Sait Faik'te Umut, Emek ve Çalışma Düşüncesi

Sait Faik'te Umut, Emek ve Çalışma Düşüncesi


Twitter'da Paylaş
0

"Günün birinde dostluklardan, insanlardan ve hayvanlardan ve ağaçlardan ve kuşlardan ve çimenlerden yapılmış vazife hissi ile çarpan yüreklerle dolu bir âlemde yaşayacağımızı düşünelim. Bir ahlakımız olacak ki, hiçbir kitap daha yazmadı."
Seyfi Gençer
Sait Faik’teki emek ve çalışma düşüncesinden söz edebilmek için öncelikle öykülerine konu ettiği insanlarını seçiş nedeni üzerinde durmak gerekiyor. Bilindiği gibi Sait, kıyıda köşede bırakılmış, balıkçı, yövmiyeci, çalgıcı, boyacı, hamal, yancı, hatta işsiz, bedbaht insanların gündelik yaşantılarından hikâyeler toplar. Açıkça dillendirmesek de cevap aradığımız soru şu oluyor çoğu zaman: Sait Faik niçin ‘bu biçim’ insanları anlatmayı tercih etmiş? İşte bizi Sait’e yaklaştıran da ona her dokunduğumuzda daha ötemize iten de, bizi onun peşinde koşturan da bu soru karşısında aradığımız yanıtlar oluyor. Sait Faik’i sevenler beğenenler iyi niyetle, ondaki merhamete, iyiliğe, ezilmişlerin, yoksulların yanında olma tercihine bağlıyorlar bu sorunun genel geçer yanıtını. Oysa Sait’te tercih olmaz. İkinci tercihi olanların ilk tercihim dediklerine hiç kulak asmadım kendi adıma. Hatta Sait’e göre, iyiliğin olduğu yerde mutlaka kötülüğün de alan bulacağından bu iki kavramın birlikte tamamen silinmesinde, yok edilmesindedir kurtuluş. Hak, adalet, pay meselelerinin tartışılacak bir yanı yoktur ki karşısında bir seçenek oluşsun! Bunları tartışmak düşünceleri de, kelimeleri de, hayatı da yıpratır. Sıradan varoluşuna kaldıramayacağı kadar anlam yüklemeden etrafına bakınır algılamaya çalışırsın. Öğrendikçe, farkındalığın arttıkça ömrüne ömür katar insanlaşırsın. Ötesi iyilik, sağlık. "İp Meselesi" belki de Sait’in kendine dair en fazla ‘ipucu’ verdiği, yüzünü okuyucuya en çok döndüğü, ironi, –daha çok kara mizah– yeteneğinin açığa çıktığı öyküsüdür. "O, dünyaya hayretle bakmaya doğmuştur. Hiçbir şey anlamadan şaşırmaya doğmuştur. Başını alıp yollarda dolaşmaya, insanlar neler yapıyor diye görmeye, görmemeye gelmiştir." Gördüğü durumu olduğu gibi anlatmaya çalışan Sait Faik seçeneksiz bir adamdır. Seçeneksiz insanlar diğerlerinden daha agresif, daha tahammülsüz, daha kırılgan olabilir. Ancak "kamburlar gibi dost canlısı ve sevecendirler" aynı zamanda. Nasıl mı ayırt edilirler? "... arayan bulur/erbabı bilir."
"Ne kadar üstü başı düzgünler, suratı ciddiler, hali azametliler içinde kalmışım ki bir türlü hikâyeme yanaşamıyorum."
