Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

13 Ağustos 2022

Söyleşi

Banu Yıldıran Genç: "Çok okumadan iyi yazmak pek mümkün değil. Hani bu bir üstün yetenekse, öyle herkese dağıtılmıyor."

Semih Gümüş

Paylaş

4

0


Banu Yıldıran Genç son yıllarda gitgide daha çok dikkat çeken yazılar yazıyor. Romanlar ve öyküler üstüne. Dikkatli, metnin arkasını görmeye çalışan bir gözle yaptığı okumaların yanında, okurun ilgisini çeken bir dili ve anlatımı var. Onunla ilk kitabı Geri Döndüğüm Yerler üstüne konuştuk.

Anlatım üzerine, anlatıcı üzerine çokça düşünen, yeni biçimler deneyen, dile yenilikler katan yazarlar az sayıda.

Semih Gümüş: Banu, kitaplar üstüne yazmaya ne zaman ve nasıl başladın?

Banu Yıldıran Genç: Sen aslında bu sürecin ilk tanıklarındansın tabii. Üniversitede bölümümden hiç hazzetmeyip ne yapabilirim diye düşünürken kendi kendime Negatif dergisine gidip, “Ben sizi çok seviyorum, yıllardır okuyorum ve çalışmak istiyorum,” dedim. Orada iki ay geçirdim, bir yazarı odak noktası olarak alıp onun yaşamını ve eserlerini tanıtan yazılar yazdım. Carson McCullers ve Vladimir Nabokov üzerine yazmıştım ki şu an Nabokov’a bulaşmaya cesaret edemem mesela. Cahil cesareti diyelim.

Orada Duygu Asena beni gazetecilikten çok edebiyata yakın bulduğu için kardeşi İnci Asena’ya yönlendirdi ve kendimi Adam Yayınları’nda buldum. Kitabevinde çalışırken bir yandan Adam Öykü’de ilk kitap tanıtımımı yazdım, sanırım seninle öykü üzerine konuşurken ortaya çıktı bu fikir, o kısım bulanık. Ama şunu anımsıyorum: Ben kitaptaki her öyküye dair bir şeyler yazmıştım. Sen, “Her öyküye dair bir şey yazman gerekmiyor, sevdiğin ve/veya sevmediklerine dair yazarsan daha iyi olur,” demiştin. Böylelikle 1996’da, 19 yaşında düzenli yazmaya başlamış oldum.

banu yıldıran genç geri döndüğüm yerlerSG: Sonunda ilk deneme-eleştiri kitabın yayımlandı. Geri Döndüğüm Yerler hemen ilgi görmeye de başladı. Deneme ve eleştiri kitapları pek ilgi görüp konuşulmaz ama seninki farklı olacak gibi. Bunu sen nasıl görüyorsun?

BYG: Şu an ben de buna şaşırıyorum diyebilirim. Üstelik pek çok mesaj da alıyorum okurların ne kadar duygulandıklarına ya da bahsettiğim kitapların hepsini listelerine eklediklerine dair. Sevinçli bir şaşkınlık.

Şimdi ne desem benim yorumum olacak ama yıllardır beni ve neredeyse orada büyüttüğüm oğlumu twitter’da takip edenler vardı epey. Benim sosyal medya kullanımım da yazılarım gibi, kendimden açıklıkla bahsetmekten çekinmiyorum. Pandemide ise yıllardır günlük gibi tuttuğum goodreads yorumlarımı instagram’a taşıdım. Hiç hazzetmediğim bir mecraydı açıkçası ama pandemide tam tersine döndü ve pek çok kitapsever takipçim oldu.

Sonra yazılar, yorumlar, videolar derken –dediğim gibi ben de şaşırıyorum– meğer geniş kitlelere uzanmışım. Ben bu ilgiyi biraz çıkar hesabı olmadan tamamen kendim için okuyup yazdığımın fark edilmesine ve doğal olmama bağlıyorum. Ama buna asıl cevap verecek olanlar sanırım okurlar olmalı.

