Neredeyse tüm yolcular inmişti. Bordo halı döşeli koridora adımını atıp otobüsün orta kapısına yöneldi. İnmeden önce, otobüsün mini dolabından bir tane bardak su aldı. Dışarı çıkar çıkmaz gözlerini kapatıp gerindi, ıkınır gibi sesler çıkardı. Dizlerinden aşağısı sızlıyordu, bacakları hafiften uyuşmuştu da. Otobüsün diğer yanına geçip, sağ yarısıyla bagajın içine girmiş iki büklüm pozisyondaki cepkenli genç muavinden mavi bavulunu aldı. Saatine baktı, kendisini alacak arabanın gelmesine on dakika vardı.
Küçük ilçenin beş peronluk otogarının bahçesindeki kahverengi banklardan birine oturdu. Folyosunu hışırdatarak açtığı bardak suyu tepesine dikti, bir tane daha almadığına hayıflandı. Boş bardağı bankın karşısındaki çöp kutusuna basketledikten sonra etrafına bakındı. Yolcuların bir kısmı, otobüs firmasının servis aracına doluşmuştu. Taksiye binenler de vardı içlerinden, yakınlarınca karşılananlar da. Birkaç metre ötesinde; özlem, sevinç ve sevgi karışımı gülümsemeleri yüzlerine sıvanmış bir anneyle baba kızlarını kucaklıyordu.
Kahramanın aklı, yolculuk boyunca yanında oturan yaşlı adamla, komşu koltukta annesiyle seyahat eden küçük çocuktaydı. Çocuğun sol işaret parmağı burnundan hiç çıkmamıştı. Üstelik neredeyse tüm parmağı burnunun içinde kaybolmuştu. İlk gördüğünde gözlerini çocuktan alamamıştı. Böyle bir şey mümkün müydü? Hatta bir ara, yorgunluktan dalıp da rüya gördüğünü zannedip şöyle bir silkelenmişti. Ama hayır, yanılmamıştı! Çocuk oradaydı; parmağı da burnunda. Sonra, çocuğun burnunun tavanında, kafatasına doğru ilerleyen bir delik olabileceğini düşünmüştü.
Aslında bu çocuk bir yetenekle doğmuştu. Nitekim, büyüdüğünde burun karıştırma hususunda harikalar yaratacak; önce mahalli yarışmalarda, on sekizini doldurduğunda da Türkiye Ulusal Burun Karıştırma Yarışmasında birinci olacaktı. Ardından Moskova’da tertiplenen uluslararası müsabakada, finalde Alman rakibi Gunter Reil’i yenerek dünya burun karıştırma şampiyonu olacak ve bu unvanı uzun yıllar kimseye kaptırmayacaktı. Ayrıca insanların pek keyif alarak yaptığı bu aktivite hakkında seminerler verecek; bir de çok satanlar listesinin bir numarasına demir atacağı şaheserini, yani Burun Karıştırmanın Usülleri adlı başucu kitabını kaleme alacaktı. Bu olanlardan sonra küçük burunlu insanlar, karıştırma eylemini daha rahat gerçekleştirebilmek adına burun büyütme ameliyatı için plastik cerrahların önünde kuyruklar oluşturacaktı. Ve etraf burnu büyük insanlarla dolacaktı.
Çocuğu düşününce, kahramanın da burnunu karıştırası geldi. Ancak diziyle burnu arasındaki yolu yarılayan eli, bankın önünden geçen bir kadının bakışıyla tıpkı itaatkâr bir köpek gibi dizindeki yerine geri oturdu. Yanında saatlerce oturan yaşlı adama gelince… Kimine göre ölmeyi unutmuş bir bunak, kimine göre de dünyadan elini eteğini çekmiş bir piri faniydi. Kahramanımıza dünya, ahret ve mezar hayatı hakkında pek güzel bilgiler bağışlamıştı. Otobüsten indikten sonra, otogarın karşısındaki mezarlığa doğru yol aldı…
Tuttuğu bir çift eski, sarı plastik terlikle elleri kirli bir çocuk yaklaştı. Kahramanın kahverengi günlük ayakkabılarına bakıp “Boyayım mı abi?” diye sordu. “Sağ olasın yeğenim.” diye cevap verdi kahraman. Çocuk umursamadan arkasını dönüp giderken otogarın kanatlı kapısından başındaki simit tepsisiyle zayıf bir adam çıktı. “Simiiiit, gevreeek!” diye bağırdı. Bu sırada kahraman oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. Kaşları çatılmıştı. Kafasını sallayıp bir “La havle!” çektikten sonra bankın diğer ucunda oturan adama baktı:
“Birader ne anlatıyorsun sen?”
