Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

4 Nisan 2025

Kültür Sanat

Gecenin Deneyimine Direnen Gelecek Ufku

Josef Kılçıksız

Paylaş

0

0


Bana kalırsa ülkemizdeki otoriterleşme biçimlerinin ilerleyişini Avrupa ve uluslararası bağlama yeniden yerleştirerek ele almak gerekiyor.

Damarlarımızdaki kan, huzursuz bir gecenin teri, bir ayrılığın gözyaşları, yakın mesafeden gaza maruz kalmış bir gencin sessiz çığlığı, mevsimler, hücrede zaman, ölesiye özlemek ve bayramlarda ulaşılmazlığı anne kucağının, ışığın; kısacası hayat, ölüm ve “her şey akar”.

Ve daha teraslar dolup taşmadan, gömlekler ve tişörtler kalın kazaklardan sıyrılmadan, daha umut baharı çiçeklenmeden gelen faşist kışın şoku. Dünyanın bu yeni hallerini, Kierkegaard’dan zarif bir alıntıyla süsleyerek alnımızı endişeyle buruşturduğumuz soylu, varoluşsal bir kaygıyla açıklamak mümkün değil. Bu daha çok, bir aynanın önünden, ‘dilsiz bir şeytana’ dönüştüğümüz şüphesine kapılarak geçerken, kendi yüzümüze bakamamaya dair, utançla karışık o kaygıdan bir haleti ruhiye.

Velhasıl yeni bir kamusal alana sürükleniyoruz ve bu yeni alanda, gerekçelendirilmiş fikir çatışmalarının yerini, algı yönetimi ve propagandanın yan yana dizildiği baloncuklar alıyor. 

Diyelim ki sebebini bilmediğimiz bir nedenle –belki mum kıtlığı, belki ani bir elektrik kesintisi– oturma odamızda ya da yatak odamızda aniden ışıksız kaldık. Mekânın ve eşyaların nasıl yerleştiğini biliyoruz, ama artık onları göremiyoruz. Peki, halıya takılmadan nasıl ilerleyebiliriz? Kant’a göre, nesnel dayanak noktalarından yoksun kaldığımızda, yönümüzü bulmak için geriye sığınabileceğimiz tek şey, bedenimizin bize sunduğu öznel fark duygusudur, yani sağ ile sol arasındaki ayrımdır.

Bu belirsiz alanda dogmatik sapmalara kapılmadan yol alabilmesi için düşüncenin elinde iki pusula bulunuyor. İlki, nesnel ilkelerle bilme iddiasında bulunamasa da, bir şeyi varsayma ve kabul etme hakkı. İkincisi ise, düşüncenin iletilme zorunluluğu. Zira, başkalarıyla düşüncelerimizi paylaşmasaydık ve onlarınkini alıp benimsemeseydik, düşüncemiz ne denli kapsamlı ve isabetli olabilirdi ki? İşte burada, 18. Yüzyıl sonlarında Avrupa’da şekillenen ve demokratik kamusal alanın doğuşunu destekleyen felsefi ilke açığa çıkıyor.

Ancak Kant, düşüncenin iletilebilirliği ilkesini ortaya koyarken yalnızca bireyin sansürden azade bir kamusal alanda fikirlerini ifade etme ve yayma hakkını savunmakla kalmıyor. O, düşüncenin kendisini de bir tür agora olarak görüyor; bireyin, seslerin ve argümanların çoğulluğunu yankılandırmaya davet edildiği bir düşünsel mekân olarak agora... Kant’ın agorası, ne yazık ki ülkemizde yenilenin vahşi hayvanlara yem olduğu gladyatör dövüşlerinin arenasına dönüşmüş durumda. Kalıcı bir toplumsal barışın ön koşullarından olan, tarafların gururunun/onurunun ezilmediği bir kazan-kazan durumunu dışlayan, iki güreşçi imgesinin birbirine sonsuzca dolandığı bir boğuşma minderine dönüştürülmüş durumda.