Peki üst sınıfın insanları, tüccarlar, saygın meslek sahipleri, zenginler, maddi imkanlarıyla daha konforlu bir hayat sürenler, yani hikâyelerine giremeyenler, Sait’in görmediği durum mudur, diye sorulabilir. Gördüğü, hatta kısmen de içinde bulunduğu durumdur bu da. İçlerinden çıkma hevesinin kaynağı bile iyice bir görmesidir. Ancak Sait’e göre onların serüvenlerinden çıkacak adamakıllı, kalıcı –hayata dair– hikâyeler yoktur. Kendilerinin özel, farklı olduğuna öbürlerini de inandırmak gibi "büyük bir ideal peşinde" ömürlerini harcarlar. Başka, ayrı bir dünyadan gelmiş gibidirler. Sait’e, "Demek dünyada başkaları, korkunç surette iyi, olmayacak kadar akıllı... Belki de onlar aptes bile dökmüyorlar. Belki de o insanlar ter bile kokmuyorlar, Onlar kokular gibi, onlar yaz akşamları gibi, onlar deniz gibi, balıklar gibi tertemizdir" dedirtmeyi başarmışlardır. Çıkar sağlamanın yolu ortamdaki sise pusa göre değiştikçe beklentileri ve tutumları da değişeceğinden zabıt altına alınmaya değmeyecek bir yaşantıları vardır. Gelecekte sosyal, belgesel bir değerleri olmayacak! ‘Esin perisi’ ile yolları kesişmeyecek. Sait, "Ne kadar üstü başı düzgünler, suratı ciddiler, hali azametliler içinde kalmışım ki bir türlü hikâyeme yanaşamıyorum" diyerek bu sahte yaşantılara karşı safını açıkça ortaya dökecektir. Bu sahte –farazi– hayat egemenlerce tanımlanıp –bir düzen iddiasıyla– önerilen, insanın doğasına, evrimsel sürecine aykırı çıkar amaçlı dayatmalardır. Sermaye sahipleri ve arpalık verilmiş bekçilerinin çıkarlarını korumak adına hararetle –hatta kimi zaman ölesiye, öldüresiye– savunulan, aslında fukaralardan "fukaralara karşı" yandaşlar, muhafızlar yaratarak varlığını sürdüren bir tuzaktır. Kadim köleliğin günümüzde tarif edilmeden işlemesi adına uydurulmuş utanç verici yalanlar, algılar sarmalıdır. Acır da onlara bazen. Bir çeşit hastalık olarak görür hallerini. Para peşinde koşturdukları bir ömürle güzelim hayatı, günü güneşi, denizi, doğayı ıskalamalarını ahmakça bulur: "Tüccar yazıhanelerinde konişmento, sif, fok, kod ve emsali kelimelerden yapılmış beş on bin liralık konuşmalara ekmek parasına harcanmış, içinde kolyozların, sardalyaların, uskumru, kraça ve istavritlerin yüzdüğü küfür dolu sesleri değişmek için insanın gözünü hırs, para hırsı bürümüş olmalıdır" der. Onlar hikâyelerden elek pışpışlanıp sağa sola sallanmadan kendiliğinden düşerler. Böylece geriye sadece ‘birtakım insanlar’ın hikâyeleri kalır. Gerçekçi bir yazardır Sait Faik. Yazın serüveninde zor olanın peşine düşmüş, basit olanı bulup ortaya çıkarmayı, yazıya dökmeyi becerebilmiştir. Farklılığı ve taklit edilmezliği de buradan el alır, ustalığı da... Çünkü basiti, gündeliği, gerçek hayatı yaşayan insanı bazen yakalayıp yazıya dökebilirsiniz belki ama elinizde tutamaz, sürdüremezsiniz. Üstelik Sait bunu her ‘kalemini yonttuğunda’ becermiştir. Paul Valery’nin ünlü, "İlk dize tanrı vergisidir, gerisi çaba"sözünü Sait’e şöyle uyarlayabiliriz: Öykünün ilk cümlesini durumun gözleminden çıkarır, gerisi kendinde vardır zaten. Ben bu durumu naturasına, hatta hep basiti ve gündelik hayatı, insanın gözünün önündekini yazması gibi neredeyse imkânsız gördüğüm istikrarını, başka türlüsüne yüreğinin, kaleminin, dilinin varamayacağına bağlıyorum kendimce. Haydi ileri gideyim: beceremeyeceğine... "Edebi eserler, insanı yeni ve mesut, başka iyi ve güzel bir dünyaya götürmeye yardım etmiyorlarsa neye yarar?" diye sorar. Sonraları gerçeküstü ürünler de verdi diyenler olacak. Edebiyatta gerçekçiliğin, basit olanın öğrenilmeden, bilinmeden, bedeli ödenmeden gerçeküstü olana varılamayacağına inananlardanım. Hem Sait’teki özellikle Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabıyla iyice gün yüzüne çıkan değişimleri tam bir gerçeküstücülük olarak değerlendirmek de bizi yanıltabilir. Ondaki gerçeküstücü yönelişin gerçeklikle kol kola gezen, anlamı zenginleştiren, ustalık dönemi üretimleri, tatminleri olarak değerlendirilmesi gerektiği kanısındayım.