Omuzlarımı silkeleyip cevap verdim: “Öyküyü!”
“Anlatıyorsan adam gibi anlat o zaman. Yalan konuşma!”
Şaşırmıştım. Önce ne diyeceğimi bilemedim. Kendimi toparladıktan sonra “Ne yalanı kardeşim, ne güzel anlatıyorum işte!” dedim ve elimi savurdum, “Hem rahatsız olduysan dinleme.”
“Ne diyorsun sen ya? Tabii ki rahatsız oldum. Çünkü benim hakkımda konuşuyorsun. Hem de zırvalayarak.” İşaret parmağını bana doğru sallamaya başladı.
“Doğru konuş kardeşim benimle. İşine geliyorsa dinle, gelmiyorsa dinleme. Bu öykünün anlatıcısı benim.”
Kahraman ayağa fırladı ve, “Gelmiyor lan işime. Ben kendi öykümü anlatmaktan aciz miyim!” diye bağırdı. Çevredeki insanlar bize bakıyordu.
Hiç istifimi bozmadım. Ayak ayaküstüne attım. “Sen kendi öykünü benden daha iyi anlatabileceğini mi sanıyorsun?” dedim, “İnsanlar birisinin öyküsünü kendinden değil, başkasından dinlemeyi daha çok sever.” Bu sözlerim ve umursamaz halim kahramanı daha da sinirlendirdi. Ve beni yakamdan tuttuğu gibi yukarı kaldırdı. Beklemiyordum bunu, korktum, bir şey diyemedim. Yardım dilenir gibi etrafıma bakındım. O sırada kara suratlı iki kişi koşarak yanımıza geldi ve beni kahramanın elinden aldılar. Sonra aramıza girip, kahramanın taarruzlarına karşı bana siper oldular. Ama siperi aşıp başıma yağan küfürleri durduramadılar. Sonunda kahramana, güçlü olanlar için hazırlanmış yatıştırıcı mahiyetteki sözleri söylemek zorunda kaldılar: “Bırak abi, sen ona uyma!” Onu tekrar yerine oturmaya ikna ettiler. Beni de “Yürü git kardeşim işine!” deyip elleriyle kışkışladılar. Toplanan küçük kalabalığı da dağıttılar. Bense güvenli bir mesafeye geçip yakamı düzelttim ve kalbimin çarpıntıyla ellerimin titremesinin dinmesini bekledim. Bu sırada bir araba geldi, kahramanı alıp hareket etti. Yanımdan geçerken araba, ön koltuktan sallanan parmağa aldırmaksızın bağırdım: “Kıçımın kahramanı seni. Sen dur, tekrar görüşeceğiz seninle, bitmedi daha…”
***
Özür dilerim hepinizden. Beni yanlış tanımanızı istemem. Aslında asabi biri değilimdir. Keyifli bir yolculuğa çıkmışken bunların olmasını arzu etmezdim. Ama istemediğimiz birçok şey yaşanıyor maalesef. Belki hayatı değerli kılan da budur: Tüm isteklerimizi yerine getirmediği için böylesine kıymetlidir.