Böylesi boğuşkan toplumsal atmosferde zihin kendine, adeta hayali bir kamuoyu toplayarak bir tür minyatür cumhuriyet kuruyor; fakat bunu, sorunsal üzerine mümkün bakış açılarını sırayla sınamak ve demokratik bir şekilde akılcılıklarını tartarak bir uzlaşıya varmak için değil, düşünceyi bambaşka bir duruma, belki de taşkın bir hâle itmek için yapıyor. Akıl yürütmenin özgür kullanımının, düşüncenin deneysel kullanımını gerektirdiği; düşüncenin kamusal kullanımının ise, bu deneysel kullanımın kamusal alanda yayılması ve bizzat kamuyu inşa etmesi süreçlerinin toplamına eşit olduğu bir toplumsal ortam ne yazık ki ülkemizde bulunmuyor. Başka bir deyişle, ifade özgürlüğünün kamusal kanalları büyük ölçüde tıkanmış durumda.

Üstelik düşüncenin bu deneysel ve kamusal kullanımının, küreselleşmiş platformların yapay zeka destekli algoritmalar aracılığıyla, artık düşünümsellik değil de “etki” (influence) üretmeye odaklanmış bilgi baloncukları dağıttığı bir çağda, yok olma tehdidiyle karşı karşıya olduğunu görmek gerekiyor.

Boşluğa atılan bir adım, aklın artık hiçbir kavram ya da kural tarafından yönlendirilmediği ve sınırlandırılmadığı bir alana cesaretle dalmak anlamına geliyor. Bu alanda masanın sivri kenarına, kesici ve delici eşyaya, halıya takılmadan karanlıkta kolumuza girip yol almamızı sağlayan şey, usun ve kalbin iş birliğinden doğan vicdan muhakemesidir; Kantçı yön duygusunun aydınlanmacı retoriğe uyarlanmış hali olan vicdan muhakemesi...

Kısacası, “hayatımız boyunca karşımıza çıkan o birkaç varoluşsal yol ayrımında, bir şeyi yapmamıza (ya da yapmamamıza) neden olan toplam nedir” sorusunun olası tüm yanıtları, toplumsal ve öznel vicdana çıkıyor çünkü “Ben” nihayetinde ben ve koşullarımdan ibarettir.

Jürgen Habermas’ın Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü adlı eserinde bir tür “iletişimsel eylem kuramı” geliştirerek yaptığı saptamanın ışığında, eski “müzakereci” kamusal alandan, giderek daha çok bir tür “plebisiter” (kamuoyu yoklamalarına dayalı) kamusal alana kaymakta olduğumuzu söylemek mümkün. Bu yeni düzende, bireyler görüşlerini gerekçelendirmek yerine, “beğeni” ya da “hoşnutsuzluk” ifadeleriyle saniyeler içinde (duygusal) tepkiler veriyorlar. Ve haliyle kamusal alan, müzakere etmekten ziyade kimlikleri muhafaza etmeye odaklanan bir zemine dönüşüyor. Bence kutuplaştırılmış toplumlarda bu sorunun ciddiyetle ele alınması gerekiyor.

Genç Cumhuriyetin modernleşme projelerinin dışladığı kasketli şalvarlı adamı, seçkinci beyaz Türkler olarak kodladığı okumuş kentli orta-sınıfa düşman; kendisine akacak bir mecra arayan (Ümit Özdağ’cı) seküler milliyetçiliği MHP milliyetçiliğine rakip yapan, sosyalist hak arayışını İttihatçı nümayiş olarak kriminalize eden, muhalif Kürt hareketinin sosyal demokrat kampa katılımını, şahsa, (İmamoğlu’na) destek mi yoksa “süreç” mi ikileminde boğmaya çalışan, rejimin Truva atlarını devreye sokup CHP’nin içini karıştıran kutuplaştırıcı repertuvarın, iktidar blokunu, her türlü yoksullaşmaya ve toplumsal adaletsizliğe karşı bağışık kıldığı gözleniyor. Ve haklı hak arama mücadelesinin yükselen ivmesine rağmen iktidar mahallesinin ideolojik katılığının çözülmek yerine yüzde 30’larda tahkim olmasının nedenlerini, senelerdir toplumsala yığınak yapan, (muhalife karşı) tüm düşmanlık potansiyelini  harekete geçiren özelliğiyle bu kamusal alanın otoriter yapısal dönüşümünde aramak gerekiyor. Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin alamet-i farikası, yetkinin “tek adam”da temerküz ettiği ve onun belirlediği politikaların, söyleminin ve tarzının taşıyıcısı ideolojik bir kitlenin oluştuğu bir toplumsallık olarak öne çıkıyor. Bilişsel olarak kötürüm edilmiş bu kitle, ezberin konforlu alanında, ihtiyaç duyulduğu zaman sırtını kutsallara, mitlere, devletin gücüne ve imkanlarına yaslayarak tutum alıyor. İşte İmamoğlu vakası bu konjonktürde, hukuksal değil de fay hatlarını derinleştiren bir siyasal yargılama olarak öne çıkıyor. Ve bununla birlikte, siyasetin şekillendirdiği hukukun, normatif bir ölçü, objektif bir norm olamayacağı algısı toplumda giderek yerleşiyor. Ve haliyle toplumsal dokuların tümüne “hukuk kaybı” olarak yayılan şey, toksik, kaotik bir sosyallik doğuruyor. Totaliter eğilimler de, işte bu toplumsallığın içinde kuluçkalanıyorlar.

