Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

15 Ocak 2023

Söyleşi

Selahattin Demirtaş: "Doğası gereği muhaliftir sanat."

Semih Gümüş

Paylaş

4

2


Korsan basımlarla birlikte dünya genelinde bir buçuk milyon insanın kitaplarımı okuduğunu tahmin ediyorum. Ama ailem ve avukatlarımı saymazsak o bir buçuk milyon insandan biriyle bile henüz karşılaşmadım. Kendimi yazar gibi hissetmememe neden olan şeylerden biri de bu sanırım. Okurlar, kişinin yazar kimliğinin oluşmasına önemli katkı verir. Yazarı motive eder, yönlendirir.

Semih Gümüş: Seher yayımlandığında yeni bir yazar olarak görülüyordunuz ama dördüncü kitabınız Efsun ile birlikte artık sizi deneyimli bir yazar olarak görebilir miyiz?

Selahattin Demirtaş: Beş yılı aşkın süredir hapisteyim ve çok fazla yazı yazıyorum. Sadece öykü ve roman değil mektup da yazıyorum, deneme, şiir ve makale de. Ve çok okuyorum. Bunların kazandırdığı bir deneyim var elbette. Bu açıdan baktığımda deneyimliyim. Ama “deneyimli yazar” ifadesini “iyi bir yazar” anlamında kullanacaksak bundan gerçekten de şüpheliyim. Bana deneyimli ve iyi yazar denmesi hoşuma gider ve gururumu okşar elbette. Fakat kendi iç dünyamda bundan kesinlikle emin değilim. Halen bir olmamışlık, bir tamamlanmamışlık duygusu içindeyim. Nedenini ben de tam çözemesem de gerçek duygum bu.

Kendimi halen yazar olarak göremedim ki iyi bir yazar olarak göreyim. Çok yazmak ve çok okunmak iyi yazar olmak için yeterli ve hatta gerekli kriterler değil. Yazdıkça ve yazdıklarım yayımlandıkça şunu daha iyi anlıyorum, yazar olmak hiç de kolay değil. En azından kendi beklentilerime uygun bir yazar olmam kolay değil. Yeni şeyler yaratabilmek için hayal gücünün yetersiz kaldığı bir noktaya varmak üzereyim. Gözlem yapmak, okunmak, koklamak, tatmak gerekiyor bir yerden sonra. Ancak halen hapishanedeyim. Bu nedenle zorlamanın bir anlamı yok. Yine de yazıyorum, hep yazıyorum fakat eksik kaldığını hissediyorum. Bunu çok da dert etmiyorum doğrusu, yapacak bir şey yok nihayetinde. Siyasetçi kimliğimle hapisteyim ve siyaset yapmaya devam ediyorum en azından. Yazarlık da olmayıversin diye avutuyorum kendimi.

SG: Seher ilk kitabınızdı ve cezaevinin sert koşulları içinde yazılmış olmakla birlikte yazınsal bir metnin serinkanlı dilini korumaya özen gösterdiğiniz hemen görülüyordu...

SD: Seher’i yazdığım dönemde bilakis çok öfkeliydim. Dışarıda olup bitenler, tüm müdahalelerime rağmen aksayan bazı işler beni çileden çıkarıyordu. Bir tek yazarken kopabiliyordum bu ruh halimden. Bu bana iyi geliyordu; sakince yazmak, mizahtan kaçmamak ruhumu dinlendirmeme de yardımcı oluyordu. Dildeki serinkanlılık buydu muhtemelen.

selahattin demirtaş

SG: Siz çok sıcak bir politik hayat içinde yaşayan bir politik kişilik olarak biliniyorsunuz. Öykü ve roman yazma fikri nereden geldi, bundan biraz söz eder misiniz?

SD: Dışarıdayken de arada bir yazardım ancak yayımlatma gibi bir düşüncem yoktu. Cezaevinde çok katmanlı bir ablukayla, bir izolasyonla karşı karşıya kalınca topluma ulaşmanın, sesimi iletmenin etkili bir yolu olarak kafamda şekillendi.

Duygularımı ve düşüncelerimi dışarıya ulaştıramasaydım beni burada tüketecek, tümüyle tasfiye edeceklerdi. En azından hedefleri buydu. Ben de bunu boşa çıkarmak için elimdeki tüm imkânları, ne kadar yeteneğim ve birikimim varsa hepsini kullanmaya karar verdim. Her şey böyle başladı. Yani bana saldırdılar, ben de edebiyatla ve sanatla önce kendimi savundum, sonra da karşı atağa geçtim.