SG: Kitapları okuma biçiminden ve sonra onları yazılı olarak değerlendirme biçiminden söz eder misin? Nedir senin yolun yordamın?

BYG: Kitaplarla ilgili hiçbir plan yapmıyorum aslında. Yıllardır takip edip sevdiğim bazı butik yayınevlerinin yeni çıkan kitapları hemen öne geçer mesela okuma sıramda. Yine sevdiğim yazarlar da öyle. Bir kitapla ilgili yazı yazıp yazmayacağımı da planlamıyorum çünkü insana yazma isteğini, ilhamını verenler genelde okurken bir yerden bam teline dokunan, sevdiğin kitaplar oluyor. Daha evvel bir yerde bahsetmiştim okurken sırtımı ürperten bir haz alıyorum bazen ve genelde o ürperti benim için o kitaba dair bir şeyler yazacağımın işareti oluyor.

Yazmaya karar verdiysem mutlaka tekrar okuyorum. Notlar ala ala, işaretler koya koya... Araya çok da zaman girmeden yazıyorum genelde. Öykü kitabıysa illa kitabın bütünü olması gerekmiyor, Kâmil Erdem’in “Törensiz Bir Cenaze” öyküsüne dair yazdım örneğin, tek bir öykü.

Sonra bir baktım benim hani aksaklıktan epeyce söz ettiğim o yazıları ne yazarlar paylaşıyor ne de yayınevleri.

SG: Bizde eleştirinin yokluğu elli yıldır konuşulur. Eskiden pek haklı bir yargı gibi değildi, en azından belli bir ölçüde. Bugünse eleştirinin kaldığından pek söz edilemiyor. Sen bu durumu nasıl açıklıyorsun?

BYG: Bugün 90’larda Tahsin Yücel’le Orhan Pamuk ya da seninle Enis Batur arasındaki polemiğin yaşanması mümkün değil. Ben zaten ergenlikten çıkamamış bir toplum olduğumuzu düşünürüm ama sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla taraftarlık duygusu iyice arttı sanki. Takım tutar gibi yazar tutuyor insanlar. Onun dışında sanatçılar da bu tavırdan beslenerek daha da şişkin ego’larla yaşamaya başlıyorlar.

Sevdiğim kitaba dair yazma kararım son beş altı seneye dair. Önceden aksaklıklar gördüğüm romanlara dair yazardım, işte daha bir saftım diyelim, yararlı olma, bir şeyler öğretme çabası belki... Sonra bir baktım benim hani aksaklıktan epeyce söz ettiğim o yazıları ne yazarlar paylaşıyor ne de yayınevleri. Böyle bir yazı var mesela, İletişim’den çıkmış bir romana dair. Instagram yeni bir mecraydı ve yazar kendisiyle ilgili her şeyi paylaşırken, Notos’ta yayımlanan o yazıyı yok saydı. Yayınevinin sitesinde de yok. Sonuçta benim yazma amacım zaten paylaşılması değil ama bu çocukça tavır giderek sadece sevdiklerime dair yazma kararımı perçinledi.

Onun dışında elbet olumsuz eleştiriyi olgunlukla karşılayan yazarlar da var ama şu ortamda çok az insan bu topa giriyor. Sosyal medyada yanlış sözcük kullanılıyor diye örneklerle bir öyküyü ele alan bir arkadaş, yazar kadın olduğu için kadın düşmanı ilan edildi mesela. Olaylar çok garip yerlere gidebiliyor. Yani biraz umutsuzum.

SG: Kitabındaki ilk yazıların dışındaki yazılarını, asıl olarak kitaplar üstüne yazdıklarını eleştirel-denemeler olarak görüyorum. Ama bu arada ne tam deneme ne tam eleştiri. Kendine özgü bir değerlendirme biçimi bulmuşsun. Ayrıca verimlisin, sürekli yazıyorsun. Sen tam olarak nasıl yazmak istiyorsun?

