Şampiyon tanıdığım en tuhaf insanlardan biriydi. Hayatımın zor bir döneminde onu aramak zorunda kaldım. Koskoca ülkede başka adam yokmuş gibi sen git bir şampiyonla tanış. Hava alanında beni karşıladığında, “Demek ki geldin ha?” dedi. “Evet,” dedim. “Her gün beni arayıp gel dememiş miydin?” “Evet ama yine de bu kadar çabuk beklemiyordum.” “Sana bugün geleceğimi söylemiştim.” Yüzünde bön bir ifadeyle bana bakıyordu. Halbuki gelmeden önce beni her gün aramıştı. “Her şey hazır, yüksek lisans yapabilirsin, üstelik karım üniversitede sekreter olarak çalışıyor, o sana yardım edecek.” Sonra evine gittik. Evi şehir merkezinin oldukça dışındaydı, otomobille bile neredeyse bir saatten fazla çekiyordu. “Hani şehir merkezinde oturuyordun?” dedim. “Olsun,” dedi pişkin pişkin. “Sana bir araba ayarlarız, gider gelirsin.” Hanımıyla tanıştık. İyi bir kadındı ama huzursuz görünüyordu.
“Önce sana bir iş bulmamız lazım,” dedi, “sonra da ev.” “Sen bana iş ve ev hazır demiştin.” “Yav hazır dedikse hemen öyle hazır değil. Ama buluruz sen sıkma canını.”
Dediği gibi işi bulduk, gece vardiyası bir benzincinin market bölümünde çalışacaktım. “Bu mu bulduğun iş?” dedim. “Gece vardiyasında ben nasıl çalışırım? Ya uyuşturucu çekmiş bir serseri gecenin bir vakti aç kasayı derse ne olacak?” “Sen de açarsın. Ver parayı gitsin.” “O kadar kolay değil, adam kasada az para olduğunu görünce sinirlenip beni nallarsa ne olacak?” “Olmaz bir şey, korkma. Şimdiye kadar buralarda böyle bir şey hiç olmadı.” Çok pişkin. Evi hemen bulamadık tabii. Bu süre içinde onun evinde kalmaya devam etmek zorunda kaldım. Bir süre sonra karısı rahatsız olmaya başladı haklı olarak. Kadının eski kocasından olma yetişkin oğlu da keyifsizdi. Ama kadın yine de benim yüzüme karşı bir şey söylemedi. Bir gün karısı, “Biliyor musun?” dedi, “bizimki sizin ülkenizde yaşarken şampiyonmuş.” “Ne şampiyonuymuş?” dedim. “Tavla şampiyonuymuş.” dedi. “Ayrıca güreşte de bölge şampiyonu olmuş.” “Öyle mi? Hiç duymadım.” Bir türlü ev bulamıyorduk kadının huzursuzluğu iyice arttı. Sonunda baktım benim yüzümden huzursuz oluyorlar, ben de bir motele taşınmak zorunda kaldım. Bu arada kadının üniversitede değil, bir ortaokulda sekreterlik yaptığını öğrendim… Yüksek Lisans işi yattı. Sonunda ev bulduk. Pahalı bir ev, kirası benim maaşımın neredeyse yarısı kadar, her akşam ve sabah taksiyle gidip geldiğim için elimde doğru dürüst bir şey kalmıyordu. Noel akşamı beni eve davet etti, tavla oynadık ve ben yendim. Sen misin yenen, saatlerce başımın etini yedi. “Şans,” dedim, “ne var bunu bu kadar büyütecek?” Ama adam şampiyondu ve şansla bile olsa onu yenmemem gerekirdi. Her zaman kötü şansıma sövüyordum ama ilk kez tavlada iyi giden şansıma küfür ettim. Bir sabah erken işten döndüğümde tam yatmaya hazırlanırken sabahın körü elinde tavlayla geldi. Kapıyı açmadım. Duymazdan geldim ama bu sefer de yan taraftan dolanıp yattığım odanın büyük camına vurmaya başladı. En sonunda pes ettim. “Ne oldu?” dedim. “Sabah sabah bir şey mi var.” “Evet var,” dedi. “Ya sen beni nasıl yendin o akşam?” Elindeki tavlayı gösterdi. “Sabah sabah tavla oynamayacağız değil mi?” “Hayır