitli çevrelerin gazabına uğrar. Aleyhine işleyen bu süreci olumsuzlamaz, aksine bu durumun kendisini güçlendirerek, daha da derinleştirip bir katalizör görevini gördüğünü dillendirir. Onun “tekil birey”den kastı elbette içsel özgürlüktür, ona göre bu içsel özgürlükle kişi ancak düşünsel ve ruhsal özgürlüğüne kavuşabilir. Aynı zamanda bunu elde eden kişinin de kendi olma zevki, hürriyeti tadarak yaşayabileceğini söyler. O, bu durumu içselleştirdikçe yalnızlaştırılır elbette. Kendisi yalnızlaştırıldıkça, içsel ve dipsel akıntılardan nasıl da verimli beslendiğini ve herkesin aslında bu potansiyele sahip olduğunu, ancak çoğu insanın kendisiyle yüzleşerek kendi içindeki “saklı kendi”, diğer ifadeyle “öteki” ile tanışıp bu dipsiz kuyuya belki de özgürlüğe adım atmaktan ürperdiği için çoğunluğun tekrar eden ve şimdiki zamana hiçbir şekilde hitap etmeyen bir kandırmacayı yaşadığını ve aslında çoğunun da bunun farkında olduğunu ancak kimsenin karşıdakine bunu söyleme samimiyeti veya cesaretine sahip olmadığını bize hissettirir.

İçselliğini derinleştirerek nasıl da “tekil birey”i geliştirdiğini, bu gelişimle birlikte kalabalıkları ve onların kişiyi hiçe sayan korosunu nasıl da anlamsızlaştırdığını sözlerinden okuyabiliyoruz. Yaşamı dışsal ve içsel olarak ikiye ayırırken kendine göre daha zor ve daha nitelikli olan içsel yaşamı tercih ettiğini görmekteyiz. Ona göre içsel olmayan hiçbir şey gözün gördüğünün ötesine geçemez, göze oynadığı için de kandırmaca ve yüzeyseldir. Yüzeysel olduğu kadar bir hayatın köklü bir nitelikten ve güzellikten uzak olduğu için kısa sürede yozlaşarak ağırlaştıran ve çürüten bir atmosfere dönüşeceğini dillendirir. Göze hitap eden dışsalın, diğer ifadeyle dışsal yaşamın aldatmalara oynadığını, bunu en iyi oynayanın en ‘muteber’ ve ‘başarılı’ kişi olarak toplumda kabul gördüğünü günlüklerinde okuyabiliyoruz. Başarı ve güç kavramlarına özellikle bunların mevcut anlam ve statülerine hep şüpheyle yaklaşarak, Arno Gruen’i hatırlatırcasına ‘başarı’nın nasıl da görsellikten ve sayılardan beslendiğini ve onlara hizmet ederek, kalite ve özgünlüğü öteleyerek yozlaştırıcı bir rol oynadığını, mevcut toplumsal hastalıkların da ruha dokunmayan bu özelliklerden kaynaklandığını belirtir. Daha çok kendi derinliğinden beslenen, beslenirken bir şey olmamaya –özellikle sosyal ya da resmi bir temsil ve unvana sahip olmamaya- çalışmış ki, kullandığı müstear isimler bile bunu yeterince teyit eder nitelikte diye düşünüyorum.

