Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

25 Mart 2025

Edebiyat

Roland Barthes, Albüm

Erhan Sunar

Paylaş

1

0


Barthes’ın, annesinin ölümünden sonra gecesiyle gündüzü, düşleriyle gerçekliği, dünyasıyla yazısı yer değiştirmiş Proust’un peşinde, belki daha yoğun bir can sıkıntısıyla, yeni bir hayat bulma ihtiyacı.

Sonradan büyük bir kültür kuramcısı olarak ünlenecek biri için, hayatının tecrübelere, ilişki ağlarına dönük kısımları çok ilgi uyandırmaz gibi görünebilir, ama Roland Barthes örneğinde bu tespitin büyük ölçüde yumuşatılması gerekir. Belki de bir önyargıdan, peşin bir hükümden başka şey olmadığının görülebilmesi: Yazınsal üretiminin elli seneye varan kapsamını edebiyattan toplumbilime, modadan dilbilime, siyasetten metnin hazzına nasıl kesintisiz görebiliyorsak, gene her birinde onları bazen yazan bazen düşleyen oldukça kelime-sever bir insanı da takip edebiliyoruz çünkü. Bir görüşe göre, yazdığı her kitabın altından hayatının bir döneminin Barthes’ı çıkıyordur: Çağdaş Söylenler’de bahsi geçen popüler kültür figürü, sanatoryum yıllarından ilgi duyduğu bir gençtir; ileride Brechtyen tiyatroya duyacağı ilgi kendi oyunculuk dönemlerinin rolüyle sesi arasında kalmış genç sanatseverinden izler taşır; S/Z birebir bu harflerle Balzac’ın bir öyküsünden iki isme (Sarrasine-Zambinella) olduğu kadar, oldukça yaşamsal bağlarla bir de üvey kardeşi ile olan gergin ilişkisine gene iki belirleyici harf üzerinden (Barthes-Salzedo) bilinçaltı, olgularla birleşen gizemli bir göndermedir… Kaynaklarını gizleme eğilimi duyan herhangi bir yazarın aksine, Roland Barthes bu “esinlerden” neredeyse bahsetmeden bahsedecek ve biraz mektuplarına, biraz çok sevdiği dostlarla akşam yemeği sohbetlerine, biraz defterlere, biraz da bunların hepsini birden taşıyan o hiçbir zaman bitirilememiş roman tasarısına, notlarına dağıtarak, yazdıklarını edebi bir tutku haline getirmiş takipçileri, sevenleri için daha geniş paralel bir düzlem yaratacaktır. 

 

Albüm’de toplanan daha önce basılmamış mektupları ve bazı metinleri, bu çok tertipli kitabın az çok kronolojik düzeni içinde bize daha fazlasını da veriyor. Babasını tanıyamamış biri olarak, “edebi babaları” daha sonradan hem “öldürecek” hem de özellikle bir tarih çağı olarak büyük ilgi duyduğu on dokuzuncu yüzyıl yazarları üzerinden (Michelet, Balzac, Flaubert…) başka türlü bir çıkış arayışına girerek edebiyatı ve yazın dünyasını geniş oranda okurun dünyasına teslim edecektir. Yeni bir okurun doğuşu adına öldürülen bu “babalar” arasında elbette kendi çağının kimi yazarları da bulunur, ama diyelim Raymond Picard ile büyük bir olaya dönüşecek kalem kavgasından mektuplarında dostlarına bahsederken bile Barthes nasıl yıkmak ve nasıl oluşturmak gerektiğini irdelemekten geri durmaz. (Picard, Barthes’ın nesnel eleştiri imkânlarına sığmayacak ölçüde başına buyruk, kişisel ve saçma bağlantılarla yazdığını ileri sürüyordu ve bu yeni eleştiri sözcüsünden yanıtını Eleştiri ve Hakikat’e dönüşecek bir kapsamda almıştı.) Michel Butor’a mesele hakkında gönderdiği bir mektupta, bu polemik olayının aynı zamanda bir tür krize dönüşerek –onun gibi– gerçek dostları seçebilmesine olanak verdiğini de yazmıştır: Albüm’deki mektupları okudukça, başka bir açıdan, Barthes’ın dostlukları da açık bir kitap gibi gördüğünü fark ederiz. Ama ne ders verir ne de bilgi dağıtır bunlar üzerinden; daha ziyade küçük, bazen hayli sıkıştırılmış tespitlerle, yazılarından aşina olduğumuz fragmantal, paradokslara açık ve kimi kez de hayli kapalı görünen yapılara benzer biçimde yeni bir yazınsal niyet geliştirir. Roland Barthes’ın Dostluğu’nda bir araya getirdiği yazılar ve mektuplarda Philippe Sollers onun mavi dolmakalemlerle yazılmış samimi satırlarından aynı oranda coşkuyla bahsederken, dostane bir yemek esnasında S/Z ismini yeni kitabı için önerişini Barthes’ın nasıl seve seve –bir anlamda zaten bekliyormuş gibi– benimsediğini de belirtir ki, kitaplar üzerinden harmanlanan yazar ilişkilerine daha ayrıntıcı bir örnek zor bulunur. Sollers de kuramcı eşi Julia Kristeva da, mektuplarından birinde kendini pekâlâ bir roman kişisi gibi görebileceğini de yazmış bu dostlarını birer kitaplarına konuk edeceklerdi.