Bence herkes, bir başkasına ihtiyaç duymadan kendi öyküsünü anlatabilmeli. Aslında bu denli saçmalayıp yalanlar uydurmasa, müdahale etmezdim anlatıcıya. Önce tuttu, çocuğa kulp taktı. Yok burun karıştırma şampiyonu olacakmış da, kitap yazacakmış da; falan da filan da. Ne biliyorsun kardeşim sen geleceği, ya da benim kafamdan geçenleri; haşa Allah mısın? Hem insan hasta bir çocukla dalga geçer mi? Konuştum ben annesiyle. Çocuk çok nadir gözüken, genetik geçişli bir hastalıktan mustaripmiş. Ne yazık ki sol elinin işaret parmağı burnunun içine yapışık doğmuş. Yakında ameliyat olup kurtulacakmış. Ancak kadın da zor durumdaymış. Çünkü mahallenin tüpçüsünün de çocukken aynı hastalıktan ameliyat olduğu ortaya çıkmış. Sanki ben kırk yıldır ahbabıymışım gibi, kabahati olmadığı hususunda yemin billah etti kadın. Demek ki çok çaresiz, inanılmaya ihtiyacı var. İyi bilirim bu durumu. İnanıyorum sana be kadın…
Yaşlı adama gelince… Ölmeyi unuttuğu falan yok. Adamcağız, izin kâğıdı alarak mezardan çıkmış. Kaç zamandır yattığı yerde kemikleri sızlayıp duruyormuş. Önce romatizmadan sanmış, çünkü o sıralar yağmur pek bir yağmış. Ancak kulağına yaklaşan bir kırkayak durumun romatizmadan olmadığını, daha önce de bu tarz şikâyetlerle sık karşılaştığını ve bu sızlamaların olsa olsa ardında bıraktıklarının bok yemesi olduğunu söylemiş. O da işin aslını anlayayım diye güç bela, yalvar yakar, araya ricacılar sokarak birkaç günlüğüne izin almayı başarmış. Çocuklarının yaşadığı şehre vardığında, bunların miras için birbirine düştüklerini ve ölmeden önce mal paylaşımı yapmadığı için kendisine sövdüklerini öğrenmiş. Bu da, “Bari beni mezarımda rahat bırakın, analarını bilmem ne ettiğimin çocukları!” deyip evlatlarının yüzlerine tükürmüş. İşi bitince de mezarına dönmek için otobüse atlamış. Beni de çok sevmiş, tez zamanda yanına bekliyormuş. Merakıma yenilip niye öldüğünü de sordum. “Nedenlere fazla takılma evlat,” dedi. “Bana kalsa ölmezdim ya, yapacak bir şey yok. Ölüyorsun işte…” Söylediğine göre ölüm mecburen yapılması gereken bir görevmiş. İkisini de tadan biri olarak, yaşamayı da ölmeyi de çok abartmamak gerekiyormuş. Tabi ibuna ölmeden bir cevap verebilmem çok zor. Dünya bir kapanmış, hayat da kapandaki peynir. Bizler de haliyle kapana düşen farelermişiz. Otobüsten inmeden önce bana bir avuç kuru üzüm uzattı, “Kefenin cebi yok evlat, afiyetle ye!” dedi. Ben de üzümleri küçük çocuğa verdim…
Bana gelince; bir arkadaşımın daveti üzerine hiç bilmediğim bu yerlerdeyim. Kendisi gelmek yerine, beni alması için birini gönderdi. Korsan taksici gibi bir şey herhalde adam. Arkadaşımı tanımıyormuş. Allah affetsin ya, çok çirkin bir suratı var. Arkadaşımla yüz yüze görüşmeyeli epey oldu; neredeyse yedi yıl. Ancak bayramlarda seyranlarda telefonla haberleşiyorduk. Daveti aldığımda, açıkçası önce şaşırdım. Ama sonra, bana da bir değişiklik olur diye atlayıp geldim. Anlattığına göre, üç yıl önce her şeyi satıp işini de bırakarak köye yerleşmiş. Konuşacağımız çok şey var onunla. Yolun bitmesini sabırsızlıkla bekliyorum. Şoför pek konuşkan değil. Üç beş kelime söyledi sadece. Radyoyu açsa bari. Beklemekle olmaz bu işler, rica ediyorum. Adamın kıllı elinin açtığı radyoda bir sürpriz çıkıyor karşıma: Deli Çoban!
Yaşıyordu bu dağlarda
Canını aldı şanıyla.
Bir yazı yazmış kanıyla
Deli çoban, deli çoban
Kaldırmayın beni burdan
Bu deliye geldi ölüm
Kavalıma dokunmayın
Onu da cebimde gömün
Deli çoban…
Gülümsüyorum. Böyle bir tesadüf olamaz. Aklıma, birazdan görüşeceğim arkadaşımla geçmişte yazmayı planladığımız film senaryosu geliyor. Filmin adı The Shepherd, yani Çoban olacaktı. Ama deli değil sadece çobandı…
O zamanlar ben kendimi yazar sanırdım, o da senarist. Hani mahalle aralarında iyi top koşturup çalımlar atan çocukların kendini Messi, potaya attığı her topu basket yapan gençlerin kendini LeBron James, alımlı liseli kızların kendini Adriana Lima sanmaları gibi bir şeydi işte. Ben de kendimi Ebuzer Kalender sanırdım. Arkadaşım film izlemeyi ve yorumlamayı pek severdi. Bense bir şeyler yazardım kendimce. Bir korku filmi olacaktı The Shepherd: Kurduğu işkence köyünde kurbanlarını avlayan bir çobanın hikâyesi... Giriş sahnesi şöyle olacaktı:
Yol kenarındaki bir sürüden koyun çalmayı planlayan iki kafadar, sessizce çobanın arkasından yaklaşırlar. Amaçları, dev cüsseli çobanı elektroşok cihazıyla bayıltmaktır. Ancak çoban, yalıtkan bir elbise giymiştir ve elektroşoktan etkilenmez. Yüzündeki hain gülümsemeyle döner; şaşkınlıktan gözleri açılmış adamı, kafasına vurduğu değnek darbesiyle bayıltır. Sıra ikincisindedir. Onu da küçük bir kovalamacadan sonra şok cihazıyla bayıltır. İki kafadar gözlerini bir mahzende açar. Ellerinden yukarıya zincirle tavana asılmışlardır. Sonra işkence faslı başlar. İşkence sırasında atılan çığlıklar, çobanın yaptığı en güzel müziktir. Tıpkı bir kaval gibi insanı ve dolayısıyla da dünyayı öttürmektedir. Böylece kendini küçümseyenlere, içi boş insanlardan yapılmış kavalıyla cevap vermektedir.