"Para insanı ahlaksız ediyor. Karnı doyunca insanın kötü huyları da meydana çıkıyor."
Şimdi konuşulması tespit edilmesi gereken şu: Bu Birtakım İnsanlar kimlerdir. Bu insanlar da ayrışmaktadır Sait’te. Sözgelimi aylıklı, haftalıklı çalışan işçi memur emekçisini, çalışanını bulamazsınız onda. "Kutsal öğretmenlerimiz" de yoktur. Kıt kanaat da olsa "devletten geçinmeli"leri hiç bulamazsınız. Emekliler yoktur. Öykülere girebilseler de rolleri çoğu zaman "dekor" düzeyinde kalır. Maceraları üzerine hikâyeler kurulamaz! Geleceğe dair umutları olan bir çırak yastığının altında koruduğu bayramlık gömleğinin içine girer gibi dalabilir onun öykülerine, ancak umudunu gerçekleştirip fabrikada usta başı olmuş bir zanaatkâr kendiliğinden dekoratif bir öğeye dönüşüverir. Çünkü onun kendince kazandığı statü, bir koruma, korunma refkeksini de harekete geçirecektir. Masumiyeti zedelenecek, ümitvarlığı azalacaktır. Ele geçirdiğini korumaya çalıştıkça –bilerek bilmeyerek beslediği– kazanımlarında tutunma güdüsünün, riyakârlığa, giderek bencilliğe doğru kaymasını da göze alabilecektir. Birtakım İnsanlar romanında bakkal Karamanlı’ya şunu söyletir: "Para insanı ahlaksız ediyor. Karnı doyunca insanın kötü huyları da meydana çıkıyor." Anlı şanlı, babayiğit Sinağrit Baba’nın bile aldanarak oltasına tutulduğu, sandalına düştüğünde hayretler içinde bakakaldığı olta balıkçısı böyle gizli saklı, ikiyüzlü bir adamdır işte. Ömrü boyunca hep mesut cömert bilinmiş ama hiçbir imtihana tutulmamış, aslını gizleyebilmiş biridir o. Aynı mahallede de otursa, sizinle aynı kahveye de gitse, mahallenin delisine gazoz da ısmarlasa, aynı çorbaya da kaşık sallasa Sait’in hemen seçebildiği en çok uzağında kalmak istediği insanlardır bunlar. Ele geçirdikleri küçücük bir fazlalığı öbürlerinden gizleye sakına kullanmayı en büyük hüner sayarak akıllarınca ömrünü rahat tamamlamaya çalışan sinik budalalar! Gerçek hayatın asıl düşmanları... Lüzumsuz Adam’lar. Sait Faik’in asıl insanları –kahramanları demekte beni ürküten bir şey var– daha günübirlik ihtiyaçlarına yönelik düşünen emekçiler, ekmeğini efendisine uşaklık ederek değil doğayla tutuştukları kavgadan çıkaranlardır. İhtiyaçları kadar çalışıp kazanan insanlara, biriktirmeyi, istiflemeyi aklına bile getirmeyenlere hayrandır asıl. Gerçek tabii insanı bulur onlarda. Bulunca da kıpır kıpır olur içi. Çocuk gibi sevindiğini fark edersiniz. Onlar, ıstakoz avcısı Barba Apostol gibi yalnız ağlarıyla yetmiş beş sene yaşayıp aç açık kalmayan, namerde muhtaç olmayanlardır. Balık çıksa da çıkmasa da bir kasap havası tutturabilen