Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

15 Mart 2018

Öykü

Saygın Ürel • Kerpeten

Saygın Ürel

Paylaş

17

0


Daha önce fark edecek dermanım yoktu. Güzel kadınmış. Minare de mihrap da yerinde. Benden dört beş yaş küçük olmalı. Lisede delikanlı hallerimle onu etkilediysem ihtimal olabilir. İşte o zaman cebimdeki hapları kaldırır atarım. “Doktor hanım, durum çok daha iyi,” dedim, kendinden emin, zorlukları aşmış, kurtuluşa ermiş bir sesle. “Sizi bulmam ne yerinde oldu, öyle di mi?” Siyah gözlüklerinin çevrelediği pırıltılı gözleri korkusuz bakıyor. Dudaklarında kırmızı ruj var, hafif. Kestane rengine boyadığı gür saçlarının gölgesinde uyumak istiyor insan. “Hikmet bey, her yaşın ayrı güzelliği var. Konuşmuştuk, bizim yaşlarımızın depresyonu ilaca çok iyi cevap verir. Şimdi ilaçlarınızı hafifleteceğim, daha da iyi hissedeceksiniz.” “Haklısınız, her yaşın ayrı güzelliği vardır muhakkak, ama ben yaşlılığı sevemedim. Geçen gün lise yıllarından bir fotoğraf göndermiş arkadaşım. Kendimi tanıyamadım.” “Ben sizi hemen tanırdım,” dedi, müstehzi bir gülümsemeyle. “Siz elbette fark etmezdiniz, size göre çocuk sayılırdık. Oysa hayranlıkla izlerdik sizi. Bilhassa size ve dostunuza, deyim yerindeyse, meftûnduk.” Reçeteyi yazdığı kalemi tutan parmaklarına baktı, “Neydi adı,” diye mırıldadı, “görüyorsunuz, ben de unutuyorum isimleri, mesele etmeyin o kadar.” Kalakaldım. Kafamda bir boşluk, sanki felaket haberi aldım. Toparlandım, “Adı Selim’di,” dedim. Sesim titremiş olsa gerek, kocaman gözlerini endişeyle çevirdi bana. “Evet, geçtiğimiz yıl. Akciğer kanseri.” “Kusura bakmayın, başınız sağ olsun.” Sanki bir kuyunun içinden geliyordu sesi. Selim geldi karşımdaki koltuğa oturdu. Aynı o günkü gibi bakıyor bana. Sanki dünya yansa başını çevirmeyecek, öylece duracak, gözlerini zinhar ayırmayacak gözlerimden. Muayenehaneden çıktım, Vali Konağı Caddesi’nde süklüm püklüm yürümeye başladım. Bir kerpeten olsa elimde, onu vicdanımdan söküp atsam, bir daha hiç hatırlamasam. Cenazeyi, o acıtan bakışlarını, elimdeki sızıyı, başım her derde girdiğinde kabaran suçluluk duygusunu, hepsini unutsam. Cenazeleri hep atlatırım, ya hasta olurum, ya şehirdışında, bir bahane uydururum. Ama bu cenaze başka. Okulun müdürü elbette umrumda değil. Bizim cemaatin hal-i pürmelalini görmek istiyorum. Yerinde yeller esen saçlar, almış başını gitmiş göbekler, ezilmiş omuzlar. Ey lise arkadaşlarım, ev bark, çelik çocuk sahibi oldunuz, karşılığında hayata ne istiyorsa verdiniz, oysa ben direndim. Siz yenildiniz, ben kazandım. “Sen de geliyorsun,” diyorum Sibel’e. “Sonrasında güzel bir yemek yeriz.” Sevgilim anladı neden onu götürmek istediğimi. Bir kadın cenazede en şık nasıl giyinebilirse, öyle giyindi. Aylardan mart, pırıl pırıl bir ayaz var. Teşvikiye Camii’nin avlusu güneşle dolmuş, ölen varmış, bu soğukta toprağın altına girecekmiş, umrunda değil. Ara ara şiddetlenen rüzgâr iyice üşütüyor insanı. Şadırvanda abdest alanların hareketleri gururlu, bu soğukta kolay değil. Kimler gelmiş diye şöyle gözden geçiyorum avluyu. Selim’i musalla taşına yakın bir yerde sohbet ederken görüyorum. Bakmıyorum ondan yana. Cenaze adımlarıyla, sanki acım beni yavaşlatmış, paçalarımdan tutuyormuş gibi müdürün karısına yöneliyorum. Birkaç kadının arasında duruyor. Kimsenin teskin edilmeye ihtiyacı yok gibi, sanki adam öleli epey olmuş, camide uygun vakit bulamadıkları için tören ertelenmiş. “Bize çok emek verdi. Mekânı cennet olsun.” “Amin,” diyor