Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Nisan 2025

Edebiyat

Simyacılık

Sezen Ergen Breitegger

Paylaş

1

3


Her zaman olduğu gibi, yazdıklarına hayran olduğum için o kitapların yazarını da, Vüs’at O. Bener’i de çok merak etmiştim.

Romanları değerlendirirken kullandığım öznel bir ölçütüm var. Sevdiğim romanların çoğu bende bir cümle ya da paragraf bırakır. İstemsizce o cümleyi ezberlerim, bazen içinde olduğum durumu tarif etmek için kullanırım, bazen de aklımda durduk yere o cümle çınlar. İçinden geçtiğimiz kapkaranlık politik dönemde kitap okumak bir anda imkânsız hale geldi. Ülkemizden başka şey düşünemiyor, tek satır okuyamıyordum. Umutsuz, mutsuz uyandığım sabahların birinde yine ezberlediğim cümlelerden biri içimde yankılandı. “Düşsüz uykulardan bile uyanmak. Karanlık da bir yargıdır, bir açıklamadır.” Buzul Çağının Virüsü’nden bu. 

On yılı geçmiştir, Vü’sat O. Bener’le ilk karşılaştığım zamanlarda, “Büyük büyük konuşuyorum, yok artık kitaplardan etkilenmeyecekmişim yok artık dışardan bakarak okuyabiliyormuşum. Sonra bir kitap, bir yazar çıkıyor, bu dediklerimin hepsini unutuyorum. Vüs'at O. Bener beni aldı, yerden yere çarptı, hâlâ da süründürüyor. Sanki yazmak istediklerimi almış yazmış, başka hikâyelerin arasından çıkıp gelip benim kalbimi mengeneyle sıkıştırmış gibi. Soğuk algınlığım geçmiyor bir türlü. Bay Muannit Sahtegi'nin Notları'yla başladım, galiba adı Murakami'yi çağrıştırdı. Safım ben, Murakami de kimmiş? O günden beri öbür kitaplarının arasında kayboldum, hepsi ayrı tarafımdan tuttu çekiyor. Buzul Çağının Virüsü mü yoksa Dost-Yaşamasız mı bilmiyorum ama en çok Buzul Çağının Virüsü. ‘Sana yirmi beş yaş dayanılmaz haşarılığını kanıtlayan yazılarından kopya ettiğim bir kaçını gönderiyorum. Hep kıskandın kendini, kendinden canım aptalım benim. Sen hep yanılgı ve yenilgilerden oluştuğun için yaşayabilensin!’  İyi ki bu metinlere üniversite zamanımda rastlamadım. Şimdi bile bu kadar çarpıldıysam o zaman kimbilir nasıl olurdum.Duyuyor musun Oğuz Atay! Çınar elli, kızdı mı kezzap gibi bakan, oysa iri çağla gözlü, kapılardan sığmaz güzel adamım!’  Nefes nefese kalıyorum ben bu kitapları okurken çok yoruldum. Okuması anlaması zor diyorlar. Anlaması zor değil, sindirmesi zor. Çok yoruldum. Ben bu kitapların yorgunuyum.” diye yazmışım. 

Vüs’at O. Bener’in anlaşılmazlığı, yazmaya başladığından beri okurları meşgul eden bir konu. Karmaşık kurgusu sebebiyle, ancak tekrar okumalarla, geri dönüşlerle Buzul Çağının Virüsü’nün Osman Yaylagülü adlı mal memurunun evli Şükufe Alp’le yaşadığı yasak aşkı, Osman’ın siyasi tutukluluğunu, Kemal ve Faik’le olan dostluğunu ve dönemin siyasi olaylarına tanıklıkları konu aldığı ortaya çıkabiliyor. İlk yazıldığında dilinin anlaşılmaz olduğuna dair eleştirilere, Cevat Çapan yıllar geçtikçe romanın daha kolay anlaşılır hale geldiğinden bahsederek cevap veriyor. Bunu sağlayan da bence dilinin avangart modernliği. Şimdi bile okuduğumda, Bener’in yapıtında, mektuplarında günümüz gençliğinin üslubuna benzer cümleler görüyorum. Buzul Çağının Virüsü’nde savcının yaşından bahsederken, “Kırk yok sanmam, otuz beş artılar içindedir olsa olsa,” Ayşe Bener’e mektubunda. “Bağışlanabilecek bi herif diilim aslında!”