SG: Öykü ve roman yazmak için bir hazırlık süreci geçirdiniz mi? Okuduklarınız, danıştıklarınız...

SD: Hazırlık süreci oldu elbette. Okurken bazı notlar alıyordum, aniden aklıma düşen fikirleri başucumda sürekli duran not kartlarına yazıyordum. Avukatlarım, ailem, danışman arkadaşlarım aracılığıyla bazı araştırmalar yapıyordum, cezaevi kütüphanesinden yararlanıyordum, edebiyat eleştirmenlerinin görüşlerini, önerilerini, desteklerini alıyordum. Destekçilerim arasında Semih Gümüş de vardı ☺ Kolektif bir emek süreciyle yazabiliyorum ancak.

SG: Sizin gerçek hayatınızda da hepimizi gülümseten bir humour sahibi olduğunuz bilinir. Yazdıklarınızda da bu yanınızı görüyoruz. Hayat biraz da böyle mi çekiliyor ya da edebiyatta mizahın olmazsa olmaz bir yeri var mı?

SD: Kendimi bildim bileli esprili bir kişiliğe sahibim. İlkgençlik yıllarımdan beri herkes beni bu yönümle tanır, bilir. Çocukluğumdan beri mizah dergilerini düzenli okurum. Beş yıldır burada bile LeMan’ı, Uykusuz’u bir hafta olsun kaçırmadım. Yani mizah benim karakterimin bir parçasıdır ve edebiyatıma yansıyan da budur. Mizah yapmak için kendimi zorlamıyorum ben. Aksine, yazarken metnin tamamına mizah sinmesin diye kendimi frenliyorum. En acı olaylara bile ironiyle yaklaşmaktan çekinmiyorum. İroni lakaytlık, laubalilik ya da hafiflik değildir. Mizahtaki kaliteyi ve zekâyı yakalayabilirseniz en ciddi cümleden veya sözden daha etkili bir anlatımdır. Fakat olmazsa olmaz bir şart da değildir. Mizahtan anlamayanlar kendilerini zorlayıp komik duruma düşmemeli. Yoksa yoktur. Bunu kabullenmek, ısrar etmemek gerek. Mizah komiklik değildir çünkü.

selahattin demirtaş

SG: Hemen büyük bir ilgiyle karşılaşan ilk kitabınız Seher yayımlandığı zaman yaratıcı bir yazar olarak bilinmiyordunuz. Büyük bir ilginin odağında çok tanınan, sevilen bir politik kişiliğe sahip olmanızın yazdıklarınıza gölge düşürebileceğini düşündünüz mü, bu özelliğiniz yazdıklarınızı değil ama yayımlandıktan sonra okunmasını olumsuz etkiledi mi, başlangıçta olumsuz önyargılarla karşılaştınız mı?

SD: Siyasetçi kimliğim, tanınırlığım ilk etapta okura ulaşmamı kolaylaştıran büyük bir avantaj oldu. Milyonlarla aramızda zaten bir sevgi, güçlü bir bağ vardı. Kitaplarım bu bağla okura kolaylıkla ulaşabildi. Benim için çok riskli bir deneyimdi, çünkü çiğ bir edebiyatla ortaya çıksam ve bu hazır bağı kullanarak okura ulaşsam, bağı istismar etmiş olacaktım. O nedenle tüm yeteneklerimi göstererek, yüreğimi katarak yazmaya gayret ettim ve okur kitlem ile siyasette hitap ettiğim kitle ilk etapta aynı olunca yazdıklarımı da tıpkı konuşmalarımı sevdikleri gibi sevdiler.

Çok sayıda olumlu geribildirimin yanı sıra birkaç olumsuz görüş de ulaştı bana. Bunlar genelde, bizim gibi travmatik bir alanın siyasetçilerinin edebiyat, mizah, sanat gibi işlerle zamanını boşa harcamak yerine teorik kitaplar yazması gerektiği şeklindeydi. Bu eleştiriye katılmadığımı da pratiğimle gösterdim zaten; daha çok yazdım, daha çok mizah yaptım. Cesare Pavese demiş ya, “Hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır edebiyat.” İşte bunu anlayamayanlar bu eleştirileri yapıyor kanımca. Saygı duyuyorum elbette ama katılmıyorum.

Tüm yeteneklerimi göstererek, yüreğimi katarak yazmaya gayret ettim ve okur kitlem ile siyasette hitap ettiğim kitle ilk etapta aynı olunca yazdıklarımı da tıpkı konuşmalarımı sevdikleri gibi sevdiler.