BYG: Ben de sanırım daha çok kitabın o yazıları gibi yazmak istiyorum. Zaten Sunuş’ta da bahsettiğim gibi kitap değerlendirme yazılarım gittikçe kişiselleşmeye başlamıştı. Oggito’ya yazmaya başladığım denemeleri, bir kitaba/yazara bağladığım ama çocukluğuma, yaşamıma değindiğim yazıları çok seviyorum. Kitaptaki ilk yazı, babamla Yorgo’nun hikâyesi o kadar çok insana ulaştı ki bu beni çok duygulandırdı. Tabii anlatılanın acılığı da çok etkili burada. Geçenlerde Onur Çalı, “Deneme yazarı kendinden bahsetmeden duramaz,” dedi. Galiba hakikaten böyle bir şey var.

Sadece kitaba dair eleştirel denemelerde ise kendimden bahsetmesem bile politik ya da tarihsel olarak yüreğime dokunan şeylere bağlıyorum mutlaka. Bana ait bir biçim varsa eğer budur diyebilirim. Akademik dilden hiç hoşlanmıyorum, referanslarla yazılan uzak bir yazı olmasındansa basit bir dille duygularımdan bahsetmeyi tercih ediyorum.

Benim değerlendirmelerim roman-öykü okuya okuya ve sezgilerimle ilerledi.

SG: Yararlılık gibi bir amacın var mı?

BYG: Ben zaten bana kitap soran herkese yanıt veririm, listeler yaparım. Bu biraz öğretmenlikten gelen bir davranış. Bilgim bana kalsın diyen bir insan olmadım hiç ve bu dünyada en anlayamadığım insan tipi de onlar diyebilirim. Pandemide delirmemek için sevdiğim bir yerli bir yabancı kitaba dair yazılar paylaştım yüz gün boyunca. O bitti polisiye dizi paylaştım. Yani demek istediğim yararlı olmak elbette istiyorum ama yazdığım yazılar için geçerli değil bu. Başka yollardan, mecralardan sürekli bir şeyler paylaşıyorum zaten. Yazdığım yazılar da yararlı oluyorsa, ne mutlu bana.

SG: Daha derinlikli ve kapsamlı eleştiriler yazmayı düşünüyor musun?

BYG: Burada bir Semih ağbi eleştirisi seziyorum. Düşünüyorum tabii ama okumayı yazmaya her zaman tercih ettiğim için günlerimi, gecelerimi yazı başında geçirmek beni çok sıkıyor. O yazı bitmeden rahat edemiyorum. Rahat edemeyince gündelik rutinime, okumaya dönemiyorum. Yüksek lisansı bile sıkılıp bıraktım bu yüzden. Ben akademisyen filan olamazmışım diye düşünüyorum sık sık çünkü tez yazamazdım muhtemelen.

Onun dışında tek bir yazara yoğunlaşan yazıları seviyorum aslında. Roald Dahl, Svetlana Aleksiyeviç yazılarım var böyle. Biraz sabırsızım ve kurmaca ağırlıklı okuduğum için eleştirel kuram konusunda da eksik olduğumu düşünüyorum. Benim değerlendirmelerim roman-öykü okuya okuya ve sezgilerimle ilerledi. Ama umarım yazarım diyeyim.

SG: Eleştiri erken yaşlarda pek yapılmaz denir. En çok zaman ve birikim gerektiren tür olduğu için. Ne dersin?

