Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

9 Şubat 2024

Hayat

Popülizm Ekonominin Yerini Alırken

Antara Haldar

Paylaş

0

0


Her ne kadar elimizdeki popülist anlatının ana hatları son on yıllık süreçte belirginleşse de bu küreselleşme karşıtı hoşnutsuzluk dalgasının başlangıcı 1990’lı yıllara dayanıyor.

2024 yılında düzinelerce ülke sandıklara gidecek. Popülist liderlerin savaş sonrası küresel düzene karşı bir tür plebisit olarak görülen bu seçimlerden zaferle çıkma olasılığı,  hiçbir ekonominin onu yaratan ve sürdüren toplum olmaksızın ayakta kalamayacağını gösteriyor.

Sürgündeki Macar ekonomi sosyoloğu Karl Polanyi, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru 1944 yılında yayımladığı Büyük Dönüşüm isimli kitabında, ekonomik sistemleri içinde var oldukları toplumlardan ayırmaya çalışmanın tehlikelerine odaklandı. Aradan seksen yıl geçti. Ve tıpkı Polanyi’nin ileri görüşlülüğünün de gösterdiği gibi insan ilişkilerinden ve ihtiyaçlardan arındırılmış bir piyasa ekonomisinin uzun vadeli olamayacağı ortaya çıktı. Aslında Polanyi’nin öngördüğü gelecek, Mary Shelley’nin Frankenstein’ıyla benzerlik gösteriyordu – doktorun yaratmış olduğu varlık kontrolden çıkar ve kendi yaratıcısına düşman olur.

Belki de bahsettiğimiz bu geleceğin eşiğinde duruyoruz. 2024 yılı için tarihteki en büyük seçim yılı demek yanlış olmaz çünkü bu yıl yapılacak olan seçimlerde dünya nüfusunun yarısı oy kullanacak. Listede dünyanın en büyük iki demokrasisi olan Hindistan ve Amerika Birleşik Devletleri ile dünyadaki en kalabalık nüfusa sahip ülkeler arasında bulunan Endonezya, Pakistan ve Bangladeş yer alıyor. Ayrıca yirmi yedi ülkeden yaklaşık yarım milyar insanın oluşturduğu Avrupa Birliği’nde de parlamento seçimleri yapılacak.

Kısacası küresel düzeyde bir eşzamanlılık söz konusu ve çoğu uzmana göre yapılacak olan seçimler, alelade birer oy kullanma sürecinden ziyade savaş sonrasında kurulan küresel düzene karşı bir plebisit niteliğinde. Popüler yorumlar pek de iyimser değil. Hatta kimileri, adil seçim sistemlerinin baltalandığına dair çeşitli kanıtlar öne sürerek demokratik durgunluktan, özgürlüklerin kısıtlandığı ve otoritenin güç kazandığı bir süreçten bahsediyor. Peki nasıl oldu da Soğuk Savaş’ın bitişine müteakip kendimizi içinde bulduğumuz kör edici umuttan bugünkü derin hayal kırıklığına gelebildik?

popülizm

Rusya’dan Bangladeş’e kadar pek çok ülkede demokrasinin kötü aktörlerin eline düştüğü aşikâr. Fakat şu an yüz yüze olduğumuz sıkıntının kökleri, adil seçim sistemleri ve ifade özgürlüğü gibi temel hak ve hürriyetlerde yaşanan gerilemelerden çok daha derinlere uzanıyor. Amerika Birleşik Devletleri ve Hindistan’ı ele alalım. Eski Başkan Donald Trump büyük bir olasılıkla Cumhuriyetçilerin başkan adaylığını garantileyecek. Narendra Modi ise Hindistan’daki tartışmalı bir Hindu tapınağının açılışını yaparak gayri resmi de olsa seçim kampanyasını başlattı bile.  Trump ya da Modi gibi popülist liderlerin kutuplaştırıcı söylemi, küresel ruh haline ilişkin de bir şeyler ifade ediyor olmalı.  

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra liderler hep bir ağızdan dünyaya daimi barış ve refah vaat ettiler. Ellerindeki araçlardan ilki siyasi liberalizmdi, yani demokrasi ve hukukun üstünlüğü. İkincisiyse herhangi bir toplum tarafından benimsenebilecek, son derece sofistike bir nicel ekonomi çeşitlemesi olan neoklasik ekonomi. Fakat bu modeller insan faktörünü devreden çıkararak onun yerine görünmez bir el yerleştirmeye çalıştılar. Nihayetinde ortaya çıkan şey belli bir politika, değer anlayışı ve insani duygudan yoksun, sadece görünüşte işleyen tamamen prosedürel bir sistem oldu. Üstelik sahip olduğu sonsuz bireysel rasyonaliteyle hiçbir topluluğa ve liderliğe ihtiyaç duymayan bu sistem, insan bilinciyle etkileşimi asgari düzeyde tutan kolay birer tak-çalıştır mekanizması olarak pazarlandı.