tok gözlülerdir. "Karanfiller ve Domates Suyu" öyküsündeki Kör Mustafa gibi 'tabiatla kavga’ya girişerek dişiyle tırnağıyla sabahlara kadar çalışıp, diken, ot, çalı, taş dolu yabanıl bir arazide al karanfiller, çekirdekleri altın gibi parlayan domatesler üretmeyi başaranlardır. Taksim’de buluştuğu Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun atölyesine giderlerken sokağın başında karşılaştıkları, "Kocaman bir gemi seyreder gibi seyre daldıkları" sırtında iki kucak zehir yeşili kokina çiçeği, kucağında karmakarışık bezler arasında iki üç aylık bir bebek taşıyan karnı burnunda çingene kızıdır. Boyacı sandıklarını yapan çatanlar, sandığı vurup sırtına hayatın içine bodoslama dalarak günlük ekmeğinin peşine düşenlerdir. "Bu gördüğün bahçelerde açmayan çiçeklerin, bu denizlerde yüzmeyen balıkların, bu döner durur halkaların, bu çarkıfeleklerin, bu masallardaki ejderhaların yaratıcısı" Mercan Usta’ya sipariş ettiği kemik kakma sandığında, "Gün ola harman ola" yazmasını uygun gören, "bacakları çevik", umudu dünyadan büyük hırpani delikanlılardır.
Sait’e yaşattırılacak en büyük kırılganlığı da Sait’in insanları yaşatmıştır. Sahici hayatları yaşamanın bir bedeli de buz gibi hayal kırıklıklarını göğüsleyebilmektir kuşkusuz.
"Haritadaki nokta ada"ya, Burgazada’ya temelli yerleşirken her türlü hırstan, insanı insanlıktan çıkaran her çeşit ıslah edilmemiş egodan, tatminsizlikten, şehir yaşantısından, hatta ‘yazı bile yazmaktan’ vazgeçerek arınmaya, insanlığı, cömertliği namuslu fakir insanlar arasında yaşamaya, bulmaya gelmiştir. Aslında endişeleri de yok değildir. Farkındalıkları iyimserliğini alt eder bazen: Baba fırını has çıkaran enayi, çalışmıyor, bereket ki anası var, yoksa satar savar, sürünür diyeceklerdi" dDiye düşünmeden de edemez. Güzeller güzeli bir sabah avdan dönen bir balıkçı kayığında, içten, insanca çalışan "adanın yabancısı" bir yancının emeğine karşılık ekonomik değeri olmayan "balıkhanede fiyat bile verilmeyen" Dülger balıklarından –hem de tayfa üçer beşer alırken– bir tanesinin bile hayınca esirgenmesi bütün büyüyü bozar. Sait’e yaşattırılacak en büyük kırılganlığı da Sait’in insanları yaşatmıştır. Sahici hayatları yaşamanın bir bedeli de buz gibi hayal kırıklıklarını göğüsleyebilmektir kuşkusuz. Koşar tütüncüye kâğıt kalem alır. Ada’da avarelik ederken küçük değnekleri yonttuğu çakısını cebinden çıkarır. Kalemi yontar. Yonttuktan sonra öper. Sığınır yazıya. Yazmasa deli olacaktır.
Sıradan ve sahici insanların kısacık ve küçücük mutluluklarından başka bir şey yazamayan adam şair olmayıp da ne yapacaktır?
