Mehtap Sezer’in öykülerinin merkezinde çoklukla kadınlar var. Bu kadınların yaş, sınıf ve meslekleri çeşitlilik gösteriyor.
Şiddet kelimesi beni her zaman ürkütmüştür. Sarsıcı ve rahatsız edicidir. İnsanoğlu var olduğu günden beri hem şiddet uygulayan hem de şiddete maruz kalan konumda olmaktan bir türlü kurtulamamıştır. Yüzyıllardır bıkmadan usanmadan yaşadığımız savaşlar bunun en büyük kanıtıdır. İnsanlardaki şiddete olan bu yönelimin nedeni ne olabilir? Kelime anlamı olarak baktığımızda şiddet; kaba ve sert davranışlar barındıran, aşırılık içeren hareketler ve sözler bütünüdür diyebiliriz. Karşıt görüşte olanlara istediğini yaptırmak, amaca ulaşmak için ikna etme ve uzlaşma yerine kaba kuvvet kullanmak da bir tür şiddettir. Ekonomik geliri düşük olan ülkelerde daha çok şiddet olayının yaşandığını medya aracılığıyla rahatlıkla görebiliriz. Şiddete şiddetle yanıt veren devletlerin, yurttaşlarına uyguladıkları şiddet de yer yer çok acımasız olabilir.
Genel olarak bakıldığında insanlar şiddete karşı olduklarını söyler. Ama çoğu zaman bunu söyleyenlerin bizzat kendileri şiddet uygular. Bu tür insanlar ikiyüzlüdür. Uyguladıkları şiddeti her zaman bir şekilde kılıfına uydururlar. Demokrasi, insan hakları, ekonomik refah gibi olumlu kelimelerin arka planında aslında kötülük ve şiddet yatabilir. Savaş ve darbe zamanlarında kötüler, amaçlarına ulaşmak için her türlü şiddete başvurur. Özellikle tecavüz ve işkence insanın ürettiği şiddetin belki de en uç noktasıdır. Savaş, tecavüz ve işkence iç içe geçen bir tür şiddet birlikteliğidir. Üçü de insanları aşağılamak, hiçe saymak ve onurlarını zedelemek üzerine kuruludur. Özellikle askerler ve güvenlik güçleri bilgi almak için ya da sırf karşı tarafı aşağılamak için şiddet uygular. İç savaşta ve darbe dönemlerinde her zaman daha fazlası ve hatta çok daha fazlası yapılabilir. Bu arada şiddet her zaman fiziksel olmak zorunda da değildir. Pek çok yerde ve zamanda psikolojik ve sözel şiddete de maruz kalınabilir. Aşağılama içeren argo sözcükler ve küfürleri anımsayalım. Sonuç olarak şiddet karşımıza her seferinde farklı yüzleriyle çıkar. Özellikle ekonomik refahın azaldığı, toplumsal muhalefet hareketlerinin yükselişe geçtiği çalkantılı kriz dönemlerinde yetişkinlerin birbirlerine şiddet uygulamasının yanında özellikle kadınlara, çocuklara ve hayvanlara yönelik şiddet yükselişe geçer.
Mehtap Sezer’in ilk öykü kitabı Düğüm Düğüm yılın ilk günlerinde Edebiyatist Yayınevi etiketiyle okurla buluştu. Kitabın ilk iki öyküsü 12 Eylül dönemi göz altıları ve işkencelerinin yarattığı travmaları odağına aldığı için farklı bir yerde duruyor. İlk öykü olan “Bir Ekmek Bir Gazete”de 12 Eylül travmasını, bir yetişkin kadın anlatıcının bakış açısı üzerinden geçmişe giderek hayalimizde canlandırıyoruz. Konu çok etkili ancak anlatması zor. Bir çocuk nasıl düşünür; annesiyle, babasıyla, ağabeyiyle, akrabalarıyla ve eve gelen askerlerle nasıl konuşur? Okuduğu fakültede çatışmalara karışan ağabey şiddete uğramış halde eve döner. Gece yarısı askerler evi basar, ağabeyi götürür. Ağabey sorgulanır, dayak yer, işkence görür, aylar sonra eve döndüğünde perişan vaziyettedir. İş bulamaz, açılan bakkalda tutunamaz; zamanla hayattan elini eteğini çeker ve kitapların dünyasında kaybolur. Anlatıcı kadın liseden sonra okumaz, hemen evlenir, sistemle uyumlanarak yaşamını sürdürür. İkinci öykü “Doğum Lekesi”nde ise anlatıcı kadın, dönemin dergilerinden birinde yazı yazdığı için tutuklanarak göz altında işkence görmüş, aylarca işsiz kaldıktan sonra bildiği yabancı diller sayesinde ancak iş bulabilmiştir. Emekli olduğu için kendisi için düzenlenen eğlence çıkışında, bir sokak lambasının altında sarhoş halde yatan işkencecilerinden biriyle karşılaşır. Kar, karanlık, ışık ve adam, anlatıcı kadını çağrışımlarla geçmişin travmatik anlarına götürür.
Mehtap Sezer’in öykülerinin merkezinde çoklukla kadınlar var. Bu kadınların yaş, sınıf ve meslekleri çeşitlilik gösteriyor. Hikâye etmeye dayalı psikolojik çözümlemeler; kişilerin diyaloglar, davranışları ve duyguları eşliğinde birinci tekil kişi anlatıcının bakış açısı aracılığıyla ve çağrışımlarla geçmişe dönülerek anlatılıyor. Öykülerde diyalog, hikâye etme, geçmişe dönüş ve betimleme teknikleri ön planda. Tanıdık gelen, duyduğumuz ve hatta bizzat tanık olduğumuz olaylara öykü kişileri aracılığıyla yeni bir bakış açısı ve duyarlılıkla yaklaşıyoruz. Gerçek hayattan kesitler, anılar, nesneler, eşyalar ve rüyalar bir derdin işaret fişeği olarak anlatıcıyı harekete geçiriyor. Sezer, bu anlamda 12 Eylül’ün kan damlayan karanlıklarını -sorgular, göz altıları, işkenceler- hatırlatarak hafıza tazeliyor, geçmişle hesaplaşmayı edebiyat aracılığıyla sürdürüyor, iyi de yapıyor.
İnsanlığın, geldiği şu seviyede hâlâ şiddet isteğine ve uygulamalarına hâlâ son verilememesi çok düşündürücü. İnsan artık belli bir noktada insan olmanın ne demek olduğunu sorgular hale geliyor. Sanki uygarlık seviyesi yükseldikçe şiddet isteği de biçim değiştiriyor, her geçen gün biraz daha yükseliyor. Her ne amaçla olursa olsun şiddetin her türlüsüne “Hayır!” demek; eşitlik, özgürlük ve kardeşlik için çaba göstermek insan olmanın en büyük yükümlülüğü ve gereği olmalı artık.