Dışa oynamayan, içi, içselliği, içtenliği işaret ederek yaşamsallaştıran; sade, yalın ve “hiç”e göz kırpan biri Kierkegaard. Çoğunluğun olduğu yerde sayıların, niceliğin, gözün ve görselin iktidar olduğunu; bu durumda özün mahkûm duruma düştüğünü, ruhun ise başarısızlıkla eş görüldüğünü anlamaya ve anlatmaya çalışır. Başta yaşamsal soru ve sorunların yakıcı atmosferinde şekillenen bu karakter, Antik Yunan yaşamını ve eserlerini aracısız okuyup bu dünyayla tanışınca felsefik ve yaşamsal derinliğini zenginleştirir. Her şey kendi döneminin veya çağının ürünü olduğu için bir şeyi daha iyi anlama ve görmenin yolu da zannedersem o dönemi ve o dönemin şartlarını ötelemeksizin onu okuyup anlama çabasından geçer. Buradan yola çıkarak içsel derinleşmelerle Kierkegaard’ın bazı yönleriyle de olsa Lübnanlı şair, yazar ve ressam olan Halil Cibran’la çakışan tercihlerin, anlamsal ve duygusal yolculukların olduğunu görüyoruz. Her birinin kendi döneminin çetin anlam ve duygu kışında kendi iç sesleriyle tanışıp kendi içsel baharlarını başlatarak yaşadıklarını, yaşamları ve eserleri aracılığıyla görebiliyoruz. Dilin efsunlaştırıcı yönünü keşfederek, onu edilginlikten ve yozlaşmaktan nasıl azad edilebileceğini bize fısıldarlar. Hiçbir tanımın kesin, diğer ifadeyle kader olmadığını, insan ürünü bir şeyin insan gibi fani, diğer ifadeyle değişken ve geçici olduğunu, önemli olan, bir şeyi sınırlandırıp katılaştırarak değil, geçirgen kılıp esnekleştirerek anlamaya ve yaşamaya çaba göstermemiz gerektiğini hatırlatmaya çalışırlar.

Kierkegaard üzerinden devam edersek gerek hissel gerekse de anlamsal boyutta gerçek yaşamda edilgenlikten etkene geçmek isteyen, diğer ifadeyle kendi dünyasının öznesi olmak isteyen herkesin bunu başarabileceğini, bunu yaşamsallaştıracak mevcut potansiyele sahip olduğunu yaşam tarzıyla bize göstermiştir. O, herkesin kendi içindeki saklı öteki, saklı yabancı aslında. Biraz daha açarsak o, herkesin kendisinden kaçtığı, ötelediği, korktuğu herkeste olan kayıp yüzdür. Her şeye sahip olmak isteyen biz günümüz “modern insan”ı olarak Kierkegaard’dan öğreneceğimiz çok şey var gibime geliyor. Bahsettiğim modern insanın bir tarafta hızla her şeye sahip ve hâkim olma alanında yol alırken diğer tarafta ise nasıl da hızla kendinden, hele hele iç sesinden yoksun kaldığını, bu yoksunluk derinleşip genişledikçe nasıl da tüketimin ölümcül kollarına atıldığını günümüz yaşam gerçekliğinin adresinde okuyup görebiliriz. İçselliğin bu kadar ötelenip dışsallığın yapay zeminlerle öne çıkarılıp “yüceltilmesi” başlı başına bir sorun olsa gerek. Bu sorun katmerleştikçe gezegenimizdeki mevcut baskın insan modelinin varoluş şeklinin nasıl da alarm verdiğini, mevcut dışsallığın bir yan etkisi olan modern hastalıklardan, özellikle de bunların varlığını sesli bir şekilde deklare eden, bununla da yetinmeyip istesek de istemezsek de hayatımızda yer edinen korona gerçeği sanki bizi, ötelediğimiz içselliğimize bir anlık da olsa dönmemizi ve oradaki sade zenginliklerle tanışmamızı bize fısıldıyor. Dışsallığın içselliği aforoz ederek nasıl da yozlaştığını, bu yozlaşmanın nasıl da görünmez bir varlık doğurduğunu, dışsaldaki her şeye korkuyla yaklaşarak yaşıyoruz. O tükete tükete kutsadığımız dışsallığımız, bize virüs olarak döndü şimdilik. Hem de seyrettiği güzergahta ölümlerin eksik olmadığı belalı bir virüs. Gerçi ancak tahrip edilmiş bir içsellik tahribat yaratan bir dışsallığa davetiye çıkarabilir. Olsun, bazı bölgeleri tahrip edilmiş olsa bile zapt edilemeyenin içselliğin kendisi olduğunu görüyoruz. Çünkü o görünemeyecek kadar geniş, derin, etkin ve bir o kadar sarsıcı.

