Toplumsal tablo, insanın rahatsız edici hakikatlerle yüzleşmek yerine başını kuma gömmesinin ölümcül sonuçlarını gösteriyor.
İnsanoğlunun egosu için hakikati keşfetmek pek tatmin edici olsa da insanın gururunu daha da okşayan şey, masumların intikamını almak, geçmişi onarmak ve haklıyı aklamaktır.
Dünya, bizim memnuniyetimiz için tasarlanmamış bir yer olabilir ama bu, onu başımıza yıkmaya çalışanlara direnmeyeceğimiz, onu daha yaşanılır hale getirmeyeceğimiz anlamına gelmiyor.
Bir çok kutsal kitapta açgözlülüğün korkunç günahı üzerine yazılar bulunuyor: İlk Sandinist hükumetin devrimci rahibi Cardenal gibi “imanlılar” bu kadim düsturu Marksist diyalektikle açıklamaya çalışmışlardı. Çünkü mülk hırsı ve tamah kapitalist paradigmanın kışkırttığı sosyal bir dinamik biraz da.
Hakikatin görüngüsü, insanın dünyayı algılama biçimine ve bu algının şekillendiği kültürel, dilsel ve zihinsel bağlama bağlı. Adalet-haksızlık, liyakat-kayırıcılık, yoksulluk-rant, “mülk”-gasp, baskı-özgürlük gibi ikiliklerin geriliminden doğan gerçeklik talepleri, hakikatin sınandığı yerdir.
Küresel muhafazakarlığın “Altın Çağının” şafağında bir “düzen” propagandası ve ahlakçılık rüzgârı esiyor. Aynı zamanda dünyada yaşadığımız çoklu krizler insanlara, pusula görevi üstlenen bir ahlaki çerçevenin oluşturulması imkânı konusunda soru işaretleri yaratıyorlar.
Muhafazakar iktidarların gırtlağına kadar ideolojiye batmış bir hakikat savı var. Ve sözüm ona tıkır tıkır işleyen ‘sistemin hakikati’, yamalı bohça bir hakikat. Çünkü erkin temsilcilerinin, politikada, ahlakta, dilde gerçeklik addedilen düzenekle kurduğu belalı ilişki, hep bir çarpıtmaya, hep muhalife bir “pusu”ya varıyor.
Bir toplumda “suç”, düzensizliğin bir tezahürüdür ancak çözüm, yalnızca “katil”i bulup adaleti sağlamak değil, aynı zamanda ahlaki ve entelektüel üstünlüğü de yeniden tesis etmektir.
Simone de Beauvoir, Belirsizlik Ahlakı Üzerine adlı eserinde ahlakın soyut kurallarla dikte edilmemesi, bunun yerine bireysel eylemde kök salması gerektiğini ileri sürüyor. Beauvoir’ın eseri, neo-popülistlerin ve otoriter rejimlerin yürüttüğü siyasal göz boyamalar ve örtbaslar ile bireylerin doğru olanı savunma ahlaki kapasitelerini ellerinden aldığı bu zor zamanlarda (yeniden) keşfedilecek bir eser olarak öne çıkıyor.

Suç zehrine bir “antidot” oluşturan (devrimci) ahlakın toplumsal dinamikleri, Carl Gustav Jung’un kolektif (ortak) bilinçdışı kuramı içinde önemli bir yer tutan “yeniden doğuş” arketipini son gelişmeler ışığında daha da görünür hale getirdi. Hem bireysel hem de kültürel bilinçdışında derin köklere sahip olan bu arketip, sokakta yeniden tezahür etmeye başladı.
Burada yeniden doğuşla kastedilen şey, ruh göçü, diriliş ya da mistik yenilenme gibi ezoterik bir şey değil de eski (toplumsal) benliğin ölümü ve yüksek bir farkındalık düzeyine erişimle somutluk kazanan yeni benliğin ortaya çıkmasıdır.1 Son olaylar ışığında ‘kendine hazırlanmış yere’ gelip yerleşen, bir yeni benlikten söz ediyorum.