Enis Batur’a hak vermemek imkansız, güzelim bir aşk romanı bu aslında…

Bener’i tekrar tekrar okumak gerek. “Buzul Çağının Virüsü’nde bazı bölümleri nasıl yorumlayacağımı, karabasansı boşluklar içinde, düşündüm durdum. İki, üç, dört, olmadı, beş, altı kez okumak zorunda kaldığım bölümleri, bir de kuşkusuz başka bölümlere bağlayarak anlamlandırmaya çalıştıkça, niçin saklamalı, çaresizlikler, sıkıntılar içinde kaldım,” diyor Semih Gümüş, yıllar sonra Yalnızlık Kime Benzer’de hiç ismini vermeden kahramanlarına okutacağı bu roman hakkında. Enis Batur da, “Yazınımızın en usta işi örneklerinden birini, hele bir de güzelim bir aşk romanıysa bu, geri döne döne okumak da yabana atılacak bir keyif değildir,” diye yazmış. Bu da bir yeniden okuma yazısı. 

Okunmaktan harap olmuş, oradan oraya taşıdığım için lekelenmiş, cildi ayrılmak üzere olan kitabımı yeniden elime aldığımda, ezbere bildiğim romanlarda hep yaptığım gibi önce hızlı hızlı okuyarak hemen kitabın en sevdiğim bölümüne, edebiyatımızda yazılmış en güzel aşk mektuplarından birine ulaşmaya çalışıyordum. Enis Batur’a hak vermemek imkansız, güzelim bir aşk romanı bu aslında, hakkında yazılan yazılarda nedense hep atlanan, kitabın girift yapısına,  dolambaçlı diline odaklanmaktan biraz da göz ardı edilmiş o tutkulu aşk. Viola’nın mektupları. Osman ve Viola’nın imgelerle bezenmiş, kitaplarla, şiirlerle dolu, romanın farklı köşelerine sinmiş yasak aşkı. Viola, Osman’ın sevgilisi Şükufe’ye taktığı lakap elbette. Kavuşsalar mutlu olabilirler miydi? Bu sorunun cevabını bu okuyuşumda da bulamıyorum. Birlikte bir gerçeklikten, hayattan kaçıyor gibiler. “Ne sen beni, ne ben seni yüceltelim böylesine. Yazık olur sonra. / Yarattıklarımıza hayran olduk demeye kalkışırız değil mi, bir gün? / Yaratabilirsek!” 

Bu sefer aslında kitabı Osman’ın yargılanma süreci üstünden okumak istiyordum, çocuklarını öğüten makinelere benzeyen siyasi geçmişimiz, hiç değişmeyen, iç yangını, bunaltıcı günlerin kopyalanarak günümüze gelişini, içinde bulunduğumuz sıkıntılı durumun yansımasını sayfalarda görmek istiyordum. Osman, siyasi görüşleri yüzünden tutuklanmış, “Üç aydır tutukluyum, ilk kez çıkıyorum hâkim karşısına,” diyor, sonra başka bölümde, “’Sanığın sorgusuna devam edildi.’ Maskaralık. Fakülte kantininde ben, dayımın oğlu, iki arkadaşı limonata içiyormuşuz. Kımız yoktu da ondan!” Tanığın uydurma beyanlarıyla devam ediyor gerisi. Ne kadar tanıdık, ve maalesef ne kadar güncel hâlâ. 

Biz bunları ne zaman gülerek okuyabileceğiz, yeter diye bağırasım gelince Osman ve Viola’yı takip etmeye geri döndüm. Romanın da böylesi, her okuyuşta başka yolları takip edebiliyor insan. Viola’nın iki mektubu var, önceki seferlerde, sana yirmibeş yaş haşarılığı diye başlayan birinci mektubu çok etkileyici bulmuştum, bu kez ikincisinden daha çok etkileniyorum. Viola’nın okur okumaz insanı etkileyen mektupları kitapta birdenbire, en beklenmedik bölümlerde karşımıza hitapsız, imzasız çıkıveriyordu. Birinci mektuptan hemen önce savcı Osman’a kızıyor, “’Kös dinler bunlar. Kanları zehirlenmiş bir kere. Ne desen boş!’ Gene neyse, tutabildi kendini, ‘Moskof tohumu!’ demedi. Birinci Şube Müdürü kadar kaba değil.” Sonra, sayfayı çevirince tam bir elektroşok etkisi, “Biz bir varoluşun içinde ya da dışındaydık, onu hiçbir payanda ayakta tutamazdı. Mutluyum nasıl isterdim bunu bilmeni. Bildiğini bilmek umudu, artırmıyor mu sanıyorsun acımı. Aynı zamanda şaşkın bir doğa çarpığı. Ne İskender’ler imgeledim, ne Salvador Dali’ler sende. Dur, yokla bedenini, bak ne sıcacık! Hep kıskandın kendini, kendinden canım aptalım benim. Sen hep yanılgı ve yenilgilerden oluştuğun için yaşayabilensin.!” Mektubun etkisinden çıkamadan, Bener yine bütün atmosferi hiç acımadan değiştiriyor, komiser geliyor diğer sayfada. 