merhum müdürümüzün karısı, Sibel’i süzüyor. Bizimki kantarın topuzunu biraz kaçırmış, o topuklularla neredeyse tüm cemaate yukarıdan bakıyor. Musalla taşının karşı tarafında bekleşen gruba yaklaştım, Selim bu tipleri sevmezdi pek. Abartılmış bir ilgiyle sorular soruyoruz, işlerimiz nasıl, sağlığımız iyi mi, çocuklar üniversiteye başladı mı, bilmem kimden hiç ses yok mu. Kafalarımızı anlayışla sallıyoruz. Yıllar öncesinin hikâyelerinden kısa anları eski ahitten bölümlermiş gibi hatırlıyoruz. Öyle gülümsemeler konduruyoruz ki suratımıza, cenazede olmasak, bu hikâyelere kahkahalarla güleceğimizi birbirimize hissetiriyoruz. Biz bu tiyatroyu al gülüm ver gülüm sürdürürken, bakışlarını hissettim. Sert, suçlayıcı, neredeyse saldırgan. Ne gerek var bu bakışlara? Yıllar öncesinde kalmış bir mesele olmalı artık. Alt tarafı bir lise aşkı, elbet bitecekti. Evet, güzelliği dillere destandı, yine de şimdi şu yaşlanmış teyze olmayacak mıydı? Sanki bir tek bana gelmiş gibi karşımda durdu. Hemen sevgilimle tanıştırdım. “Memnun oldum, ne kadar zarifsiniz,” dedi Sibel’e. Ankara’da rahatı yerindeymiş, orası daha sakinmiş, İstanbul’u artık tanıyamıyormuş. Eski dostları da zor tanımış, yıllar bir çırpıda geçiyormuş. Bu basmakalıp sohbet böyle tehlikesiz sürüp gidecek diye umuyordum ki, “Size lise yıllarındaki aşk hikâyelerini anlatıyor mu,” diye sordu Sibel’e. “Hikmet geçmişin bahsini pek etmez. Senden öncesini hatırlamıyorum hayatım, der, meseleyi kapatır.” “Zaman hatıraları unutturuyor,” diyerek araya girdim. “Bizi de bak ne hale getirmiş.” Uzatmadı. Kafasını salladı, açık kahverengi paltosunun içinde büzüldü, sigarasını içmeye devam etti. Lisede sigara içmezdi. Bıyığı kirli paslı, sakalı şekilsiz. Kalın fitilli kadifeden siyah pantolon giymiş. Tozlu, bağcıksız ayakkabılar. Hirpani bir şaire benziyor. Gururlu cemaat camiden çıktı, ağır ağır safları oluşturmaya başladı. İmam er geç musalla taşına şimdi merhum müdürümüzün yattığı gibi boylu boyunca yatacağımızı hatırlattı hepimize. Müdüre hakkımızı helal ettik, onu iyi bildiğimize üç kere şahit olduk. Selim sağ yanımda saf tuttu. Selam verirken kafasını önce sola çevirip bakışlarıyla ruhumun ta içine kadar nüfuz edecek diye korktum. Yapmadı. Ayrılırken el sıkışıyoruz, gözlerime dik dik bakarak, “İyi görünüyorsun, kendine bakmışsın,” diyor. “Elimden bu kadarı geldi,” diyorum müstehzi bir ifade takınmaya çalışarak. Gözlerimin içine bakmaya devam ediyor, bırakmıyor elimi, olanca gücüyle sıkıyor, sızlıyor elim. Bakışlarımı kaçırmamayı güçbela başarıyorum. Ezanın sesiyle irkildim. Neredeyim ben? Caminin avlusundayım, o caminin avlusunda. Hey yarabbi. Buraya kadar ne zaman yürüdüm? Elim sızlıyor, kıpkırmızı kızarmış. Musalla taşına yaslanmışım. Gören olmadı inşallah. Hep şu ilaçlar yüzünden. İlaç değil, kerpeten verin bana. Yok, öylesi icat edilmedi henüz. Şu taşa adamakıllı uzanana kadar Selim içimi kemirip duracak.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

2020 Oscar Ödüllerini Kazananlar Belli..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Apolline Guillot

27 Ekim 2025

Çeşitlilik ve Kapsayıcılık Politikalar..

Amerikalı düşünür Susan Neiman: “Her kültür kendisini başka kültürlerden aldığı etkilerle inşa eder ve bu da, aslında kültürün ölümüne yol açan kültürel öykünme korkusundan kurtulmamız gerektiği anlamına gelir. ”Lib..

Devamı..

Petrol ve Gökkuşağı: Çölde Piknik’te Ç..

Şevval Tufan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024