Sait Faik’teki emek ve çalışma düşüncesinde "Asıl mesele pay meselesidir". Mevlana gibi, "Ekmeği hakça üleşmenin bolca üretmek kadar önemli olduğunu" iyi bilenlerdendir. Öyle halkı sömürenlerin, kapitalistlerin, sermaye sahiplerinin yağmaladığı fukara paylarına ilişkin, tespiti kolay, gün gibi ortada olan bir mesele değildir bu. Gerçekçidir dedik a! Ya aynı kaderi yaşayanların bile birbirine ettiği bir zulümse bu... İnsanoğlunun tabiatıysa ya? Bu mesele benzer haksızlıkları, benzer yoksulluk ve yoksunlukları yaşayanlar arasındaki bir parça gücü eline geçirenin kendisiyle aynı kaderi yaşayanlara yaptığı zulmün, ihanetin meselisidir. Bu durumu anlar elbette ama asla kabullenemeyecektir. Maliyeti ağırdır Sait için. Feda ede ede, düşüne araya bulduğu son kalesinin de düşmesi demektir kabullenmek. Biricik umuttan, insandan vazgeçmek demektir. Kabullenmez, yüzünü insana döner ve umudu sürdürür: Her şeyin fakir elbiseleri gibi lime lime, nem almış sıvalar gibi parça parça döküldüğü zaman, yalnız sen varsın insan... Yalnız sen varsın.” Şimdi değerli yazar Melih Pekdemir’in bir yazısından alıntı yapmanın tam da sırası. Pekdemir sanki bunları Sait Faik için söylemiş. Yazısının konusu olmamasına rağmen, Sait’in neden ‘şair’ olduğuna en güzel tespiti getirmiş. Sıradan ve sahici insanların kısacık ve küçücük mutluluklarından başka bir şey yazamayan adam şair olmayıp da ne yapacaktır? Sait’in insanlarının en büyük hünerlerinden biri şairleri yaratmalarıdır belki de. "Ancak kısacık ve küçücük mutlulukları olabilir sıradan ve sahici insanların. Bunu fark etmezler bile ve bunu yalnızca şairler fark edebilir belki. Kısacık ve küçücük mutlulukları, sıradan ve sahici insanların, ancak şiire dökülebilir, şiir olabilir, başka türlü anlatılamaz. Kısacık ve küçücük mutlulukları sıradan ve sahici insanların, ömre bedel olur. Bu bedeli hiçbir sıra dışı varsıl ödeyemez; parası pulu yetmez. Upuzun ve kocaman ve umutsuz mutlulukları yetmez. Zira her şeyleri olan varsılların, umuda ihtiyaçları yoktur. Öyleyse her şeyleri vardır varsılların yalnızca umutları yoktur. Oysa hiçbir şeyleri yoktur sıradan ve sahici insanların. Ancak kısacık ve küçücük mutlulukları olabilir ve upuzun kocaman umutları..." Yazıyı Sait’ten bir alıntıyla bitirirsek en büyük değerimizin ‘umudumuz’ olduğu daha fazla aklımızda kalır belki. "Sıradan ve sahici insanlar" varoldukça hiç tükenmeyecek olan umudumuz... Ancak önce can dostlarından, İstanbul’u Sait’in dilinden okumadıkça tam olarak İstanbullu olunamayacağına inanan Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun "İstanbul Destanı" şiirindeki temennilerine katılarak Sait’e bir mahsus selam edelim isterim: "Küçük mavi gözlü çocuk / İhtiyar balıkçı / Ve dilimize bulaşan zehir yeşili / İstanbul çalkalandıkça bu denizlerde dipdiri / Dilimiz yaşadıkça yaşasın Sait’in şiiri." "Günün birinde dostluklardan, insanlardan ve hayvanlardan ve ağaçlardan ve kuşlardan ve çimenlerden yapılmış vazife hissi ile çarpan yüreklerle dolu bir âlemde yaşayacağımızı düşünelim. Bir ahlakımız olacak ki, hiçbir kitap daha yazmadı. Bir ahlakımız, bugün yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, düşündüklerimize, düşüneceklerimize hayretler içinde bakan bir ahlakımız..."

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR