Hakikati arayanın, bir defa, bütün şeylerden gücü yettiği kadar şüphe etmesi gerekir.”
Ağacı ve taşı işlemekle başlayan insan türünün bilim ile hemhal serüveni, yaşam izlerini taşıyan yeni gezegenlerin keşfiyle devam ediyor. Nereye kadar sürecek ki? Ucu açık! Dert edinmeli, tünelin sonundaki ışığı görene kadar hakikate ulaşmak için inat etmeli...
Teknoloji ilerliyor, bilgi okyanusu genişliyor. Günlük ve süreli işlerimizi daha pratik yapabilmemiz için yenilenen buluşlar sürekli değişiyor. Baş döndürücü süratle teknolojik gelişmeler seyrederken her ânımızda geride kalmış ruh halinde olmak, hep yetişememe duygusu can sıkıcı.
Hızla ilerleyen çağda elde ettiğimiz her şeyin bir anda eskimesi ruhumuzu yoruyor. Yarıştan çekilmek, gemileri yakıp “Ferrari’sini Satan Bilge” misali köyüne dönmeyi ve yeniden doğanın bir parçası olmayı yeğlemek, öze dönmeyi daha muteber görmek, zihnin, ruhun ve bedenin tercihi olabilir. Oscar Wilde’ın söylediği ve Cenap Şahabettin’in edebiyatımızda yinelediği, “Yerinde sayanlar yürüyenlerden daha çok ses çıkarır” sözünden yola çıkarak oyun çizgisinin dışından bakmak bir duruş olabilir.
Bir diğeri de bilinçli aptal modelidir! Her şeyi bilen görünmek, akışına bırakmayı kabullenmek olsa gerek. Bilgiyi sorgulamak yerine, her okuduğuna, işittiğine veya gördüğüne kafa sallayan ara karakter olmayı yeğlemek daha mı kolay. Ama düşünmeyen ama iletken!
İletinin hikâyesi mağara duvarlarıyla ve taş tabletlerle başladı. Enformasyonun kurumsallaşması da tek yaprak mecmualarla başlayıp radyo ve televizyonlarla devam etti. Hem bilginin kaynağı sınırsız çeşitlilikte çoğalıyor hem de onu kaynağının dışındaki yerlere ve uygarlıklara aktaran haberleşme kanalları katmerleniyor.
İnsanların sosyal medya profillerinden içerik üretip paylaşım yapabildiği, birden fazla yayım kanalına sahip olabildiği bir zamanı yaşıyoruz. Artık herkesin haberci ya da ileten olduğu, ıssız yerlerin kalmadığı, bilginin sorgu filtresinden geçmediği, hakikatin afalladığı Post-Truth çağını yaşıyoruz.
Gerçek ile yalan arasına düşen bir meteor taşı gibi ayraç olmuş Post-Truth. Yalanların izinden gerçeğe ulaşmak; duyduğumuza, okuduğumuza ve izlediğimize, bilgiye şüpheyle baktığımız, tescil makamını arzuladığımız gürültülü haberleşme çağındayız. Gerçeği öğrenmeyi dert edinenler için yorucu döneme böylelikle başlamış olduk.
“Hakikat, ayakkabılarını giymeden, yalan dünyayı üç kez dolaşır” sözü Post-Truth çağını yerinde ifade eden bir atasözü olduğu kanaatini doğrular. Sacayağı eksik olan bilginin karşılık bulduğu zifiri bir zamandayız. Yalan yanlış olduğu su götürmez bir gerçekken, asılsız haber, salına salına dünyanın etrafında defalarca turlayıp milyonların duygularıyla etkileşim kurma cüretini bulabiliyor!
Wladyslaw Szpilman, gerçek yaşam öyküsünden uyarlanan Piyanist filminde, “İnsanın öldüğü hiçbir dava haklı değildir” der. Ölümlere alkış çalan düşünceyle yaşatmayı kural edinmiş anlayışı tek vücutta bu çağda da görebiliyoruz. Tek ileti, bir anda linç topluluğu yaratabiliyor. Bir yalan, birçok doğruyu milyonların tezahüratı eşliğinde ezebiliyor, ölümlere sebep olan bir infialin bileşeni olabiliyoruz.
Bilginin sanat ve edebiyatta karşılığı Işık’tır. Milyonlarca kaynaktan gelen ışığın gözleri kör etmesi olağandır. Önyargının veya hazır kabul bulunuşun edebi ve sanatsal terminolojide karşılığı: Akli Körlük. Birden fazla ışığın gözü yorması bundandır. Gözler ruhun penceresidir, ruhun da yorulması bundandır.
Araştırmak, irdelemek, karşılaştırmak, ışığa doğru odaklanıp yürümek, akli körlüğe direnmek, zihni, ruhu ve bedeni yoran güç bir iştir. Göremediğine, duyamadığına alkış çalmak, bir ez veya öz cümle ya da bir özdeyiş ile hakikate sille vurup onu hırpalayıp oyun dışında bırakmak niyet meselesi midir yoksa cehalet hadisesi midir bilmiyorum. Her neyse! Bu iş kolay olsa gerek. Düşünmemenin de bir zihin konforu olduğundan eminim!
Amerikalı mizahçı, öğretmen, Tom Sawyer Maceraları’nın yazarı Mark Twain, "İnsanları kandırmak, kandırılmış olduklarına ikna etmekten daha kolaydır" der. Belki de kandırılmayı zihnimizi yormamak, daha konforlu bir yaşam uğruna tercih ediyoruz. Bu yüzden belki de kör değil günahkârız!