SG: İkinci öykü kitabınız Devran. Bana kalırsa Seher ile koyduğunuz çıtayı daha yukarı çekti. Hem hikâyeleri hem de anlatım biçimi ve öykü dili bakımından. Siz de yazarlık serüveninizde kitaptan kitaba gelişme olduğunu düşünüyor musunuz?

SD: Elbette. Her yazdığım cümleden sonra bile geliştiğimi, eksiklerimle yüzleştiğimi hissediyorum. Ama işte her konuda olduğu gibi edebiyatta da öğrendikçe ne kadar cahil olduğumuzu fark ediyoruz sadece. Öğrenmek içimizdeki boşluğu doldurmuyor, içimizdeki boşluğun büyüklüğünü idrak etmemizi sağlıyor. Öğrenmek güzeldir. Halil Cibran demişti yanılmıyorsam, “Öğrenmek, zalimlerin yağmalayamayacağı tek zenginliktir.”

SG: Üstelik sonra romanlarınız geldi. İlki Leylan’dı. Romanın öyküden en önemli farkı, hacmi ve uzun zamanda yazılması nedeniyle çok ama çok iş yükü getirmesi, daha çok çalışmayı gerektirmesi. Siz iki tür arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?

SD: Dediğiniz gibi, roman çok daha büyük sabır, emek, yoğunlaşma, araştırma, inceleme, okuma gerektiriyor. Öyküde ise edebiyata hâkimiyeti daha fazla sağlamış olmanız gerekiyor aslında. İyi öykü yazmak daha zor fakat romanda daha geniş imkânlara sahip olunduğundan manevra alanınız da geniş. Öykü kocaman bir kamyonu daracık bir sokakta sürmeye benzer. Romanda ise üç şeritli bir otobanda ilerliyorsunuzdur.

selahattin demirtaş

SG: Peki öykü yazmak kurmacanın nasıl yazılması gerektiğiyle ilgili olarak romanlarınız için nitelikli bir hazırlık dönemi yaşamanızı sağlamış mıdır?

SD: Evet, öykü yazmamış olsaydım romanları yazamayabilirdim. Her öyküyü yazarken acaba bu bir roman başlangıcı olsa nasıl ilerlerdim diye düşünmüşümdür. Bu da beni kurguyu kafamda oluşturmaya, denemeler yapmaya itti. Bazen istesem üç sayfalık bir öyküyü üç yüz sayfalık bir romana dönüştürürüm gibi boş bir özgüvene kapıldığım zamanlar da oldu. Bunun öyle kolay olmadığını da romanlarımı yazarken anladım. Evet, öykü tren raylarını döşemenize yardımcı oluyor ama elinizde bir tren yoksa raylara öylece bakıp duruyorsunuz. Dolayısıyla öykü yazmak roman yazmayı kolaylaştırıyor ancak tek başına yeterli olmuyor. Çok daha başka yetenek, araştırma, yoğunlaşma da olmak zorunda.

SG: Leylan’ın kurgusu da zorlayıcı olmuştur. İki romanınızı yazma sürecinde sizi en çok zorlayan ne oldu?

SD: Leylan’da çok bocaladım. İlk metinde romanın ilk bölümü yoktu ve romanın adı da “Hayat Hep Yarımdır” şeklindeydi. Fakat taslağa gelen eleştirileri dikkate alarak geniş bir giriş bölümü yazdım. Giriş o kadar uzadı ki ayrı bir bölüme dönüştü ve maalesef ek gibi oldu. İki bölüm arasındaki kopukluğu bir türlü gideremedim. Şimdi dönüp baktığımda bunu daha iyi görüyorum. Bugün olsa belki rahatlıkla yapardım ama o zaman yapmayı başaramadım. O nedenle Leylan benim gözümde tamamlanmamış bir metin, biraz da içimde yara olarak kaldı doğrusu.

Bir de Leylan’ı yazarken çok hastaydım ve kitabı tamamlayamadan öleceğim diye düşünüp biraz acele ettim galiba. İnat etmiştim resmen, o kitap bitmeden ölmek yok diyordum kendime ☺ Nihayetinde çok zor bir kurguyu o hasta halimle kotarmaya çalışmak delilikti ama ben Leylan’ı yazdım ve Leylan da beni iyileştirdi. Benim Leylanım halen her hafta Diyarbakır’dan görüşüme geliyor ☺

Bazen istesem üç sayfalık bir öyküyü üç yüz sayfalık bir romana dönüştürürüm gibi boş bir özgüvene kapıldığım zamanlar da oldu.

