Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Mart 2025

Hayat

Direnmezsen Özgürleşemezsin

Mariam Thalos

Paylaş

3

4


Bütün tercih ve seçeneklerin ötesinde gerçek özgürlük, kişinin kendisine karşı dürüst olmasında ve başkalarının beklentilerine meydan okumasında gizlidir. 

İnsanlar özgür varlıklar mıdır? Davranışlarımızın asli kaynağı biz miyiz yoksa büyük bir kısmı doğa yasaları tarafından ortaya konan görüntülerden mi ibaret? Ve biz kendi özgürlüğümüzü nasıl tanımlarsak tanımlayalım, o özgürlük insan olmayan kuzenlerimizinkinden bütünüyle farklı değil mi? 

Filozofların peşini bırakmayan meseleler bunlar. Friedrich Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde’de, önemli soruları sorma biçimimizin, tıpkı onları cevaplama biçimimiz gibi, bu soruların doğmuş olduğu tarihsel anın kaygı ve gereksinimlerine yanıt verdiğini belirtir. Bugün özgürlüğü hiç olmadığı kadar fazla umursuyorsak belki de bunun sebebi, özyönetimimizi zayıflatan ya da başkalarının – bilhassa da refahımızla ilgili bir kaygısı olmayan kurum ve şirketlerin – gaspına açık hale getiren bazı usullere fazlasıyla uyum sağlamış olmamızdır. 

Bu tarz meseleler üzerine düşünmeye başlamanın yollarından biri de “özgürlük” derken neyi kast ettiğimizi ele almak olabilir. 20. yüzyılın siyaset felsefecilerinden Isaiah Berlin, her ne kadar kendisi “hürriyet” kelimesini tercih ediyorsa da, iki tür özgürlük arasında ayrım yapar. Berlin, 1958 tarihinde vermiş olduğu Two Concepts of Liberty isimli konferansında negatif özgürlük kavramını ortaya atar: Buradaki özgürlük, devletin ve yasal makamların müdahalesinden muaf olmak anlamına gelir. Yapmak istediğiniz şeyler yasalar tarafından ne ölçüde engellenmiyorsa o ölçüde özgürsünüzdür – bu özgürlük türünden bahsedilirken uçamamak gibi doğanın bize dayatmış olduğu sınırlamalar müdahale olarak kabul edilmez. Berlin’i müteakip Philip Pettit gibi çoğu çağdaş filozof tarafından özgürlük, tahakkümden kurtulmakla eşdeğer kabul edilir. 

Negatif özgürlük sizin eylemlerinizi sınırlandırmak için başkalarının neler yapabileceğiyle ilgiliyken pozitif özgürlük, kendi yaşamınızı kontrol etmek için neler yapabileceğinizle ilgilidir. Bu da demektir ki, hedeflerinize ve arzularınıza ulaşmak için kendiniz üzerinde hâkimiyet kurmaktan hoşnutsanız olumlu anlamda özgürsünüz. Mahrumiyet ya da bağımlılık gibi faktörler dolayısıyla kendi eylemlerini kontrol etme imkânına sahip olmayanlar, hiç kimse tarafından sınırlandırılmasalar bile pozitif özgürlükten çok hoşlanmazlar.

İradeli olma, iradene sahip çıkma meselesiyse benliğin ve özerkliğin ötesine geçer. Platon’dan Sigmund Freud’a kadar çoğu düşünür benliğin, bedensel arzu ve mativasyonlar bütününden oluştuğunu ileri sürer. Bu fikrin modern versiyonuysa benliği daha yüksek düzeydeki arzulara dayandırır: Sosyal medya ya da kafein arzusundan vazgeçme arzusu gibi arzular. Bu tarz, kelimenin tam anlamıyla bir üst seviyedeki arzularla başarılı bir biçimde özdeşleşen bir benliğin genelde özerk olduğu ifade edilir. O halde özerklik, tıpkı pozitif özgürlükte olduğu gibi kişinin daha temel arzu ve ihtiyaçlarını kontrol altında tutmasını gerektirir.