Otoriter tutum alışların etkisiyle, ‘ekonomik çıkarları demokratik kısıtlamalardan kurtarmak’ adına, özgürlükler haritası delik deşik edilip “istisna bölgeleri” çoğaltılıyor. Buna, sanki işleyen bir hukuk varmışçasına, hukuki ile siyasal olan arasındaki ayrımı bilinçli olarak bulanıklaştırıp  mahkeme salonları dışında hak arama mücadelesini kriminalize eden anlayışı da eklemek gerekiyor. Mahkeme salonunda Kafkaesk bir figüre, bir K’ya (Dava) dönüştürülen İmamoğlu örneği, otoritenin hapsetmekle yetinmeyip “delirtmeye” kadar varan biyo-politiğini de açığa vuruyor.

Olayları, onları yaşadıkça yargılıyoruz; oysa otoriter ivme kazanan uygulamalar karşısında ön alıcı bir refleks geliştirmek, geleceğe dair “sessiz ve derinden” bir hazırlığın içinde olmayı gerektiriyor. Bu öngörülü tutum, ancak toplumsal olarak konumlanmış özne(ler) tarafından üretilebiliyor; bu öznenin deneyimi ise bir dizi parametre (cinsiyet, etnik köken, siyasi bilinç, erk hiyerarşisi içindeki konumu, kamusal yararı gözetip gözetmediği, vicdanı, farkındalığı ve algısı vb.) tarafından şekillendiriliyor.

Hatırlayınız 30’lu yıllara dek, yani faşizmin Avrupa’daki zaferine kadar özgürlüğün, tıpkı bir doğa gücü gibi, kendi kendini savunacağına dair “cömert” bir yanılsama devam etti. Faşizmin yükselmesi sırasında, dürüst ve “medeni” insanlarda gözlemlenen korkaklık, zayıflık, rehavet ya da, “eleştirel anemi” pozisyonları, neredeyse tüm ana akım gazetelerin tiksindirici birörnekliği/ aynılığı/ üniformitesi ve her yere sızan, kibirli, yalan dolu retorik, faşizm için “mümbit” toplumsal atmosferin oluşmasını sağladı.

Bugün de aynı yönsüzlük ve hataya düşme riskiyle karşı karşıyayız. Eleştirel tavrın ve hak arayışının suç haline getirilmesi, dilin vahşileşmesi, ifade özgürlüğünün ve gösteri yapma hakkının sorgulanması, okullarda, üniversitelerde, kamu kurumlarında ve iş yerlerinde “takip” ideolojisinin dayatılması, “devletin yüce menfaatleri” ve “güvenlik” bahanesiyle, anayasal olmayan yasak ve düzenlemelerin birbiri ardına devreye sokulması, her gün yeni suçlar ve suçlamalarla ‘cezalandırıcı bir hipertrofi’, ağır aksak işleyen demokrasimizin daha da erozyona uğratılmasına yol açan pek çok aşamanın geçilmiş olduğunu gösteriyor.

Medyanın yeniden yapılandırılması, geçici bir halden, yapısal bir “istisna durumu”na kaymayla el ele yürüyor. En savunmasız olanlar arasından düşmanlar ve günah keçileri seçen, ‘devlet için tehdit” algısını güçlendiren, hakların ve özgürlük alanlarının daraltılmasını meşrulaştıran yayınlar neşreden “yandaş” medyanın, Giorgio Agamben’in “istisna durum” (state of exception) olarak tanımladığı uygulamadan muaf tutulduğu gözleniyor.