SG: Efsun’da bu kez anlatılan hikâyenin konusu, izlekleri genişliyor. Belki de gidip görmediğiniz yerler geçiyor romanda. Öykülerinizi ve romanlarınızı yazarken tanımadığınız gerçekleri öğrenme, tanıma gereksinimi duyuyorsanız içerde yaşamanın engellerini nasıl aşıyorsunuz?

SD: Efsun’daki mekânları hiç görmediğim yerlerden seçmek bilinçli bir tercihti. Bunu iki nedenle yaptım. Birincisi, madem hapishanede sırf hayal gücümle bir şeyler yaratıyorum, o halde hafızamda duranların dışındakilerle de hayal kurabilirim dedim ve bunu denemek istedim. İkincisi, kızlarımız Delal ve Dılda’yı bu yazım sürecine ortak etmek istedim ki onlar görmediğim bu yerleri araştırıp bana göndersinler, bu vesileyle edebiyata, yazarlığa, araştırmaya ilgi duysunlar istedim.

Romanı gerçekten de yayımlamayı düşünmüyorduk. Keyifli bir aile çalışmasıydı sadece. Sonra yayımlandı işte. Başak ve kızlarımız sayesinde yazım sürecinde gereksinim duyduğum şeylere ulaşmak zor olmadı. Zor olmadı dediysem dışarıdaki kadar kolay da değil elbette ☺ Bir mektubun cevabının gelmesi on beş gün sürüyor mesela. Öyle Google’a yazıp bir tuşa basarak beş saniyede bilgiye ulaşamıyorsunuz hapishanede. Yine de güzel bir deneyim oldu ailemiz için.

SG: Artık edebiyat okurlarının ilgi alanında bir yazarsınız. Dışarı çıktığınız zaman politik kişiliğinizle edebiyatçı kişiliğiniz arasında nasıl bir yerde duracaksınız, hiç düşündünüz mü?

SD: Çok düşündüm, düşünüyorum. İçinden çıkılması zor bir durum. İnşallah ben çıkana kadar politik sorunlar ana başlıklarıyla çözülmüş olur ve kimse beni aktif politika için zorlamaz da sanat ve edebiyatla özgürce uğraşırım diye dua ediyorum. En sonunda üç defa amin, amin, amin, amin diyorum. Dört mü oldu? O kadar yani, düşünün işte ☺

SG: Romanlarınızın ve öykülerinizin politik yanları da var. Yazar nasıl insansa kişiliği ve kimliği yazdıklarına da sızacaktır elbette. Peki politik ya da toplumsal sorumluluk duygunuz yazdıklarınızı ne kadar etkiliyor?

SD: Politik kimliğim veya toplumsal sorumluluk duygum yaptığım her şeyi doğrudan etkiliyor veya belirliyor. Benim politik kimliğim yapay bir kimlik değil. Yani politikada herhangi bir makam, kişisel bir çıkar elde etmek üzere gidip de bir partiye üye olmuş değilim. İçinde bulunduğum ve parçası olduğum toplumun gerçekliğidir beni politik kılan. Ve bu politiklik sadece siyasi kararlarımı, siyasi davranış biçimlerimi etkilemiyor; kişiliğimden yaşam tarzıma, yeme içme alışkanlıklarımdan giyinme tarzıma ve elbette sanatla, edebiyatla olan ilişkime kadar her şeyi etkiliyor doğal olarak. Bu etkileşim bir yerden sonra karşılıklı etkileşim haline geliyor.

Kürt siyasi hareketinin neredeyse içinde büyümüş biri olarak aynı zamanda sol hareketin, çevre hareketinin, insan hakları ve kadın hakları hareketlerinin de içinde bulundum. Bunların hepsi beni ben yapan politik düşünce sistemleridir. Haliyle bu düşünceler yazdığım her metne rengini veriyor. Bundan bir şikâyetim yok, kaçmaya da çalışmıyorum. Aksine, edebiyatımın politik olması benim bilinçli tercihim. Hayatın her alanı politiktir ve edebiyat bundan kaçamaz, kaçınamaz. Ancak edebi metinlerimin siyasi propaganda veya sloganik metinler olmamasına da dikkat ediyorum.