BYG: Kesinlikle öyle düşünüyorum. İlk soruda bahsettiğim Nabokov örneği gibi. Bugün bile Nabokov külliyatını okuyup değerlendirmek için yetkin görmüyorum kendimi. Gençliğimde yazdığım kitap tanıtım yazılarının, değerlendirmelerinin kendime has bir yöntemle ilerlemesi, bir üslup belirleyip kendimden emin cümleler kurmam kırk yaşımı buldu diyebilirim. Ki bugün bakınca hakikaten ben kitaplarla çok erken yaşta tanışıp çok erken yaşta okumaya başladım. Günümüzde özellikle gençler, bizden sonraki kuşaklar yazarlık konusunda acele ediyorlar gibime geliyor. Geri Döndüğüm Yerler’in sunuşunda da yazmıştım, çok okumadan iyi yazmak pek mümkün değil. Hani bu bir üstün yetenekse, öyle herkese dağıtılmıyor. Gayet matematiksel bir şey. Yazmayı okuya okuya öğrenebilirsiniz. Eleştiri yazıları, denemeler de bence aynı. Önce okuyarak sonra yazarak ilerleyebiliyorsunuz. Eğer kararlı ve çalışkansanız bir biçimde kendi tarzınızı, yönteminizi oluşturuyorsunuz yıllar içinde. Ama anahtar kelime de bu: yıllar içinde.

Özellikle 2000’li yıllardan beri roman türünün düşüşte olduğu, az yazıldığı ve yazılanlar üzerine de çokça çalışılmadığı da gözlemlerimden biri.

SG: Daha çok günümüz edebiyatıyla ilgilisin, ağırlıklı olarak son dönemin yerli yazarlarıyla, bu arada günümüz dünya edebiyatından yazarlarla. Ama arada Refik Halit Karay da var, Mithat Cemal Kuntay da. Son dönemi dışarıda bırakırsak, bizim edebiyatımızın eski kuşaklarından hangi yazarları önemli buluyorsun?

BYG: Aslında Parşömen video sohbetleri biraz böyle başladı. Eskilerden sevdiğim kitapları niye sevdiğimi anlatmaya başladım. Oradakilerden başlarsam Erhan Bener, Reşat Nuri Güntekin, Melih Cevdet Anday, Füruzan, daha eskilerden tek romanıyla gönlüme taht kurmuş Mithat Cemal Kuntay... Bunlara tabii bir çırpıda Leyla Erbil, Adalet Ağaoğlu, Vüsat O. Bener, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı da eklerim. Refik Halid Karay’la gönül bağım biliniyor biraz. Takvim arkasına not almış olsa okurum. Nahid Sırrı Örik’i de çok önemli buluyorum, günümüzde değeri biraz daha anlaşıldı sanırım. Aslında eski kuşaklardan sevdiklerimi saymak bugüne göre çok daha kolay tabii.

Yeni kitapları takip etmeye çalışıyorum ama benim hani “comfort zone” dedikleri rahat bölgem eski Türk romanlarıdır. Yorulunca, sıkılınca Tanzimat’tan cumhuriyetin ilk yıllarına olabilir, hiç fark etmez, eskilere dönerim. Oradaki acemilikten de aksak teknikten de tarih sevdiğim için anlatılanlardan da ayrı bir zevk alıyorum. Ne de olsa serde Türkoloji var.

Yeni yazarlardan keşfedip beğendiklerim, bana okuma hazzı verenler genelde bir tık öteye giderek yazma hazzı da veriyor.

SG: Peki edebiyatımızın bugünü hakkında neler düşünüyorsun?