Savaş yıllarında babalarını –hem gerçek hem mecazi anlamda– kaybetmiş, onları tanımak için edebiyatlarında daha derin düzlemler kurmuş Albert Camus ve Franz Kafka gibi zayıf fiziksel bir bünyeye sahip Barthes’ın, bir anlamda “Alplerin Oxford’u” olan uzun sanatoryum yıllarında, henüz onlu yaşlarının sonlarındayken mektuplarına yazdıkları, bize bu “üniversitede” sadece durmadan okuduğunu değil, Philippe Rebeyrol’e henüz keşfettiğini ve “tıpkı suya atılan taşın art arda uyandırdığı halkaları inceleyen bir gözlemci gibi” hayranlıkla karşıladığını söylediği Marcel Proust benzeri yeni, heyecan verici başka “tanrılar” arayıp bulduğunu da hatırlatıyor. Bu “tanrılara”, örneğimizde olduğu gibi Proust’a, inanmanın bir yolu gene onunla aynı yaşlardaki Samuel Beckett’in yapacağı biçimde tespitlerle dolup taşan hayli mesafeli bir çalışma ortaya koymaktan geçebileceği gibi, bir ömrün sonunda gençliğinden ve hevesinden vazgeçmeden yeni bir romana koyulmaktan da geçebilirdi – Barthes, annesinin ardından büyük yapıtına girişen Proust gibi, kendi annesinin ardından büyük bir arayış yapıtına girişti ve bitirememiş olsa da okurlarına, akademik notlara sıkışıp kalmayacak büyük içgörüler bırakmış oldu. Raymond Picard’ın birbirine uyuşturmakta zorlandığı meselelerden hiç kopmadan, hayatının bir noktasında iyice parlayacak yollarla Barthes, yazar ile yazar sesi arasındaki mesafeye hem eleştirel hem düşsel bir dünya sığdıracaktı. Aşağı yukarı o sıralarda, bir kazayla son bulacak hayatının iyice ileri bir kısmında, Antoine Compagnon’a, bitirilmediği sürece hayat bulamayacak “yapıtının” ondan histerikçe bir çaba talep ettiğini yazmıştır: Histerik ruh halinden nefret ettiğini biliyor olmamız, delice çalıştığı bu yılların çabasını nihayetinde bir “ürün” olarak değilse de “süreç” olarak devrettiğini görüyor olmamızla yan yana getirildiğinde, kısa veya görece detaylı mektupların taşıdığı anlam da açığa çıkmış oluyor. Bu mektupların her birini, çok çeşitli taslakların ve roman projelerinin durmadan yaşatıldığı mecralar olarak görebiliriz. 

