"Sen de gel," dedi annesine. "Oraya yalnız başıma gitmek istemiyorum." Annesi telefonun öbür ucundan halasını aramasını söyledi. "Ayrılalı neredeyse on beş yıl oldu. Orada ne bana, ne de ona ait bir şey var." Babasından ayrılırken de öyle dememiş miydi. "Burada bana ait bir şey kalmadı."
Telefonu kapadı, daha fazla erteleyemezdi. Halası ve kuzenleri artık işe başlasın diye onu bir süredir ikna etmeye çalışıyorlardı. Kendi de babasının evini boşaltmak için en iyisinin halasıyla beraber gitmek olduğunu düşündü. Telefon etti, sözleştiler. Cenazenin üstünden yirmi gün geçmişti ama bu ani ölümün sarsıntısını hâlâ atlatamıyordu. O cumartesi sabahı telefonun çalmasıyla uyanmıştı. Arayan temizliğe giden Hülya'ydı, kapıyı uzun uzun çaldığını, açılmayınca evde kimsenin olmadığını sanıp anahtarla girdiğini söylemişti. Sonra yatak odasında cansız yatarken görmüş onu, ilk iş ambulansı aramış. Kalp krizi demiş doktor.
Halasıyla babasının evinde buluştular. İşe başlamadan evin her yerini dolaştılar. Elleri varmıyordu, defalarca girdikleri odalardan onun çıkmasını beklediler.
"İnsan hiç kendi fotoğrafını koymaz mı bir yerlere. Kaç kere söyledim, bakarız anılarımızı hatırlarız diye."
"Bizim fotoğraflarımızı koymuş işte. Ona bu kadarı da yetiyordu demek.”
“Her dakika kendimi görüp de ne yapacağım diyordu." Halasının gözleri dolmuştu.
“Haksız mı, hayatındaki herkes gözünün önünde. Kendine bakmaktan daha iyidir.”
"Haydi," dedi halası. "Eninde sonunda bu işe girişeceğiz. Başlasın da bitsin artık."
Önce çekmeceleri açtılar. Kıyafetleri toplayıp kolilere koydular, ağır ağır, uzatarak yapıyorlardı. Eskilerle yenileri ayırdılar, ne az eşyası vardı. Başucundaki komodinin üzerinde metal tükenmez kalemi gördü İnci, elinde yazıyor gibi tuttu,
"Bunu ben alayım mı hala."
"Al tabii kızım. Kalanları da ihtiyaç duyanlara dağıtırız artık. Hayır olur, başkalarına yarasın," dedi titreyen sesiyle. Burnunu çekti.
Mutfağa girdiler, bardakları ağır ağır sarmaya başladılar, ardından çekmecelerdeki çatal bıçağı ayırdılar, ayakkabı kutularında istiflediler.
“Tabak bardak toplamak uzun işmiş. Hepsini bugün mü saracağız hala?”
“Taksit taksit bitiririz.”
Eşyaları toplarken annesinin bu mutfakta iş yaptığı günleri düşündü İnci. On altı yaşında buradan beraber ayrılmadan önceki son günleri geldi aklına. Annesi ve babasının tartışmaları. Babası onlara hep ne yapacaklarını söylerdi, o yüzden işler buralara varmıştı. Hep takip ederdi onları, kıskanç biri değildi ama her şeylerine karışırdı. "Vampir gibisin," demişti annesi o son kavgada. "Bırak artık benim hayatımla beslenmeyi."
"Daha çok iş var." Halasının sesiyle dalgınlığından sıyrıldı. "Birkaç gün daha gelmemiz lazım."
Kitaplığa baktı, çok yüklü sayılmazdı. Bol bol dergi vardı, onların dışında kalanlarsa ünlü iş adamlarının ve sanatçıların hayatlarını anlatan biyografilerdi. Raftan birkaçını çıkardı, göz gezdirip yerine koydu.
“Sonra bu kitaplardan da ayıralım, benim almak istediklerim var. Merak ediyorum bu adamların hayatlarını.”
“Biyografi sever miydin sen, sıkıcı geliyor bana. İstersen hepsini sen al.”
“Bak, babam da severmiş.”
Gardırobu açtılar, ayakkabıları ayırdılar. Tekrar giyilebilecek olanları bir koliye yerleştirdiler. Giyilemeyecek kadar eski olanları ve terlikleri büyükçe bir çöp poşetine koydular. Kabanları katladılar, halası yanında getirdiği hurçlardan birine onları tıktı.
"Bunlardan seninkilerin işine yarayan çıkar mı," diye sordu İnci.
"Yok", dedi halası. "Giymeyiversinler."
Ortalık içi yarı dolu kolilerle dağılmıştı. Koridorda hurçlar ve içlerinde eskiler olan büyük poşetler vardı. Önce dolaplardakileri boşaltıyorlardı. Saatlerdir üzerlerine çökmüş mahmurlukla eşya ayırıyorlardı.
"Burada da toplanacak çok şey var," dedi İnci salona girince. Sehpaların üstünde, vitrinlerde göz gezdirdi. Babasının kullandığı eşyanın azlığına karşın sehpaların üstünde, yemek masasında antikalar vardı.
"Bu koleksiyon merakını anlayamıyorum bir türlü," dedi halası. "Gidip seçerek yenisini almak dururken niye başkasının kullandıklarını alırsın ki. "
“Fena mı ne güzel, sahipleri de burada gibi.”
"Sırf süsler değil ki, koltuğuna, sehpasına kadar toplama. Hep başkalarından."
Kendilerini koltuklara bıraktılar, konuşmadan etrafı inceliyorlardı. Daha önce hiç bu gözle bakmamıştı bu salona İnci. Artık her şey sadece birer nesneydi, buradan çıkıp başka salonlara girecek nesneler.
"Neyse, istediklerin varsa seç hala. Sonra biz de elden çıkarırız."
"Bir dahaki sefere kalsın. Bugünlük yeter, yorgunum, gel çıkalım."
Toplandılar, kapının arkasında giyiniyorlardı,
"Bir dakika, çıkmadan kendime bir çekidüzen vereyim," dedi halası. Banyoya gitti. "Burada bile antika," diye içeriden seslendi. Gittiği gibi döndü. "Banyoya bile sırı dökülmüş, kararmış ayna taktırmış. Başka yerde de aynası yok ki. Şöylece olsun hiç mi kendine bakmıyordu." Çantasından kapaklı el aynasını çıkardı. "İnsanın arada kendisini görmesi lazım, değil mi ya." Zoraki bir gülümseme vardı suratında. Apartmanın kapısında ayrılırken öpüştüler.
“Babana ne çok benziyorsun canım benim,” dedi halası. İkisi de gözyaşlarını sildiler.
İnci eve vardığında hava kararmıştı. Kapıyı açarken ev telefonu çalıyordu, yetişti.
"Efendim hala. Aynan mı?"
Çantasını açtı, halasının aynasını eline aldı. "Yok, bende değil. Unutmuşsundur bir yerlerde." Vedalaştı, telefonu kapattı. Aynayı önce inceledi, sonra açtı. Tıpkı umduğu gibi kendi suretinden daha net halasının suretini gördü.