Bu arketip, toplumun derin katmanlarında saklı olan ve kuşaktan kuşağa aktarılan başkaldırı, direniş ve hakikat arayışı gibi kolektif kalıbın dışavurumlarından oluşa dursun, kolektif bilinçdışında bir yeniden doğuşu temsil ediyor. Örneğin, Feniks kuşunun küllerinden doğması ya da Hristiyanlıkta İsa’nın dirilişi, bu arketipin kültürel ve dini örneklerini teşkil ediyor.
Yeniden doğuşun arketiplerinin varlıklarının bile, iktidarın psikolojik üstünlüğünü en hassas noktadan tehdit ettiğini görüyoruz. Yeniden doğuşun arketipleri (Atatürk, Deniz Gezmiş ve arkadaşları gibi) kolektif bilinçdışında kahramanlaşma süreçlerinde müesses nizamın çürümüşlüğüne bir itiraz geliştirirken, irade yitimine uğratılmış, sürüklenen toplumun cehennemine inip onun canavarlarıyla ve şeytanlarıyla boğuşarak çetin “erginlenme” imtihanlarına çekildiler.
Onların serüveni, ne olağanüstü tuhaflıklar bölgesinde masalsı güçlere karşılaşan ve bu gizemli maceradan yeni bir güçle geri dönen Odysseus’inkine ne de mutlak kötülüğün ve yıkıcılığın temsilcisi Maldoror’unkine benziyor.
Aslında hepimizin içinde saklı duran, bilinmek ve yaşama katılmak için uygun tarihsel ânı bekleyen ve kurtarıcı imgenin simgesi olan bir “kahraman”, erginlenme yerinde sınavlar ve işkencelerden geçerek olgunluğa-erginliğe ulaşmak için tetikte bekliyor. Bu bağlamda sokak ve “cephe” bir “erginlenme”2 yeri olarak öne çıkıyor.
Ortak bilinçdışı, insan muhayyilesinin kalubeladan beri özgürlük ile bir ahitleşme içinde edindiği kuvvetleri açığa çıkarıyor. Son “direniş” bağlamında bu kuvvetlerin, yeryüzündeki olay, nesne ve olgular kadar çok ve sınırsız oldukları fark ediliyor.
Modern bireyin parçalanmış benliğine ulaşma çabaları, insanın kendi gölgesiyle değil de erkle yüzleşmesi neticesinde “kimlik” kazandığı süreçlere işaret ediyor. Bu açıdan bakıldığında “Mağara” ya da “Yer altı” “kimlik” kazanma süreçlerinin ya da bir kapana sıkışmışlığın mekanları olarak öne çıkıyorlar.
Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler gibi Dostoyevski’nin sonraki eserleri düşünüldüğünde yeraltının, mutlak bir çıkmaz olmadığını, ancak içsel dönüşüm için bir eşik olabileceğini görüyoruz. Raskolnikov’un ruhsal arınması ya da Alyoşa Karamazov’un inancı, yeraltından doğabilecek bir yeniden doğuşun mümkün olduğuna dair ipuçları taşıyor.
Bana sorarsanız Dostoyevski’st yeraltı, bir yeniden doğuş mekânı olmaktan çok, yeniden doğuşun eşiğinde kalmış bir mekândır. Oradan çıkış mümkündür ama Yeraltından Notlar’ın kahramanı için değil.
Onun için “mağara”, insanın kuluçkaya yatıp yenilenmek üzere içine girdiği bir oyuk olduğu kadar Platon’un Alegorisinde olduğu şekliyle zincire vurulmuşların mekânı da olabiliyor. Yeraltı da özgürlüğün ve farkındalığın kapısı olduğu kadar, bir tür varoluşsal labirent de olabiliyor.
Bana kalırsa, kimlik kazanma mücadelesinin gerçekleştiği yer, bireyin benliği, mağara, yeraltı ya da “Kaf Dağı” değil de onun gerçeklikle en dolaysız yüzleşmesinin gerçekleştiği yer olan mücadele sahasıdır.
Büyülü eşikten geçişin bir yeniden doğum alanına geçme olduğu fikri, bir çeşit rahim imgesi olan “balina karnı”yla3 simgeleniyor.