Her okuyuşumda Bener’in ustalığının farklı yönlerinden etkileniyorum. Bu sefer, kitabı ne kadar modern biçimde fragmanlar halinde yazdığını fark ettim. Kısa, iki-üç sayfalık bölümler, birbirinden bağımsız da görünüyor ve kolaylıkla ayrı metinler olarak da okunabilir, ama sonunda ortaya tastamam bir roman çıkıyor. Bunu günümüzde bile yapabilen yazar ne az. İlk baskısı 1984 yılındaymış, tamamen avangart, otokurmacanın izi bile ortada pek yokken otokurmacayla yazılmış metinler. 

Buzul Çağının Virüsü’nü okuyarak huzur bulmaya çalışmak. Hayat ironik. Bunları düşünerek, ülkemizde olan biteni pek de unutamadan okumaya devam ettim.

Her zaman olduğu gibi, yazdıklarına hayran olduğum için o kitapların yazarını da, Vüs’at O. Bener’i de çok merak etmiştim. Neyse ki mektupları, Bir Tuhaf Yalvaç’ta yer alan Kendi Öyküsü var. İlk eşi sekiz aylık hamileyken bebekle birlikte vefat etmiş, pek de unutmadığı yazısından belli, oğlu doğsaydı neler olurdu, onu hayal ediyor. V.O.B’nin yaşamı, kitaplarındaki gizemleri çözmede bize önemli ipuçları veriyor, aslında kendisini merak etmekte çok da haksız değilim. Reyhan Tutumlu; “Bener’in küçük bir kasabada görevli olduğu, burada evli bir kadınla aşk yaşadığı, Ankara’da tutuklandığı, bu sırada nişanlı olduğu, avukatlık yaptığı gibi yaşamöyküsel ayrıntıları bilmeseydik, Buzul Çağının Virüsü’ndeki birçok göndermeyi anlayamazdık, romandaki bazı olayların zamansal sırasını saptayamazdık,” diye yazmış. Kendi Öyküsü’nde  “1948’de ara verilmesi zorunlu bir sevda yaşanmıştır, topu bir buçuk yıl süren. Yığınla mektup, sayfalar, sayfalarca.. Bay V.O.B’nin geleceğin büyük (!) yazarı olacağı düşlerine kendini kaptıran güzel, can gencecik” diye bahsederek, adını da verdiği Neriman Ündeğer de Viola’ya esin vermiş. Mektupları da benim için çok önemli. Yazarlık hayalleri kuran bir avukat, V.O.B’nin son eşi Ayşe Bener’e yazdığı mektuplarda, “Oysa ‘dille uğraşmayı’ ne çok seviyorum! ‘Hukuk’ denilen ve hiçbir çözüm getirmeyen bence, bir uğraşı benimseyemedim hiç!” satırlarını okursa ona ne olacaksa işte bana ondan oldu bunları görünce. 