Ne var ki, hatalı bilinç genelde sosyal ve siyasal güçler tarafından şekillendirilir ve bu da özerklik kavramının derinlemesine sorgulanmasını gerektirir.  Friedrich Engels gibi Marksist kuramcıların yanı sıra 20. yüzyıl Fransız düşünürlerinden Michel Foucault, yaşamlarımızı kuşatan kurumlar kadar düşüncelerimizin içeriğinin de normatif iktidarın ifadeleri olduğunu öne sürer. Foucault insanı, elitlerin menfaatlerince yönetilen kurumların kölesi haline getirilmiş kukla olarak tasvir eder. Hapishane ya da akıl hastanesi gibi kurumların işlevi, statükoyu güvence altına alabilmek için kişiyi disipline etmektir. Bu sistemlerin verdiği ceza hayal gücümüzde yer eder ve oluşturduğu yaptırım tehdidiyle bizleri, kehribar içinde donup kalan sinekler gibi hareketsiz bırakır. En basitinden toplumsal roller bile aslında baskıcı ve haksız beklentilere dayanır ancak yapılan araştırmalar, insanların çoğunun bunlara uyma eğiliminde olduğunu gösterir. 

Foucault’nun fikirleri doğruysa benlik üzerinde hâkimiyet kurma fikrinin bilfiil kendisi gerçekliğin kötücül ve ironik bir çarpıtmasıdır ve özgürlüğün noksan oluşunu sağlam bir zemine oturtur. Kişinin kendi benliği üzerinde kurduğu görünürdeki her hâkimiyet aslında kılık değiştirmiş bir kölelik biçimidir ve nasıl disipline edildiğimizin biraz daha fazlasıdır. Burada gerçek bir seçeneğimiz bulunmaz; ya uyum sağlarız ya da cezalandırılırız. Berlin’in sözleriyle ifade edersek pozitif özgürlüğümüz yalnızca başkalarının gereksinimlerini karşılamaya hizmet eder ve büyük ölçüde onların iktidarı tarafından şekillendirilir. Peki özgürlük bunun neresinde? Örneğin bir kadın, kurumsallaşmış toplum ahlakı tarafından yargılanmaktan korktuğu için cinsel şiddet karşısında sessiz kalıyorsa onun özgür bir kadın olduğunu söyleyebilir miyiz? Elbette hayır. Gerçek seçeneklerin olmadığı bir durumda özgürlük de yoktur. 

Bu düşüncenin temelinde, “özgürlük” adını almayı hak eden her tür özgürlüğün kendi içinde seçenekler barındırması gerektiği ilkesi yer alır. Dolayısıyla herhangi bir eylemde bulunurken aynı zamanda başka bir eylemden imtina eden, mesela cinsel şiddet konusunda sessiz kalan bir kişi özgürlüğü kısmen ve ancak belli şartlar dahilinde kullanıyor demektir. Filozoflar bu basit fikre görkemli bir başlık yakıştırmışlardır: Alternatif Olanaklar İlkesi (Principle of Alternative Possibilities - PAP) Bu ilke, Robert Frost’un The Road Not Taken isimli şiirinden Jorge Luis Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe isimli öyküsüne kadar hem edebiyatta hem de daha geniş bir Batı kültüründe karşımıza çıkan tercihler modeliyle örtüşür. 

Fakat ilkenin zayıf yanı, daha fazla seçeneğin bize niçin daha fazla özgürlük getirmediği sorusunu yanıtlayamamasıdır. Aslında çok fazla seçenekle karşı karşıya kalmak aksi bir sonuç doğurur ve hareketsizlik yaratır. Öyleyse şunu sorabiliriz: Madem ki özgürlük dediğimiz olgu gerçekten de seçeneklerle ilgili, o zaman nasıl oluyor da daha fazla seçenek daha fazla kısıtlamaya sebep oluyor?

Özgürlüğün bütünüyle seçeneklerle ilgili olmamasından olsa gerek. Bunu düşünmek için 1969 yılında filozof Harry Frankfurt tarafından ortaya atılan iki geçerli nedenimiz var. İlki, seçme şansı bulunmayan insanların adına yaraşır bir özgürlükten tat almak için bunlara ihtiyacı varmış gibi görünmemesidir. Zira seçeneklerin olmadığı bir anda kişi, kendisi için mevcut olan yegâne yolun o olduğunu fark etmeyebilir. 

Eğer belli bir yolu yalnızca kendi iç rehberliğinize güvenerek seçiyorsanız özgürsünüzdür.   