Son olayların ışığında, yeniden doğuş arketiplerinin erginlenme sınavını, mücadelesini verdiği yer, “Şehr-i Kebîr”, “Dersaadet” İstanbul olarak öne çıkıyor. Ve İstanbul’un evrenselliği ve tarihsel an içinde direnişe verdiği renk göz önüne alındığında onu büyülü bir ithafla “balina karnı” olarak adlandırmak mümkündür.
Bilinçdışı nedir derseniz özetle, bilincinde olmadan yaşadığımız ve yaşamımıza etki eden dünyadır; yeniden doğuş sürecinin başlangıç aşaması olan yola çıkışın, mücadeleye çağrının safhasıdır. Bu, sosyal medyadaki ses topaklanması ve kuru gürültüye rağmen duyulan, Yaşar Kemal’in Yer Demir Gök Bakır’ında geçen, “Şu kadarcık haberin var mı içinde yaşadığın, suyunu içtiğin dünyadan” sorusunun kışkırttığı bir çağrıdır.
Bir öznenin bir başkasıyla karşılaşması için değil, ‘buluşması için’, bu buluşmanın siyaseti için, baskıcı iktidara maruz kalanların kendi hakikatlerini söze kavuşturmak için eylem. Provokatörlerin pusuda bekleyip kendi kaos çizgilerini yanına aldığı negatif ihtimalin basıncına rağmen eylemsellik. Gelgeç anların, romantik devrimci reaksiyonların ya da konjonktürün insafına kalmış karşılaşmaların değil, gerisinde istencin, inisiyatifin, kararın yankılandığı bir “buluşma”.
Boğucu bir düzene, birtakım kitaplar okuyarak değil de, eylemsellik içinde karşı çıkmak, direnişin mantrası. Bir yaşam şekli aldığında, kendine acımanın fasit daireleri içine sıkışmışlığın habitusuna dönüşen entelektüel karşı çıkışla bir yere kadar çünkü.
Bir yerlerde saklandığını biliyordum İstanbul’un: Cafe’lerde, Starbucks’larda, müzeler ya da konserlerde, Twitter ya da İnsta’da değil, görülmenin ve yalanın o arkaik sahasında hiç değil, sokakta saklanıyor Deniz Gezmişlerin İstanbul’u...
Toplumda dağılmalar, toplanmalar, kaybolmalar, bulunmalar; bir unutuş ve hatırlama, bir ağırlaşma ve hafifleme diyalektiği hüküm sürüyor. Çünkü toplumumuz, çoğun susarak dertleşen bir toplum, çenede kas kaybı olasıya kadar susa gelmiş bir toplum. Çünkü insanımızdaki “cevher” utangaç.
Kaç zamandır, dört bir yanımızı yırtıcı kuşlar sarmış, kaç zamandır gün ışığı haram olmuş bize.
Sonra ansızın, yamalarıyla, yaralarıyla bir araya gelen, daha doğrusu buluşan insanlar, korkunun mekaniğini askıya alan, bağlamı çözen bir eylemsellik geliştiriyorlar. Gerçi sessizlikten sese, mahcubiyetten söze kışkırtan başlangıç imgeleri ve muharrikler aranıyorsa onlardan toplumda çok var.
Toplumsal tablo, insanın rahatsız edici hakikatlerle yüzleşmek yerine başını kuma gömmesinin ölümcül sonuçlarını gösteriyor. Ve unutmayalım ki, değişimden ölesiye ürken, zorbalığın karşısında susan bir vicdanın sağ kalma şansı yoktur.
Kaynakça
Campbell, J. (2017). Kahramanın sonsuz yolculuğu. İthaki.
Jung, C. G. (2015). Dört arketip. (çev. Z. A. Yılmazer). Metis.
1 Jung, bunu bireyin individuasyon (bireyleşme) yolculuğunun kritik bir parçası olarak tanımlıyor.
2 Campbell’ın “ayrılma-erginlenme-dönüş” olmak üzere üç aşamaya ayırdığı kuramsal çerçeveye atfen.
Joseph Campbell’in kavramsallaştırmasına atfen.