Aynı kitapları tekrar tekrar okumanın anksiyeteyle yakın ilişkisi varmış. Sonraki satırda ne olacağını bilmek insana kontrol duygusu veriyor, insanı sakinleştiriyormuş. Buzul Çağının Virüsü’nü okuyarak huzur bulmaya çalışmak. Hayat ironik. Bunları düşünerek, ülkemizde olan biteni pek de unutamadan okumaya devam ettim. Karşıma ikinci bir mektup çıktı, yine hitapsız başlayan ama bu kez G. imzası var sonunda. Reyhan Tutumlu’nun aktardığına göre, ikinci mektubun aslında kim tarafından yazıldığı belli değil. G.  diye imzalanmış. Ben yine de içeriğinden dolayı bu mektubu da Viola’nın yazdığını düşünerek okuyorum. Birkaç bölüm ileride de O.Y. yani Osman Yaylagülü imzasıyla yazılan mektupla yanıtlandığını da düşünürsek bu mektubun Viola tarafından yazılmış olma ihtimali iyice artıyor. İkinci mektupta Viola, geçmiş okuyuşlarımda dikkatimden kaçan, burada benim birleştirerek yazacağım ama mektubunda satır aralarına saklanmış, bence  şiirden farksız şeyler yapıyor. Aşkın müthiş biçimde tarifi bu. “Bütün bir ömrü yaşadık duygusu. Sende de var mı? Sabah durudan da özge bir suyun en dibini görmek. Ama seninle oluşturduğumuz dupduru suyun en dibinde elmaslar mordu. Deniz bile ölür. Ama kesişti ya bir kez oyunlarımız, gereksinmelerimiz, bir elmas oluştu ya. Bütün bir ömrü yaşamak da değil sadece. İmbikten geçirilmiş insanı yaşamak.” Düzyazı içinde saklanmış şiirin izini sürmek de dupduru suların içindeki mor elmasları görmeye benziyor. 

Kaynakça

Reyhan Tutumlu, Vüs’at O. Bener’in Yapıtlarına Anlatıbilimsel bir Yaklaşım, Bilkent Üniversitesi, 2007 

Vüs’at O. Bener, Bir Tuhaf Yalvaç, 2004, Norgunk 

Yalnızlık Kime Benzer, Semih Gümüş, 2017, Can Yayınları

Semih Gümüş, Vüs’at O. Bener: Kara Anlatı Yazarı, 2007, Can Yayınları

YORUMLAR

DİLEK KARAASLAN

"Aynı kitapları tekrar tekrar okumanın anksiyeteyle yakın ilişkisi varmış. Sonraki satırda ne olacağını bilmek insana kontrol duygusu veriyor, insanı sakinleştiriyormuş." Akla çok yakın. Vüsat Bener'in elli belki altmış yıl önce yazdıklarının şimdi bugün olanlarla yakınlığı ve tekrarıymış gibi gelmesine, okurken hissedilen duygudaşlığa ne demeli? Yıllar sonra okurun aslında sonsuz bir fasit dairenin içinde dönüp durduğunu, aslında hiçbir şeyi kontrol edemediğini anlaması ve anksiyetenin önlenemeyen yükselişi...

9 Nisan 2025

DİLEK KARAASLAN

"Aynı kitapları tekrar tekrar okumanın anksiyeteyle yakın ilişkisi varmış. Sonraki satırda ne olacağını bilmek insana kontrol duygusu veriyor, insanı sakinleştiriyormuş." Akla çok yakın. Vüsat Bener'in elli belki altmış yıl önce yazdıklarının şimdi bugün olanlarla yakınlığı ve tekrarıymış gibi gelmesine, okurken hissedilen duygudaşlığa ne demeli? Yıllar sonra okurun aslında sonsuz bir fasit dairenin içinde dönüp durduğunu, aslında hiçbir şeyi kontrol edemediğini anlaması ve anksiyetenin önlenemeyen yükselişi...

9 Nisan 2025

DİLEK KARAASLAN

"Aynı kitapları tekrar tekrar okumanın anksiyeteyle yakın ilişkisi varmış. Sonraki satırda ne olacağını bilmek insana kontrol duygusu veriyor, insanı sakinleştiriyormuş." Akla çok yakın. Vüsat Bener'in elli belki altmış yıl önce yazdıklarının şimdi bugün olanlarla yakınlığı ve tekrarıymış gibi gelmesine, okurken hissedilen duygudaşlığa ne demeli? Yıllar sonra okurun aslında sonsuz bir fasit dairenin içinde dönüp durduğunu, aslında hiçbir şeyi kontrol edemediğini anlaması ve anksiyetenin önlenemeyen yükselişi...

9 Nisan 2025

Öne Çıkanlar

Küçük ama Büyük YalanlarHep Kitap
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

M. C. D. –. A. LaPlante

31 Temmuz 2025

Yazarken Konfor Alanının Dışına Çıkmak

Edebiyatta “tür” sizi içine hapseden bir kafes değil sizin için çalışan koruyucu bir muhafaza, metniniz açısından can sıkıcı bir sınırlama değil işinizi kolaylaştıran işlevsel bir araçtır.Çoğu yazar, özellikle de yazmaya yeni başlayanlar, edebiyattaki tür kavram..

Devamı..

Küllerden Geriye Kalanlar

Dilek Karaaslan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024