Yani Polanyi’nin ileri sürmüş olduğu şu temel görüş göz ardı edildi: ekonominin toplumdan soyutlanamayacağı.  Oysa Polanyi, Büyük Dönüşüm isimli kitabında, Sanayi Devrimi’nden sonra ekonomiyi toplumun üstünde bir yere konumlandırmanın ve insanları o ekonomi içerisinde birer metaya indirgemenin tehlikeli bir deney olduğunu söylemişti. Sonuç ortada: yaratıcılarını tehdit eder hale gelen tuhaf bir canavar.

Dolayısıyla savaş sonrası yerleşik hale getirilmeye çalışılan küresel dünya düzeninin toplumlar tarafından reddedilmesi bir sürpriz olmaz. Her ne kadar elimizdeki popülist anlatının ana hatları son on yıllık süreçte belirginleşse de bu küreselleşme karşıtı hoşnutsuzluk dalgasının başlangıcı 1990’lı yıllara dayanıyor. Tabii o zamanlar bu olgu sadece coğrafyaya özgü sızlanmalar olarak görüldü; yani üçüncü dünya ülkesi olarak adlandırılan bölgelerin büyüme sancıları. 2000’li yıllara gelindiğindeyse sadece gelişmekte olan ekonomilerle ilgili olduğu düşünülen düşük büyüme oranı, eşitsizlik, kurumlardaki çöküş, yolsuzluk, siyasi uzlaşı noksanlığı, kitlesel protestolar ve yoksulluk gibi problemler gelişmiş ülkelerde de kendini göstermeye başladı. Bu aşamada uzmanlar tarafından yapılan uyarılarsa hiçbir surette dikkate alınmadı. En basitinden 2008 yılındaki küresel ekonomik kriz, 2009 yılında Euro bölgesinde başlayan borç krizi ve 2016 yılındaki Brexit Referandumu.

Bu esnada popülizm her geçen gün daha fazla taraftar kazanmaya devam ededursun, toplumdaki popülist eğilimi anlamaya çalışan akademik çabalar ancak belli bir noktaya kadar başarılı sağladı. Bunun en önemli sebeplerinden biri mevcut duruma sadece rasyonel bir bakış açısıyla yaklaşılması ve meselenin göz ardı edilen toplumlarda rastlanılan duygusal bir tepkiye, kimlik ya da güven üzerinden tetiklenen atavistik korku ve içgüdülere indirgenmesiydi. Ama zaman içerisinde görüldü ki, dünyanın dört bir yanında karşımıza çıkan manzara bambaşka. Popülist liderler bir yandan uzmanlar tarafından doğruluğu savunulan ekonomist argümanları terk ediyor öte yandan kapitalizmin kat’i surette baskıladığı mistisizm ya da büyü gibi yerel motiflere dayanarak taban kazanıyorlar. 

Ve asıl trajedi, toplumlar nezdinde hâkim olan popülist anlatının, savaş sonrası kurulan liberal-ekonomik düzeni bir canavar, o düzenin mimarlarını da kendi yarattığı varlığın kontrolünü kaybeden deli bir doktor olarak tasvir etmesi. Oysa bu hikâye de Frankestein’da olduğu gibi farklı bir sonla bitebilir, canavarın – yani savaş sonrası ekonominin – incelikli yönleri dikkate alınarak ekonomik tavrı değiştirme yönünde uzun bir yol kat edilebilirdi.

O yüzden 2024 yılı, Polanyi’nin seksen yıl önce dile getirmiş olduğu öngörüye kulak vermeleri için politika yapıcılara yönelik bir çağrı olmalı: hiçbir ekonomi, onu oluşturan ve devam ettiren toplumun dışında var olamaz.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Zambak Kadar BeyazA. Ömer Türkeş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

S. E. Breitegger

13 Mayıs 2025

Bir Mektup

Okuduklarım içimde birikiyor, büyüyor, içimde bir şeyler inşa ediyor, ben hepsini sana yazmak, seninle bunları konuşmak ihtiyacı duyuyorum.Sevgili dostum, Bu ara çok okudum, okuduklarımla ne yapacağımı bilemiyorum bazen, ben de sana bir mektup yazmaya karar verdim. Mektuplar hayatımızdan ç..

Devamı..

Toplumsal Gerçekçi Romanlar (Gerçekçil..

Kemal Gündüzalp

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024