Şöyle bir senaryo hayal edelim; Amaya isminde bir asker, üst rütbeli bir subayın savaş suçlarına tanık oluyor ancak ordunun itibarına duyduğu sadakatten ötürü bu suçları ihbar etmemeyi tercih ediyor. İfşa olmaktan korkan üst rütbeli subaysa Amaya’nın e-posta adresine girip onunla ilgili bilgi toplamaya çalışıyor ve onun geçmişiyle ilgili can sıkıcı bir sırrı öğreniyor. Artık her şey değişti, bu bilgiyi şimdilik kendine saklasa bile Amaya tarafından tehdit edilmesi durumunda elinde ona karşı kullanabileceği bir koz var.  Üst rütbeli subayın Amaya’yı sırrını ifşa etmekle tehdit ettiğini düşünelim. Amaya’nın, subayın savaş suçunu ihbar etmesi mümkünse de, artık onun için böyle bir alternatif mevcut değil. Fakat Amaya tereddüt etmez ve sessiz kararlılıkla sessiz kalmayı sürdürür. Şimdi özgürlüğü tehlikeye girmiş midir, girmemiş midir?

Çok az insan Amaya’nın özgürlüğünün tehdit altında olduğunu düşünür çünkü subayın elindeki bilgiyi koz olarak kullanmasına gerek kalmadan o zaten susmayı tercih etmiştir ve yüzleşme gerçekleşmemiştir. Kurgusal hikâyeye göre Amaya’nın sessiz kalmaktan öte herhangi bir tercih şansı olmadığı doğruysa da, özgür olmasının sebebi bu konudaki kararı tehdit edilmeden kendi kendine vermiş olmasıdır. Başka bir deyişle, eğer belli bir yolu yalnızca kendi iç rehberliğinize güvenerek seçiyorsanız özgürsünüzdür.   

Bu düşünce deneyi insanın yalnızca birden fazla seçeneğe sahip olmasının onu özgür kılmaya yetmediğini gösteriyor. Aksine az sayıdaki seçenek bizi, istemediğimiz onlarca seçenek arasında karar verme zorunluluğundan özgürleştirir. 

Seçenek temelli özgürlük anlayışından kuşku duymak için ikinci bir neden de, tercih şansı olan insanların bunu çoğunlukla doğrudan deneyimleyememesi, dolayısıyla da sahip oldukları seçeneklerden ötürü herhangi bir fayda elde edememeleridir. Cinsel şiddete maruz kalan ancak olan biten hakkında konuşmamayı tercih eden kadın örneğini ele alalım. Adı Alice olsun. Amaya ile karşılaştırıldığında saldırganı ihbar ederse misillemeyle karşılaşma, itibarını, hatta geçimini riske atma olasılığı çok saha yüksektir. Bu nedenle kamuoyu karşısında açıklama yapmayı bir tercih olarak görmeyebilir bile. O da tıpkı Amaya gibi sessiz kalır ama bunu gerçekten seçmiş değildir. 

 Alice’in durumu, bir kişinin özgürlüğünü kısıtlamanın en yıpratıcı yoludur: Seçeneklerin kendisini bilfiil ceza ve disiplin kaynağı haline getirmek. Onlar üzerine düşünemediğiniz takdirde hiçbir seçenek gerçek seçenek değildir. Ve kendi yaşamınızla ilgili planlar yaparken tercihleriniz üzerinde etkileri yoksa hiçbir anlam taşımazlar. Zihniniz yalnızca varsayımsal bir yol haritası çizmek için bile olsa mevcut alternatifleri kapsayacak biçimde rahatlayamadığı sürece ne kişisel ne de politik olarak özgür kalabilirsiniz. 

Peki madem özgürlük sahip olduğumuz birden fazla seçenekle ilgili bir mesele değil, o zaman nedir? Bana kalırsa daha ziyade sizin kendinizi nasıl algıladığınızla ve bu benlik algısına nasıl ulaştığınızla ilgilidir. Bu, psikologlarla sosyologların aşina olduğu bir kavramdır ve kimliğin doğasıyla bağlantılıdır. Kendinizi nazik bir insan, vicdan sahibi bir çalışan, iyi bir arkadaş, bir vatansever olarak algılayabilir matematikte ya da liderlikte iyi ya da kötü olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat asıl soru, kendinizle ilgili bu algıya nasıl ulaştığınız ve geri kalanları kenara atmayı nasıl başardığınızdır. İşte ne kadar özgür olduğunuzun ölçüsü bu sorunun yanıtında saklı. Daha net ifade etmek gerekirse; başkalarının size dayattığı etiket ve tanımlamaları reddettiğiniz ve bunlara karşı çıktığınız ölçüde özgürlüğünüzü kullanmış olursunuz. 

Kişi, değer verdiği kendilik algısına darbe aldığında kriz başlar. İşte bu tip durumlar, özgürlüğün sonuna kadar deneyimlenebileceği, özgür olma pratiğinin yapılabileceği anlardır. 

