Nihayetinde kâtipler vejetaryenliği fazla sürdüremez ve hareketin tamamını, geçici bir heves olduğu gerekçesiyle reddederler.
Victoria Dönemi toplumundaki orta sınıf mücadelesini ve sosyal hareketliliği keskin gözlemlerle aktaran George Gissing (1857-1903) bütün bunların yanı sıra o dönemde hızla kültürel bir ivme kazanan istisnai bir konuyu da ele alır: vejetaryenlik.
1880’li ve 1890’lı yıllarda vejetaryenlik yalnızca beslenmeyle ilgili bir tercih değil, aynı zamanda büyüyen bir hareketti. Londra’nın dört bir yanında açılan restoranlar, kulüpler ve topluluklar düzenlenen seminerlerle, akşam yemekleriyle ve yayımladıkları broşürlerle vejetaryenliği hem tanıttılar hem desteklediler.
Annie Besant, Edward Carpenter ve Anna Kingsford gibi Victoria Dönemi’nin önde gelen aktivistleri vejetaryenliğin savunucuları arasındaydı. Hatta öyle ki, Gandhi 1929 tarihli otobiyografisinde vejetaryenliği Londra’nın “yeni kültü” olarak tanımlamıştı. Ekonomik, sağlıklı ve insancıl – o dönemde popüler olan restoranlardan birinin ürettiği bu slogan, toplumdaki eğilimi açıklıyordu.
Alt-orta sınıfa mensup çoğu çalışan açısından sebze ağırlıklı bir beslenme şekli ekonomik olmasının yanı sıra sağlıklıydı da. Destekçileri yalnızca doğal yaşam tarzının faydalarını ortaya çıkarmakla kalmadı, aynı zamanda sağlık reformuna katkıda bulundu ve küresel et pazarıyla ilgili endişeleri bir nebze olsun giderdi.
Karşı-kültür hareketleri
Vejetaryenlik oy verme hakkı, giyimde rasyonalite, sosyalizm, hayvan deneyi aleyhtarlığı gibi Victoria Dönemi’ne özgü diğer karşı-kültür hareketlerinin arasında yer alır ve bu da niçin Gissing’in kurgusunda kendine yer bulduğunu açıklar.
Gissing’in vejetaryen karakterleri hem kente özgü, modern bir gerçekliği yansıtır hem de simgesel bir ağırlık taşır. Et ağırlıklı bir beslenmeden kaçınmak kendini inkârla, kapitalist ikiyüzlülükle, anti-emperyalizme ve kadının bedeninin nasıl tanımlandığıyla bağlantılı bir metafor haline gelir. Mesela The Odd Women’da karakterlerin beslenme tercihi olan vejetaryenlik, aslında yoksulluğu saygın bir biçimde gizlemeye hizmet eder. Romanın başlarında Virginia Madden, vejetaryen yemeklerin basit olduğunu ve bunları kendisinin de hazırlayabileceğini söyleyerek kira için pazarlığa oturur. Buna karşın The Crown of Life’ın kahramanı Piers Otway’in vejetaryenliği ekonomik değil, etiktir. Bohemliğin yanı sıra kozmopolitliğin, pasifizmin, şiddet karşıtlığının, aykırı ve eksantrik olmanın temsilidir.
Godfrey Sherwood, Will Warburton’da bir kumarbaz ve şarlatandır. Vejetaryenliği sağlık sebepleri dolayısıyla benimser ancak kısa sürede kendini harekete kaptırır. Sade bir yaşama ve yüksek kültüre dayalı vejetaryen bir yerleşim önerse de, samimiyeti şüphelidir çünkü zihninde tasarladığı bu koloni, gerçekçi olmaktan hayli uzak bir dizi iş planının parçasıdır. Dolayısıyla Sherwood için vejetaryenlik, o an için benimsemiş olsa bile kârlı olmaktan çıktığı anda uzaklaşacağı bir davadır.
Gissing’in Simple Simon isimli öyküsünde karşımıza iki vejetaryen kâtip çıkar. Her ikisi de ince yüzlüdür, canlılıktan eser taşımazlar ve beti benzi atmış bir suratla dolanıp dururlar. Fakat öykü yoksulluğu değil, iki yüzlülüğü eleştirir. Nihayetinde kâtipler vejetaryenliği fazla sürdüremez ve hareketin tamamını, geçici bir heves olduğu gerekçesiyle reddederler.
Poor Gentleman’da ise vejetaryenlik bir seçim değil, zorunluluktur. Tymperley’nin yaşam tarzını belirleyen şey yoksulluktur: ne yediği, ne giydiği, nerede yaşadığı. The Odd Women’daki Virginia Madden gibi önce dış görünüşünü düşündüğü için et yemeyi bırakır ardından başka bir aşamaya geçer ve sağlığa olan faydaları konusunda kendini ikna eder, nihayetinde de etik sebeplere yaslanır. Gissing, tersine çevirdiği sebep-sonuç ilişkisiyle aslında vejetaryenliğin ideolojik etiğini hicveder.
Göründüğünden çok daha fazlası
Bütün bu vejetaryen karakterlerle Gissing, bir anlamda sebze ağırlıklı bir beslenme tarzının işçi sınıfı açısından gerçekten de ekonomik ve sağlıklı olup olmadığını sorgular. Nitekim kurgularının tamamında Victoria Dönemi vejetaryenliğinin kişisel bir tercih olmaktan ziyade zorunlu bir ekonomik ihtiyaç olduğunu görürüz. Mesela tasvir ettiği doğaya dönüş kolonileri hem yüzeysel hem de mantıksızdır ve daha çok idealist vejetaryenliği eleştirmeye hizmet eder.
Ekonomik koşullar ve sürdürülebilirlik üzerine yapılan bu tartışmalar Gissing’in yaşadığı dönemde ne derece güncelse şu an da öyle. Modern vejetaryenlik ve veganlık büyüyen bir hareket halini aldıkça benzer sorgulamalarla karşı karşıya kalıyor.
Gissing’in incelikli tasvirleri bize beslenme tercihinin yalnızca bir tercihten ibaret olmadığını, genellikle daha derinde yatan toplumsal değer ve çelişkileri yansıttığını hatırlatıyor. Fakat vejetaryenlik ister mecburiyetten, ister idealistlikten isterse çevresel baskıdan kaynaklansın toplumsal eğilimleri, mücadeleleri ve idealleri incelememizi sağlayan bir odak noktası olmaya devam ediyor.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