oynuycaz,” dedi. “Bak,” dedim, “çok yorgunum, gecenin onundan sabahın altısına kadar uyumadım, bir an önce uyumam lazım.” “Sonra uyursun,” dedi. “Akşam saat ona kadar bütün gün senin, uyuduktan sonra bize gel, sen çok seviyorsun diye bizim hanım sana elmalı turta yaptı.” “Tamam,” dedim çaresizce. O uykulu kafayla rastgele oynadım ama yine de kazanıyordum, durmadan iyi zarlar geliyordu. Ben yenilip bir an önce yatmak istiyordum ama bu sefer zarlar hep benden yanaydı, şampiyon da deliriyordu haliyle. Ben de mars etsin diye durmadan açık veriyordum beş açık varken bile vurmuyordu. Ben bile onun şansızlığına sinir olmuştum. “Ne biçim zar atıyorsun?” dedim “Sallasana şu kodumu zarlarını.” “Ne biçim konuşuyorsun?” dedi. “Okumuş adamsın ayıp.” Bir keresinde düzgün zar geldi, “Hah,” dedim sevinçle, “sonunda düzgün bir zar geldi. Bak ikisini birden vuruyorsun. Böyle giderse mars olurum herhalde.” Ama vurmadı, benim taktik olsun diye açık verdiğimi ve onu oyuna getirdiğimi sandı. Sonunda korkulan son gerçekleşti. Ben kazandım. “Hadi bana müsaade,” dedim. Hemen kalktım ama kolumdan tuttu. “Bir üç daha yapalım sonra yatarsın.” “Bugün şanssız günündesin,” dedim. “Arada bir olur böyle.” Hâlâ kolumu bırakmıyordu. “Ya kardeşim deli misin sen?” dedim. “Alt tarafı bir oyun, ne var bunu bu kadar büyütecek?” “Ben Türkiye şampiyonuyum,” dedi. Bir üç daha yaptık bu sefer hemen yatmak için daha iyi oynadım iki oyunda da mars yaparak işi garantiye aldım. “Beni üst üste iki kere nasıl yendiğini hâlâ anlamıyorum?” “Ne bileyim ben nasıl yeniyorum şans işte.” Bağrış çağrış sonunda gitti. Zorla uyudum, bir sürü kâbus gördüm. Durmadan tavla oynuyorduk ve sürekli onu yeniyordum. Akşamın bir vakti yine geldi. Evine gittik, elmalı turta ve çay içtik ve tabii yine tavla oynadık ama bu sefer beş açık vermeden daha zekice oynayıp yenildim. Karısının yanında yenince daha da mutlu oldu. Böylece ertesi sabahki uykumu garantiye almış oldum. Allahtan güreşmedik, yensen bir türlü yenilsen bir türlü. Olur olmaz yerlerde vay sen beni yenersin, gel güreşelim, el ense çekmeler, aniden tek dalmalar… Ucuz atlattım.
Bir gün beni çalıştığı lokantaya götürdü, o, müşterilerin olmadığı boş bir saatte mektup yazıyorken ben de yavaş yavaş biramı içiyordum. Yazdığı mektupların zarflarını kapattı. Bir baktım zarfın üzerinde adreste Batı Almanya yazıyor. “Batı Almanya yok artık,” dedim, “onlar birleşti.” “Ne zaman birleşti?” dedi. “Birkaç sene oldu,” dedim. Yine bön bön baktı. Söylediğime pek inanmadı. Öbür zarfta da Çekoslovakya yazıyordu. “Yine yanlış yazmışsın,” dedim. “Neden?” dedi somurtarak. “Gene ne oldu?” “Onlar da ayrıldı,” dedim. “Çekya ve Slovakya iki ayrı devlet artık.” İyice delirdi, “Neden böyle yapıyorsun?” dedi. “Ne yapıyorum?” dedim. “Ya birleşti diyorsun ya ayrıldı diyorsun. Benimle dalga geçiyorsun değil mi?” “Hayır, niye dalga geçeyim? Bana inanmıyorsan burada çalışanlardan birine sor.” Pek güvenmedi sonra lokantada çalışan Polonyalı garsona sordu. “Doğru mu?” dedi “Ayrıldılar mı?” “Evet,” dedi garson. “Ya Almanya? Onlar da birleşti mi? “Evet, ne yazık ki doğru,” dedi Polonyalı. O zaman ikna oldu.