Roland Barthes’ın, hep kapalı bir evren gibi görünen, orada olmanızı gerektiren ve okurdan yoğun referanslarla dolu bu evrene alışabilmesi için bahsedilen şeylerin yanısıra bir de dilin kendi işleyişi üzerine dikkat geliştirmesini isteyen düzyazısı –o çok tartışılan ve Bir Aşk Söyleminden Parçalar’da düpedüz romantik bir yazı diye karşılanan düzyazısı– Albüm’de toplanan mektuplarda bazen dostları tarafından, mesela kendisi de zorlu bir üsluba sahip Claude Simon tarafından, küçük değinilerle, sevgi, ilgi gösterileriyle övülse de, asıl Valéry veya Flaubert gibi yazarlar üzerine yazıları bize bunu hatırlatır. Valéry yazısı, retoriğin çok eski ve daha makbul anlamından zaman içinde uzaklaşıp şimdi dilde bir tür sahte gösteriş iması taşıyor olmasına, gene Valéry’nin dili (Barthes’ın gözde uğraşı ve alanına yaklaştırarak) bir tür “tiyatro” gibi algılamasıyla tepki koyuşu etrafında döner ve tam da meselesine yakışacak biçimde Barthes bir referanslar ağı yoluyla retoriği ve bir tür zor anlaşılırlığı sadece kendi sözünden ibaret bırakmaz: Valéry de Mallarme’yi yapmacıklı buluyor olmasının tek geçerli açıklama olamayacağını ileri sürüyordur; fakat burada Barthes’ın kendi iddialarına bir yardımcı çağırdığını düşünmekten fazlasını görürüz. Mallarme’deki, Valéry’ye okuma uğraşının bir lütfu gibi yansıyan dilsel performans, diğer bir deyişle, Barthes’ın yazısına bir yuva oluşturmayı ve ötesini birlikte işaret eder. Sonunda üç yazarın da ileri sürdüğü yazınsal yaklaşımın bir olduğunu değil, yazının içinde iyice ilerledikçe, Valéry’nin sunduğu ayrımlarla, Barthes’a “zihinci” ve “daha rüyamsı, daha serbest” iki yazı biçimi üzerine söz üretme imkânı verdiğini anlarız: Rüyalardan bahsetmek için uyanıklık gerektiğini artık yazıyı kapatırken ileri sürdüğünde ise, kendi yazınsal evreninin de yazar, yazarın bir tür imgesi ve yazarın sesi arasında dolanan ve duyumsallıktan hiç kopmayan gayet somut kelimelerden oluştuğunu düşünmeye koyulmuşuzdur bile. Sınırlar arasında, yazarlar ve yaklaşımlar arasında böyle geçişlerin bir yanıyla Barthes’ın üslubunu “unutturmadığını”, bir yanıyla bu üslubun ona düşünsel özgürlük (ya da gene onun deyimiyle “biçimsel özgürlük”) alanı açtığını aynı anda görürüz ki, bu da bir yerde tatlı bir “hastalık” diye tabir edeceği “dili görmek” becerisinden başka şey değildir.

Mektuplara yeniden dönecek olursak, ölümünden birkaç sene önce yayımladığı ve bir tür karşı-hayat örneği gibi okunabilen Roland Barthes’ta göreceğimiz kişisel izler bir dil çabasından önce yaşamsal detaylarla sürüp gidiyordur. Bu hayatın merkez noktasını teşkil eden bir değil birçok şey olduğunu okudukça, onun dersler, seminerler, kitaplar ve ülkeler arasında bölünmüş hayatının, birkaç yerde yineleyeceği derin bir can sıkıntısı uyandırdığını anlamakta zorlanırız. Sanki dostlarına hayatını açarken, onların temas edemeyeceği ve yazı bilinciyle de örtülemeyecek bu can sıkıntısının karanlık bir kurtarıcı bölge işlevi gördüğünü düşünüyordur Barthes. Ama bu hem kalabalık hem yalnız hayat bir yerde daha fazlasıyla karşı karşıya gelecektir: Özellikle annesinin ölümünden sonraki üç yıllık kendi yaşam süresinde, son eseri olacak Aydınlık Oda’da geliştireceği ve fotoğrafa bir “yara” etkisi konduran “punctum” özelliğinin onun hayatında da annesinin hep sürüp gidecekmiş gibi zannedilen varlığına denk düştüğünü ileri sürmek, bu nedenle, ne bir yanılgı ne de aşırı bir yorum olurdu. Artık geriye doğru yaşanacak bir hayata birdenbire dönüşüveren kişisel dünyasından yoğun izler, bazı geç mektuplarına olduğu kadar bir roman tasarısını yansıttığı son derslerine de girmeye başlamıştır: Vita Nova; diğer bir ifadeyle, ilk yazısından itibaren alttan alta hiç vazgeçmediği kurmaca gerçekliğe tümüyle bir dönüş veya sığınma ihtiyacı. Barthes’ın, annesinin ölümünden sonra gecesiyle gündüzü, düşleriyle gerçekliği, dünyasıyla yazısı yer değiştirmiş Proust’un peşinde, belki daha yoğun bir can sıkıntısıyla, yeni bir hayat bulma ihtiyacı. Dostlarının mektupları, mesela Hervé Guibert’in Aydınlık Oda’nın özellikle Barthes’ın annesine değinen ikinci kısmından nasıl etkilendiğini ve dostane bir koşutluk gösterisiyle kendisinin de annesiyle fotoğraf seanslarını yazıya dönüştüreceğini bir teselli sözü gibi yazmış olması, kafasının epey dalgın olduğunda herkesin fikir birliği ettiği ünlü yazara gerçek bir çare gibi görünmüş müdür?