Benlik algısı üzerine çalışan sosyal psikologlardan Claude Steele ve çalışma arkadaşları 1970’li yıllarda toplumsal bir deney yaptılar ve Salt Lake City, Utah’ta yaşayan, alışılmadık ölçüde topluluk etiğine sahip bir grup kadını telefonla aradılar. Aramayı gerçekleştiren araştırmacı kendini anketör olarak tanıttı ve bir grup kadına çevresindeki herkesin, onun işbirliği gerektiren toplumsal projelere pek katılmadığını ifade ettiğini söylerken ikinci grup kadına tam aksini söyledi, bu tarz projelerin parlayan yıldızı olduğu. İki gün sonra aynı kadınlarla tekrar irtibata geçildi ve yeni kurulan bir gıda kooperatifinde gönüllü çalışmak isteyip istemedikleri soruldu. Birinci gruptaki kabul oranı ikinci grubun yaklaşık iki katıydı çünkü ilk grup, arayan kişi tarafından aşağılandığını düşündüğü için eski benlik algısını yeniden kazanmaya çalışıyordu. 

Steele’in bulgularına göre kişi kendisini kendine, ancak iyi işleyen bir özsaygı sistemi varsa açıklayabilir. Böylece mevcut koşullara uyarlanabilen, ahlaken yeterli bir benlik deneyimi yaşarız. Kendimizle ilgili düşünme biçimimiz her zaman dışarıdan gelen tehditlere karşı teyakkuz halindedir ve ne zaman gelen bilgi benlik bütünlüğünü tehlikeye atar, o zaman devreye girer. Devreye girdiğindeyse eski anlayışı yeniden tesis etmek için baskı yapar. 

Kişi, değer verdiği kendilik algısına darbe aldığında kriz başlar. İşte bu tip durumlar, özgürlüğün sonuna kadar deneyimlenebileceği, özgür olma pratiğinin yapılabileceği anlardır. Örneğin Alice, maruz kaldığı saldırıyla ilgili bir şikâyette bulunup bulunmayacağını düşünürken çocukları için nasıl bir örnek teşkil etmek istediğini ya da onlar nezdinde gerçekten dürüst bir insan olup olmadığını sorgulayabilir. Böyle anlarda verdiğimiz kararlar, yaptığımız işler ya özerktir ve kendi kendini inşa eden bireyler olarak özgürleşmemize katkıda bulunur ya da örtülü yargılara göre biçimlenir ve kendi kaderimizi tayin etme imkânının önüne set çeker. 

Amaya örneğine dönersek, ordu adına hissettiği şahsi kaygı sebebiyle içindeki diğer bütün değerler kaygının gölgesinde kalır. Diyelim ki, harekete geçmeme konusunda aldığı karar korkudan ziyade kendisini vefalı bir asker ve adanmış bir yurttaş olarak algılamasından kaynaklanıyor. Yani üst rütbeli subayın onunla ilgili şahsi bilgileri elinde tutuyor olması onu, kendi benlik algısıyla hareket etmesinden alıkoymuyor. Görünüşe bakılırsa hiçbir şeyden alıkoymuyor. Dolayısıyla benim şu an burada tartıştığım özgürlük anlayışına göre Amaya özgürdür – her ne kadar bu özgürlüğü kullanma biçiminden hoşlanmasak da. 

Yalnızca eylemlerimiz değil, kendilik algımızı ifade ederken kullandığımız dil de dikkatli bir biçimde korunur. Farz edelim ki, Alice güçlü bir karaktere sahip yetkin bir profesyonel olduğunu ve ailesinin geçiminin sağladığını düşünüyor. Eğer ki, mensubu olduğu toplumda cinsel şiddete maruz kalmak ve bunu ifşa etmek zayıflık, daha da kötüsü ahlaki bir maraz olarak görülüyorsa o zaman kendi benlik algısına uygun hareket etmeyerek susmayı tercih edebilir. Böylesi bir tercih aslında başkalarının beklentilerine boyun eğmek, gücün ve bağımsızlığın anlamını başkalarının değer yargılarına göre belirlemek demektir. Hayata karşı geliştirdiği anlayış ve onun uzantısı olan beklentileri, aslında onu saldırıya açık hale getiren kültür tarafından biçimlendirilmiştir ve toplumun, kendi beklentilerini dikte etmesine izin verdiğinde Alice, hayatı üzerindeki kontrolden vazgeçmiştir, benlik algısı ne kadar güçlü olursa olsun böyle bir durumda o artık özgür bir insan değildir. 