Mevcut dışsal yolculuk şeklinin biz insanları nasıl da kapalı mekânlara mahkûm kıldığını bu gibi günlerde daha somut bir şekilde görüyoruz. İnsanın müdahil olduğu her şey ve her yer aslında bir parça da olsa müdahaleden nasibini alarak müdahaleye elverişli hale geldiğini yaşayarak görüyoruz. Mevcut dışsal yolculuk şekli, şimdi de insanların kendi elleriyle yaptıkları (dışsal) barınaklara çekilip sosyal kışlarını yaşamalarına vesile oldu. Öyle görünüyor ki bundan sonraki sosyalizasyonlar artık bu kışın gölgesinde geçecektir, en azında yakın dönem için. Bu sosyal kış mevsimi, bu evin tek sahibi, diğer ifadeyle sakininin sadece insanlar olmadığını gösterdi. Biz insanlar bir süredir Dünya denilen annenin rahminde yaşıyoruz. Ancak görünen o ki biz bu rahmi doğadan koparak, ondan koptukça ona hükmetme hırsıyla zehirliyoruz. Aslında zehirlediğimiz, kendimizden başkası değil. Ne ilginç ki hiçbir canlı annesinin (Dünya’nın) rahmine hükmetme eğilimine girmez, insan hariç. Şu sosyal kış mevsiminde hayattaki keyfiliklerimizi sınırlandırmak zorunda kaldık ve bir süre daha böyle devam edeceğe benziyor. Çünkü doğa bu keyfilikten rahatsız olmuşa benziyor ki, bizi kendisiyle aramızdaki müşterek bir hukuka çağırıyor. Aynı zamanda semaha duran bu biyolojik evimiz, kendimiz kadar kendisinin de bedenine diğer ifadeyle biyolojisine aşina olup ona saygı duymaya çağırıyor bizi. Ne dersiniz? Kıerkegaard’ın dışsallığı dengeleyen içselliği bir parça da olsa deneyimleye mi? Yoksa çürüten mevcut dışsallığın yaşını biraz daha uzatan “norm-al” yaşamı sürdürmeye mi?

Bahsettiklerimizin ışığından yola çıkarak tuttuğumuz veya tutacağımız günlükler belki de bu soru gecesine bir sabah olur. Elbette burada akşamı kötü görüp küçük düşürdüğüm sanılmasın. Aksine her insan gibi her vakit de kendi gecesinde mayalanır, durulur ve bir karakter kazanır. Karakter kazanan sorulara belki de karakter sahibi cevaplar daha iyi gider. Yoksa sorular cennetinden cevaplar cehennemine sürüklenmiş olarak kendimizi görebiliriz. Şu baskın dışsal yaşamın yanında bir parça içsellik, bizi biraz da olsa açıp arındırır diye düşünüyorum. Yoksa “hiç” kadar engin bir varoluşun kıyısına yaklaştığımız şu günlerde aradığımız sağlığı veya dalgalanıp kanatlanan bir canlılığı nasıl yaşamsallaştırabiliriz ki?

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Dünyanın En Eski Yazı SistemiI. F. &. J. Taylor
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

9 Mart 2025

Kısa Kısa Roma İmparatorluğu

Hazırlayan: Fulya KılınçarslanAntik Çağ’ın sonlarına doğru Batı’da, Akdeniz’in neredeyse tamamı Roma İmparatorluğu tarafından kontrol ediliyor ve o bölgede yaşayan topluluklar “Romalılaşma” olarak bilinen etkiyle yeniden biçimleniyordu. II. yüzyıla gelindiğinde bu geniş i..

Devamı..

Osmanlı Mutfağından Ramazan Şerbeti Ta..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024