Bir de siyasi temsil kimliğim bir otosansürü beraberinde getiriyor ister istemez. Mesela Efsun’da bazı karakterler küfürlü konuşuyor, bana mektup yazarak bunu bile eleştiren okurlarım oldu. “Küfürlü konuşmak sana yakışmıyor Başkan” diyorlar ☺ Yani bir kısım okur, özellikle benimle ilişkisi salt politik olan insanlar, tüm karakterleri benimle kıyaslıyor, benimle özdeşleştiriyor ve ona göre değerlendiriyor. Bu da benim özgürce yazma alanımı daraltıyor. Milyonlarca insanın politik duygu bağını zedelemektense kendimi sınırlamayı tercih ediyorum. Edebiyat için bu pek doğru bir tutum değil ancak politik bir kişilik, politik bir tutsak için tutarlı ve anlaşılırdır diye düşünüyorum. Fakat her halükârda toplumsal edebiyattan, toplumsal gerçeklikten kopmadan yazıyorum. Kurgu metinlerimde de buna dikkat ediyorum. Gustave Flaubert demiş ya, “Gerçeği öyle yoğun yaşayacaksın ki her uydurduğun şey gerçekten de gerçek olacak.”

Leylan’ı yazarken çok hastaydım ve kitabı tamamlayamadan öleceğim diye düşünüp biraz acele ettim galiba. İnat etmiştim resmen, o kitap bitmeden ölmek yok diyordum kendime :) 

SG: Bu ülkenin felaketi içinde edebiyatın nasıl bir anlamı, yazarın nasıl bir rolü olduğunu düşünüyorsunuz?

SD: Edebiyatçı ve sanatçı toplumsal sorunlara bigâne kalmaz, istese de kalamaz. Apolitiklik bile politik bir tercihtir, tutumdur. Mesela tanınmış bir oyuncu yakın zamanda, iktidara destek mahiyetinde yoksullara çağrı yaparak, “Gerekirse simit yenecek,” dedi. Şimdi sorsanız, “Benim politikayla alakam yok,” diyecektir. Ama aldığı tutum bal gibi de politik. İktidar yandaşlığı, emek ve emekçi karşıtlığıdır.

Oysa sanat da edebiyat da düzen, statüko, iktidar karşıtlığından, yani muhaliflikten doğar, orada serpilir, gelişir. Doğası gereği muhaliftir sanat. Eğer sanatçı muhalif duruşunu, tavrını veya üretimini yitirmişse toplumun karşı karşıya olduğu tehlikeler biraz daha büyümüş demektir. İktidarların her türlü saldırısına karşı halkı savunmayan, toplumu koruyup geliştirmeyi, harekete geçirmeyi hedeflemeyen sanatçı tam olarak neyi amaçlamaktadır, anlamakta zorlanıyorum.

Toplumun okuma alışkanlığını, tiyatro izleme alışkanlığını, şiiri sevdirmeyi geliştirmek dahi politik amaçtır, kıymetlidir ve toplumu savunmanın parçasıdır. Bilinçli, örgütlü, aydınlık bir toplumun inşasında rol almak sanatçının ahlaki görevidir. Bu görevinden kaçarsa, susarsa, geri çekilirse iktidarın saldırıları pervasızlaşır, acımasız hale gelir. Elbette sanatçı görevini yapsa bile toplum saldırıya uğrayabilir, savunması yeterli olmayabilir ama sanatçı, duruşundan taviz vermeden üstüne düşeni yaparak büyük bir miras bırakmış olur. Sanatı giderek büyüten, etkili hale getiren de bu mirastır.

Stefan Zweig onca yazdı, çizdi, uyardı ama İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasını milim engelleyemedi. O vahşeti durdurmaya en küçük bir etkisi bile olmadı. Sonunda bu trajedi onu eşiyle birlikte intihara kadar götürdü. Peki Zweig’ın yazdıkları insanlık için hiç mi yararlı olmadı? Bakın, bugün dünyada en çok okunan kitaplar arasında Zweig’ın yazdıkları da var. O mirastan halen yararlanıyoruz. Dolayısıyla bugünün Türkiye’sinde sanatçılar ve edebiyatçılar hem olup bitenden dolayı sorumludur hem de bir şeyler yapmakla yükümlüdür. “Beni ilgilendirmez” diyen sanatçı beni ilgilendirmez. Bu kadar nettir benim tavrım.

Bir mektubun cevabının gelmesi on beş gün sürüyor mesela. Öyle Google’a yazıp bir tuşa basarak beş saniyede bilgiye ulaşamıyorsunuz hapishanede.