Albüm’de toplanan mektupların, onun yaşamında yer eden bazı temel yönleri ancak çok az “tartıştığını” da görürüz. Sözgelimi ilk kitabı Yazının Sıfır Derecesi’nin parça parça görüneceği Albert Camus’nün ünlü direniş gazetesi Combat yoluyla bu büyük yazarla veya dergi çevrelerinden başka solcu aydınlarla irtibatını uzun uzadıya öğrenemiyoruz. Elbette, yazınsal yaşamının başlangıcından beri Barthes siyasi öfkelere kapılacak, yazılarını da bu doğrultuda yazacak biri hiç olmadı, ama kültürel solculuk bahsindeki tutumu da bu mektuplarda kendine geniş yer bulamıyor (bir-iki dipnotta Cezayir’deki yerel direniş güçlerine pek hoşgörülü bakmadığını, bu yönde tepki koyan aydınlardan yana olduğunu gösteren küçük detaylar dışında). Gene, dönemin Fransa’sında gizlenmesi daha yaygın olan ve annesinin öğrenecek olmasından da ölesiye çekindiği eşcinselliği ve bağları, aşkları hakkında ancak bir içgörü edinebiliyoruz – sanatoryumdaki erken yıllarında yakın arkadaşı Philippe Rebeyrol’a, bir genç kıza körkütük âşık olduğunu yazması dışında gönül serüvenlerine ışık tutacak pek detay bulunmuyor. (Bir Aşk Söyleminden Parçalar ile bütün bir gençliğin bir anda sevgilisine dönüşen biri için bu beklenti belki az bile – karşılanabilmesi içinse belki Laurent Binet’in Barthes’ı ve yakın çevresini odağa koyan Dilin Yedinci İşlevi romanına bakmak gerekecek, ya da onu çok yakınından biri gibi neden onca sevdiğini bir kitap boyutunda irdelemiş Alain Robbe-Grillet’in yazdıklarına…Barthes “efsanesinin” dinmediğini kanıtlayan kitaplara.)

Roland Barthes’ın isminin etrafındaki büyü de tartışmalar da ölümünden bu yana iyice yerleştikten sonra yayımlanan bir kitap olarak Albüm, onun yaşamına ve eserine bakmak için, bir tarafıyla yepyeni bir giriş veya başlangıç gibi: Yaşamını bilenler için eserine, eserini bilenler için yaşamına dikkat göstermenin ikna edici yollarını titizliği ve düzen duygusunu sonuna kadar koruyarak gözeten güven verici bir rehber konumundaki bu kitabı sevebilmek içinse, Barthes’ı bahanesizce sevmemiz dışında bir ikinci yol yok.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

İstanbul'un Geleceği 20 KartpostaldaOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

S. C. B. N. Docking

30 Eylül 2025

Uzun Yaşam Endüstrisi Bize Ölümsüzlük ..

Uzun ve sağlıklı bir yaşam için ne takviyelere ihtiyacımız var ne de tuhaf terapilere.Sonsuza kadar yaşama şansınız olsa ama bunun için para ödemeniz gerekse ne yapardınız? Silikon Vadisi milyarderleri teknolojik ürünlerin de ötesinde, ölümsüzlü..

Devamı..

Birinci Tekil Şahıs Anlatıcı, Kurallar..

Amy L. Bernstein

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024