İfade özgürlüğünü, ulusal güvenlik tehdidi olarak göstermeye, toplumsal ahlak veya dini değerler üzerinden onu kriminalize etmeye, kamu düzenini bozduğu bahanesiyle onu suç haline getirmeye yönelik “McCarthy’ci uygulamalar” giderek yaygınlık kazanıyor. Oysa karşı siyasi kampın, ifade özgürlüğünün, insan-bireyin sahip olduğu özgürlük kategorilerinden herhangi biri olmasının aksine, varoluşun tam da kendisi olduğunu görmesi gerekiyor. Bu bağlamda muhafazakar söylemin, ifade özgürlüğünü şeytanlaştırmaya etmeye yönelik kavrayışının bağlantı ve dikiş yerlerinde, müesses nizamın tüm kötülüklerini üstlenen bir “iç düşman” arayışı dikkat çekiyor. Ancak tüm bu şeytanlaştırmalara rağmen direniş, yaşadığımız zamanın tarihsel kaydını tutan boyutlar kazanmaya devam ediyor.

Bana kalırsa ülkemizdeki otoriterleşme biçimlerinin ilerleyişini Avrupa ve uluslararası bağlama yeniden yerleştirerek ele almak gerekiyor. Otoriterleşme sorunsalına, ulusal egemenlik ile insan hakları arasındaki ilişki, hukuk devleti krizi, jeopolitik aklın uluslararası bağlama ve iç siyasete hakim olması, faşizmin anayasal demokrasiyi boşaltma projesi bağlamları eklenip, sıfır toplamlı bir siyasal ve toplumsal denklemden yaklaşılması gerekiyor. 

AB ve ABD’ye hakim olan jeopolitik akıl, insan haklarını gözetmek şöyle dursun, yalnızca bir ülkenin jeopolitik konumunun onların çıkarlarına faydasını (Nato’nun ikinci büyük ordusu, sığınmacıların ülkede tutulması, Ukrayna’ya olası asker gönderme girişimi ve yabancı sermaye olağanüstü kâr kolaylıkları, carry-trade’e yüksek faiz vb. gibi) hesaba katıyor. Bu da jeopolitik aklın pür Makyavelci bir akıl olduğunu ortaya koyuyor. Ülkemiz yöneticilerinin bu aklı teşhis edip ifşa etmek yerine ülkenin jeopolitik konumundan en yüksek faydayı sağlamaya yönelik politikaları, çokça etik ve toplumsal sorun doğuruyor.

Ayrıca, anayasal demokrasinin, kendi kendisini tek başına savunmayacağını, ancak onu savunmak için bizlere normatif araçlar sunduğunu unutmamak gerekiyor.

“Ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganı etrafında kristalleşen kolektivizm, sınıf dayanışması ve toplumsal eşitlik temaları, (Brecht’çi) epiğin toplumsal olanı anlatmak için güçlü bir araca dönüştüğünü gösteriyor.

Ucuz et kuyruğunda bekleyen vatandaş ile az ötede onun da çıkarları ve toplumsal adalet için eylem yapan vatandaşın birbirine “kayıtsız yanyanalığı”, direnişin toplumsal kapsamının genişletilmesinin önündeki en zorlu eşiklerden biri olan “yabancılaşma” hakkında ip uçları veriyor. 

İmamoğlu operasyonunun direnişi dirilttiği ve büyüttüğü doğrudur ancak iktidarın, direnişin zamana yayıldıkça yorgunluk belirtileri göstereceği, sürekliliğinin kaybolacağı ve kişi ya da kişiler etrafında örgütlenen bir direnişin ideolojik kutuplaşmayı arttırıp karşı siyasi mahalleleri tahkim edeceği varsayımlarıyla pozisyon aldığı unutulmamalı.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Nokta ile VirgülSemih Gümüş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dilek Karaaslan

31 Temmuz 2025

Küllerden Geriye Kalanlar

“Su yosunları, nilüferler ve mor mayasıllarla kaplı gölün kıyısında durdu. Yel esti gölün üzerinden, su titreyerek ayaklarının ucuna kadar geldi, suyun dalgalanışı, ayaklarının dibindeki otların yana yatışı, göle vuran güneşin koyulaştırdığı gölgelerin dans edişi başını dönd..

Devamı..

Liberal Demokratik Değerlerin Çöküşü

Glenn Diesen

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024