Sonunda bir sabah benim eve taşındı. Karısı evden kovmuş. Hiç şaşırmadım. Dünyadan bihaber bir adamla sürekli roman okuyan bir kadının bir arada ne işi var? Sanırım kadın şampiyona yeni aldığı ev taksitlerini ödetiyordu, şampiyon da gençlik döneminin son dönemecine girmiş bu kadınla evlenip yeşil kart almayı planlıyordu. “Ne oldu?” dedim. “Karımla kavga ettik.” (Belki de karısının onu kovacağını biliyordu ve bu yüzden ısrarla beni çağırdı; masrafları bölüşüp bir süre benimle kalmak için.) “Neden bana yalan söyledin?” dedim. “Ne yalanı?” dedi her zamanki yüz ifadesiyle. “Beni çağırmak zorunda değildin, bana ‘iyilik’ yapmak zorunda değildin.” “Doğruyu söylesem gelmezdin ki,” dedi. “Neden gelmemi bu kadar istedin ki?” “Çünkü senin o siktiriboktan kasabadan kurtulmanı istedim, o yanında kaldığın heriften de bir an önce kurtulmak istediğin açıkça belli oluyordu.” “Sağ ol,”dedim. “Çok iyilik yaptın. Sayende bütün hayallerimi gerçekleştirdim.”
Kışı geçirdikten sonra Nisan ayında gitmeye karar verdim. “Ben gidiyorum,” dedim “Nereye gideceksin?” dedi. “Bulurum ben bir yer,” dedim. “Sen kafanı yorma. Yalnız bana son bir iyilik yaparsan sevinirim.” “Yaparım tabii,” dedi, “neden yapmayayım.” “Sabah erkenden beni otobüs durağına götür müsün?” “O sabah çalışıyorum,” dedi. Sanırım gitmemi istemiyordu, belki de bu koskoca ülkede tek başına kalmaktan korkuyordu. Çalıştığım yerde çalışan zenci kadın benim düşünceli olduğumu görünce, “Ne oldu?”dedi. “Bir sorun mu var?” “Yakında gideceğim,” dedim. “Otogara gitmem lazım ama nedense bütün arkadaşlarımın işi var. Sanırım taksi tutmam gerekecek. İki saatlik yola da taksi kim bilir ne kadar para isteyecek?” “Aldırma,” dedi kadın. “Ben seni sabah erkenden bırakırım. Bu gece bizde kalırsın benim ev otogara yakın sabah seni erkenden bırakırım.” O gece onun evinde kaldım. Kocası ve küçük kızıyla tanıştım. Adam gözünü ayırmadan çizgi film seyrediyordu. “Üniversite okuyor,” dedi kadın. “Okulu bitirdiğinde güzel bir mesleği olacak ve ben de artık böyle zor işlerde çalışmayacağım.” Kadının küçük kızına İngilizce öğrenmek için aldığım eski baskı çocuk romanını hediye ettim. Gecenin bir vakti televizyonun sesine uyandığımda adam televizyonun önünde uyuyup kalmıştı. Kenarda duran kumandayı alıp televizyonu kapattım. Sabah erkenden kalktık. Otogara geldiğimizde hemen otomobilden inip valizimi dışarı çıkardı. Otobüse binmeden önce birbirimize sarıldık. İri kıyım kadın sürücü valizimi aldı. Bir yandan da yan yan bize bakıyordu. Bu şehirdeki en güzel anılarımdan biri de bu oldu. Gideceğim yere varır varmaz hemen mektup yazdım ama ondan bir daha hiç cevap alamadım. Sonrada aklıma geldi, acaba şu eski baskı çocuk romanında zencilerle ilgili ırkçı sözler mi vardı? İnşallah yoktur… Şampiyona telefon ettim. “Bizim hanımın sana selamı var,” dedi. Giderken veda etmediğin için sana gücenmiş. Keşke kalsaydın sana buradan bir de okul ayarlardık, mis gibi hayatın olurdu.”