Şimdi de tam aksini düşünelim. Alice şiddet vakasını ilgili yerlere bildiriyor ve böylece ona yüklenmiş olan yaftalardan sıyrılıyor. Bu, Foucault’nun “disipline edici” olarak nitelediği beklentiler karşısında bütün dengeyi değiştirir. Fakat Alice’in bunu yapabilmesi için “güçlülük” ve “korkaklık” gibi kavramları üstlenirken başkalarının yapmış olduğu tanımlamalardan yola çıkmak yerine bu kavramların kendisi için ne anlama geldiğini bulması gerekir. Disipline edici dayatmalara direnmek için bu tarz kavramların ya da fikirlerin anlamını değiştirebilmek, beraberinde muazzam bir güç getirir. Özgürlüklerin kısıtlandığı bir an kadar, bu tür bir karşı saldırıya neden olan herhangi bir olay da kişinin özgürlük pratiği yapmasına olanak sağlar. Her şey kişinin direnmeye hazır olup olmadığıyla bağlantılıdır.

Arkadaşlarımız ya da çevremizdekiler bize özgür olduğumuzu, istediğimizi yapabileceğimizi söylediklerinde bize iyilik yapmış olmazlar.

Kişi bu şekilde toplumsal rolleri de geri püskürtebilir. Sırf beklentileri karşılamak için rollerin yarattığı tehdide boyun eğenler, kendi benlik algılarıyla hareket etmedikleri için hiçbir zaman özgür değildirler. Fakat olası bir tehdide karşı hazırlıklıysanız dengeleri alt üst edebilirsiniz. Kişinin kendini baskın grupla eşit, hatta ondan daha hazırlıklı görmesi dezavantajlı olduğuna dair şu ana kadar yaratılan algıyı yıkar. Bunu yapmak aynı zamanda içselleştirilmiş önyargılarla da savaşmak anlamına gelir – hayatınızı çepeçevre saran korsenin bağlarını gevşetir, gevşetmekle de kalmayıp sıkıca dokunan iplikleri söküp atarsınız. 

Elimizdeki seçeneklerin ne olduğuna odaklanmak yerine doğrudan baskıya direnerek hem kendi benlik algımızı güçlendirir hem de gerçek özgürlüğün ne olduğunu idrak edebiliriz. Ve bu sayede etrafımızdaki insanları özgürlüklere yönelen olası tehditler hakkında bilgilendirebilir, onların kısıtlama ya da baskı anlarını kendi lehlerine çevirmelerine yardımcı olabiliriz. 

Özgürlüğe dair bu yeni yaklaşım, elimizdeki seçenekleri elemek üzere disipline edildiğimiz durumlarda körü körüne seçeneğe odaklanmak yerine kimlik yaratma konusunda düşünmeyi, dolayısıyla da köklü bir değişimi gerektirir. Arkadaşlarımız ya da çevremizdekiler bize özgür olduğumuzu, istediğimizi yapabileceğimizi söylediklerinde bize iyilik yapmış olmazlar. Klişeler ya da farklı beklenti biçimleri dolayısıyla gerçek alternatiflerin neler olduğunu göremiyorsak teknik açıdan var olup olmadıkları önemli değildir. Gerçek özgürlük kendini şekillendirmekle ilgilidir: Bunu yapmak, başkalarının sizinle ilgili düşüncelerine meydan okumak anlamına gelse bile ancak kendi benlik algınızla hareket ettiğiniz ölçüde özgürsünüzdür.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Dilara Lala

This was lovely and radical <3

4 Nisan 2025

Dilara Lala

This was lovely and radical <3

4 Nisan 2025

Dilara Lala

This was lovely and radical <3

4 Nisan 2025

Dilara Lala

This was lovely and radical <3

4 Nisan 2025

Öne Çıkanlar

İstanbul'un Geleceği 20 KartpostaldaOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

S. C. B. N. Docking

30 Eylül 2025

Uzun Yaşam Endüstrisi Bize Ölümsüzlük ..

Uzun ve sağlıklı bir yaşam için ne takviyelere ihtiyacımız var ne de tuhaf terapilere.Sonsuza kadar yaşama şansınız olsa ama bunun için para ödemeniz gerekse ne yapardınız? Silikon Vadisi milyarderleri teknolojik ürünlerin de ötesinde, ölümsüzlü..

Devamı..

Birinci Tekil Şahıs Anlatıcı, Kurallar..

Amy L. Bernstein

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024