Arkadaşımın salt bir korku filmi yapma arzusuna karşın ben, işin içerisine biraz daha felsefe katmak niyetindeydim. Bana göre filmde koyunlar da etkin olmalıydı. Kaval nameleriyle hipnoz edilen hayvanlar, et yiyen insan katillerine dönüşmeliydi. Kurguladığım senaryoya göre, bunun için yeterli sebepleri vardı. İsmail Peygamber kurban edilecekken indirilen koç, koyun güruhunun insanlara kin gütmesinin başlangıç noktası olacaktı. Filmdeki sürü, kurban olarak seçilmelerinin kabahatini insanlarda bulacak ve onlara düşman kesilecekti. Ayrıca bu sürü, koyun olmaktan bıkmış bir topluluk olacaktı. Vs, vs… Neyse; böyle şeyler olacaktı işte filmde, bir de dışarıdaki gibi yeşili bol manzaralar.
Etraf ne kadar da güzel: Ardıç ve çam ağaçlarını koynuna alıp uyuyan huzurlu tepeler, yıllardır hep aynı yerde oturan yosun tutmuş vakur kayalar, birbirleriyle bağlarını bir an olsun koparmayan vefalı elektrik direkleri, rüzgârla dalgalanan yeşil deniz ekinleri, gölge ve meyveleriyle el sallayan davetkâr ağaçlar, sarmaşık ve çimenlere terk edilmiş bir benzin istasyonu, tepelerine talih kuşları tünemiş kerpiç evler, tarlalarda toprak ve onun verdikleriyle şakalaşıp oynaşan insanlar…
Kenarları sarı çiçeklerle süslenmiş yolumuz, usta bir dansözün beli gibi kıvrılarak akmaya devam ediyor. Bu sırada şoför yavaşlıyor. Yol kenarındaki bir çeşme başında mola veriyoruz. Su içip elimizi yüzümüzü yıkıyoruz. Sonra şoför, arabadan aldığı termostan bana karton bardakta çay, yanında da sigara ikram ediyor. Çay çok iyi geliyor. “Sen niye içmiyorsun?” diye soruyorum. “Çok içtim ben abi, sana afiyet olsun.” diyor. Toparlanırken yirmi dakikalık yolumuz kaldığını öğreniyorum. Arabaya bindiğimde, yol yorgunluğundan olsa gerek bir uyku bastırıyor. Kocaman esniyorum. Ama uyumak istemiyorum, pek az bir yolumuz kaldı. Kafamı cama dayıyorum. İstemememe ve mücadele etmemem rağmen gözlerim kapanıyor. Dışarıdan kuş, koyun ve köpek sesleri geliyor…
***
Henüz araladığı gözlerini ovalamak istiyor ancak ellerini hareket ettiremiyordu. Neredeydi? Kendinde olduğu söylenemezdi. Ellerinin itaatsizliğini anlayamıyordu. Belki de rüya görüyordu. Diğer yandan, rüya bile olsa yolundan gitmeyen bir şeylerin varlığını seziyordu. Neden sonra başını yukarı çevirmek geldi aklına. Bunu yapar yapmaz tüm vücudu titredi. Artık algısı açılmaya başlamıştı. Üst tarafı çıplak ve elleri zincirle tavana bağlanmıştı. Bu sırada kapı aralandı ve gördükleri karşısında gözleri kocaman açıldı. “Sen!” diyebildi sadece. Ama kime söylediği anlaşılamadı. “Tekrar görüşeceğimizi söylemiştim!” diyen bana mı, yoksa elinde kavalı sırtında keçesiyle sinsice gülümseyen arkadaşına mı?