SG: Bugüne dek kitaplarınızı okuyan okurlarla karşılaşmadınız. Bu sizi nasıl etkiliyor?

SD: Bu benim için çok ilginç ve biraz da hüzünlü maalesef. Korsan basımlarla birlikte dünya genelinde bir buçuk milyon insanın kitaplarımı okuduğunu tahmin ediyorum. Ama ailem ve avukatlarımı saymazsak o bir buçuk milyon insandan biriyle bile henüz karşılaşmadım. Kendimi yazar gibi hissetmememe neden olan şeylerden biri de bu sanırım. Okurlar, kişinin yazar kimliğinin oluşmasına önemli katkı verir. Yazarı motive eder, yönlendirir. Bende bunlar doğrudan olmadı. Hep dolaylı yaşadım okur ile yazar ilişkisini. Değişik bir deneyim yani. Belki bu durumun olumlu etkileri de olmuştur, bilemiyorum. Okurun etki alanında kalmadan yazabilmenin sağladığı bir özgünlük olabilir mesela.

SG: İçerdeki bir gününüzü kısaca anlatır mısınız?

SD: Çok sade bir rutinim var burada. Beş yıldır iki kişi kalıyorduk hücrede. Arkadaşım Abdullah Zeydan 6 Ocak günü tahliye edildi. Şimdilik tek başıma kalıyorum. Sabah 08.30’da kahvaltı, biraz yürüyüş ve spor yapıyor, haberleri izliyor, sonra kitap okuyorum. Varsa avukat ve aile görüşü, kitap okuma, 18.00’de akşam yemeği yiyorum. Haberleri izliyorum. Sonra okuma ve yazma. Arada bağlama çalıp türkü söylüyorum. Bu kadar. Yapacak başka bir şey yok.

SG: Okumak istediğiniz kitaplara ulaşabiliyor musunuz, bir engelle karşılaşıyor musunuz?

SD: Bürokratik işleyişin yol açtığı bir engel var. Kitaplar önce inceleniyor, kaydediliyor, en fazla yirmi tanesi odaya verilip okuduğum yirmi tanesiyle değiştiriliyor. Bu da aylar sürebiliyor. Bazen istediğim bir kitabın elime ulaşması üç dört ayı buluyor. Kendi kitaplarımı bile çıktıktan on, on beş gün sonra elime alabiliyorum. Yine de okuyorum bir şekilde. Elimde her daim kitap oluyor mutlaka.

SG: Bundan sonraki kitabınızın ne olacağını söyleyebilir misiniz?

SD: Şu anda birikmiş öykülerim, şiirlerim, resimlerim ve karikatürlerim var. Bunların yayımlanması için bazı hazırlıklar oldu ama araya hem pandemi hem de Efsun girdi. Henüz somut bir program yok, belki bu yıl yayımlanır, benden onay bekliyorlar ama bir türlü emin olamıyorum, bu nedenle bekletiyorum. Bu arada yazmaya da devam ediyorum.

Hepinize, tüm okurlara içten, sıcak selamlarımı, sevgilerimi gönderiyor, özgür yarınlarda görüşebilmeyi diliyorum.

YORUMLAR

Ahmet Baris Ay

Siyasi liderlerin belli bir derinliği olmalı; sanat, felsefe, bilim, çevre gibi alanlarda bomboş insanlar asla halkın kaderini belirleyecek liderler olmamalı. SD bu açıdan rakipsiz. Kendisini tebrik ediyorum...

8 Mart 2023

Ahmet Baris Ay

Siyasi liderlerin belli bir derinliği olmalı; sanat, felsefe, bilim, çevre gibi alanlarda bomboş insanlar asla halkın kaderini belirleyecek liderler olmamalı. SD bu açıdan rakipsiz. Kendisini tebrik ediyorum...

8 Mart 2023

Öne Çıkanlar

Kadın Ressamların Daha Önce Görmediğin..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Özge Kılıçoğlu

19 Mayıs 2026

Booker İtibar mı Kaybediyor?

Jüri başkanı Roddy Doyle 153 başvurudan sadece 31’inin ciddi bir tartışmaya değer olduğunu söyleyerek birçok başvurunun “kalitesizliği”ni eleştirmişti.Sürekli takip ettiğim ve merakla beklediğim edebiyat ödüllerinden olan Booker ve Uluslararası Booker’a inancım 2025’te bi..

Devamı..

Cassandra: Çırpınış

Özlem Kaplan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024