BYG: Ben bunu çok sık tekrarlıyorum, eleştirenler de oluyor ama edebiyatımızın günden güne zayıfladığını düşünüyorum. Yukarıda saydığım bazı isimlerin 70’li yıllardaki parlaklığını, denedikleri yenilikleri düşününce bugün bu parıltıya nasıl muhtaç olduğumuz daha net görünüyor gözümüze. Özellikle 2000’li yıllardan beri roman türünün düşüşte olduğu, az yazıldığı ve yazılanlar üzerine de çokça çalışılmadığı da gözlemlerimden biri. Öykü o kadar kötü durumda değil, yazan çok, atölyelerden genellikle yeni yazarlar çıkıyor. Bazı yazarlarınki çıktığı atölyenin kokusunu çok taşıyor, aynı atölyelerden çok benzer yazarlar çıkabiliyor. Ama onun dışında kendi sesini bulan, çalışan, öykü üzerine, dil üzerine çokça çalışan, bunun karşılığını da öykülerine yansıtan yazarlar var. Yazar titrini çok çabuk kazanabilmek, kendi kitabını kolaylıkla bastırabilmek, sosyal medyanın getirdiği görünürlük, bu görünürlüğün çok cezbedici olması, okurla doğrudan iletişim kurma özgürlüğü pek yaramadı sanki edebiyata. Senin sürekli belirttiğin gibi anlatım üzerine, anlatıcı üzerine çokça düşünen, yeni biçimler deneyen, dile yenilikler katan yazarlar az sayıda. Özellikle Latin Amerikalı genç yazarlardan ne zaman yeni bir şey okusam bu düşüncemden daha emin oluyorum.

SG: Yeni yazarlardan en çok beğendiklerinden söz etmek ister misin?

BYG: Yeni yazarlardan keşfedip beğendiklerim, bana okuma hazzı verenler genelde bir tık öteye giderek yazma hazzı da veriyor. Geri Döndüğüm Yerler’de, Notos ve Oggito’daki yazılarımda çok yeni yazar var. İsim vermeden oraları referans vereyim. Ama bu arada yayıncılık dünyası artık takip edilemeyecek kadar büyüdü, arada gözden kaçırdığım yazarlar, kitaplar da oluyor elbet, bu konu şimdilik çözümsüz duruyor.

SG: En sevdiğin yabancı yazarlar?

BYG: İstanbul’da kitaplığımın yanında olsam bu soruyu yanıtlamak çok daha kolay olurdu. Şimdi unuttuklarım olacağını bilerek sıralayayım: David Constantine, Ralf Rothmann, Per Petterson, Grace Paley, David Grossman, Alejandro Zambra, Samanta Schweblin, Annie Ernaux, Richard Yates, Toni Morrison, Milan Kundera, Valeria Luiselli, Jean Echenoz, Deborah Levy, Claire Keegan, Carson McCullers’ın da içinde bulunduğu Güney Gotiği yazarlarının hepsi... Çok uzadı, daha da unuttuklarım vardır ama bu isimler ne yazsa okurum.

SG: Geri Döndüğüm Yerler’den sonra neler yapıp neler yazmayı düşünüyorsun?

BYG: Aynı rutinime devam edeceğim sanırım. Arada Şenlik blog’a anı yazıyorum, küçücük. Onu da çok sevdim. Ben deneme, anı... buralarda dolaşmayı seviyorum. Başka bir tür dener miyim, daha kapsamlı eleştirilere yol alır mıyım, bunu zaman gösterecek.

SG: Kitabında bir Dizin olması gerekmez miydi?

BYG: Bazı yazılar kitaplar, bazı yazılar yazarlar üzerine olduğu için ben Dizin’i kafamda oturtamamıştım. Kimseyle de konuşmadım bu konuda. Şimdi yayınevinin takdiri deyip aradan sıyrılabilirim belki.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Karaktersiz Karakterler Yazılmayı BeklerFerruh Tunç
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Elle

20 Şubat 2026

Hikâye Anlatımında Sembolizm

Sembolizmde nesneler, karakterler, mekânlar –hatta renkler bile– kelime olarak temsil ettikleri şeyin ötesine geçerek bambaşka şeyleri çağrıştırmak üzere kullanılırlar. Bir an durun ve elinizdeki kitap bitmesine rağmen uzun süre aklınızdan hiç çıkmayan hikâyeleri düşünün ..

Devamı..

Bir Ölümsüzlük Meselesi

Ayzer Bilgiç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024