“Bak bu koğuşta altmış sekiz kişiyiz. Seni çıkarırsak altmış yedi. Yani altmış yedi Nuri, bir de sen. Sen siyasisin. Ayrısın… Kafan suçlu senin, kafan. Kafanı beğenmemişler anlaşılan, kafanı suçlu bulmuşlar. İşlerine gelmemişsin onların, kapmışlar, tıkmışlar seni içeri, tamam mı?... Bak ne diyorlar? Ayırmışlar: Size ‘siyasi suçlu’ diyorlar, bize ‘adi suçlu’. Adımızı bile ayırmışlar.”
Erdal Öz, 12 Mart Muhtırası’ndan etkilenmiş ve o dönemde yaşadıkları edebî kalemine sinmiş bir sanatçıdır. Yaralısın romanı bu süreçte yaşadıklarının isim, yer ve zaman belirtilmeden ama derin bir dil kullanımıyla okura hissettiren önemli eserlerindendir. İkinci tekil şahıs anlatımının hâkim olduğu romanda birçok Nuri ile geçen bir gün geri dönüş teknikleriyle işlenmektedir. Mekânda genellikle iç mekânlar ağır basmakla beraber eşya detaylarına giderek kasvet çökmektedir, bu kasvet ise bilincin değişimiyle uyumlu ilerlemektedir. Zaman akışı, hapishane anına gelindiğinde oldukça yavaşlamaktadır; geri dönüşlerle hatırlanan işkence anları, kahramanın evinden alınış anları bilinci geçmişe yöneltirken anda ne yaşadığının silikleşmesine sebep olmaktadır.
Bu çalışmada Eugene Ionesco’nun Gergedanlar adlı oyununda gergedanlaşma üzerinden ele alınan tektipleşmeye paralel olarak, Erdal Öz’ün Yaralısın romanında hapishane ortamında insanların Nurileşmesi üzerinden tektipleşmeyi ele alışı irdelenecektir.
Giriş
Erdal Öz, Yaralısın adlı eserinde, edilgen bir hâle dönüşen öznenin psikolojik ve fiziksel şiddet karşısında gösterdiği direncin sindirilmesini geriye dönüşlerle işlemektedir. Altı çizilmemekle birlikte bu işkence unsurlarının işaret ettiği dönem yazarın da yaşamında önemli bir etkisi olan 12 Mart Muhtırası’na denk gelmektedir. Öz, anılarında bu sürecin eserlerinde oluşan etkisi ile ilgili olarak şunları söylemektedir:
“İyi ki 12 Mart’ta beni içeri aldılar. Orada gördüklerimi başka hiçbir durumda, hiçbir konumda göremezdim, yaşayamazdım. Bana o dönemi yaşatan o dönemin alçaklarına belki de teşekkür etmeliyim. Bana bilmedik bir dünya, müthiş gözlemler, yeni kitaplar kazandırdılar. Sağ olsunlar, demiyorum çünkü pek çok insana akıl almaz kötülükler ettiler, ellerini kana buladılar. Onları nefretle anıyorum” (Öz, 2005).
Bahsedilen kötülüklerin birçoğuna Yaralısın’da pasifleşen bir kahramanla tanık olunmaktadır. Eugene Ionesco, Gergedanlar adlı oyununda İkinci Dünya Savaşı’nın Fransa üzerindeki etkilerine trajikomik bir açıyla eğilmektedir. Berenger’in akışın içindeki dönüşüm karşısındaki tutumu ise hâlâ geçerliliğini koruyan sorunları gözler önüne sermektedir: Gergedanlaşmak bir acizlik midir, yoksa cesurluk mudur? Eserin çıkış noktası Almanların Fransa’yı işgalinde Fransızların tutumuyla ilişkilidir. Dönem eleştirisi için kullanılan gergedan metafor hâline gelerek dönemin ötesinde de geçerliliğini korumayı başarmıştır. 1960 yılı Le Monde gazetesindeki söyleşisinde, içinde bulunduğumuz çağa da bir nevi göz kırparak Ionesco şöyle demiştir:
“Her zaman olduğu gibi kişisel saplantılarıma geri döndüm. Yaşamım boyunca insanların yaygın düşünce dediği şey, onun hızlı gelişimi, gerçek bir salgınınki gibi bulaşıcı olma gücü beni hep fazlasıyla etkilemiştir. İnsanlar yeni bir dinin, bir öğretinin, bir bağnazlığın kendilerini ele geçirmesine göz yumuyorlar… Böyle anlarda gerçek bir düşünsel değişime tanık oluyoruz. Dikkat ettiniz mi bilmiyorum, ama insanların artık sizin düşüncelerinizi paylaşmadığı, kendinizi onlara anlatamadığınız zaman, kişi canavarlarla-örneğin gergedanlarla karşı karşıya kaldığı izlenimine kapılıyor. Bunlar içtenlik ve vahşetin karışımını taşıyorlar. Vicdanları sızlamadan sizi öldürebiliyorlar. Ve tarih bize yüzyılın son çeyreğinde böyle dönüşüme uğrayan insanların yalnızca gergedanlara benzemekle kalmadığını, giderek gergedanlaştıklarını göstermiştir.”
Farklı dönemlerde kaleme alınmalarıyla birlikte Erdal Öz ve Eugene Ionesco’da dönem eleştirisinin eserlerinin özünde bulunduğunu söylenebilmektedir. Ayrıca anti-faşist tutumlarıyla da benzer dünya görüşlerini savunmaları savaşa, darbeye bakışı benzer bir çerçevede görmelerini sağlamıştır. Bu doğrultuda “tektipleşme” bir sorunsal olarak, Gergedanlar ve Yaralısın’da ortak noktayı teşkil etmektedir.
Bir Gergedandan Daha Normal Ne Olabilir?
Gergedanlar oyununda Dudard tarafından yönlendirilen bu sorunun cevabı hâlâ değişkenliğini korumaktadır. Ardından normal nedir, doğal nedir, olması gereken nedir gibi sorular silsilesi gelmekte ve varoluşsal bir noktada buluşmaktadırlar. Berenger gördüğü ilk gergedanı normal karşılarken sevdiği kadının da gergedana dönüşmesiyle tek insan olarak kalmaktadır. Gergedanların sadece böğürtülerinin duyulması ve ağırlıklarının hissettirilmesi onları tek boyutlu bir hâle getirmektedir. Birçok insan gergedan olmuştur, kişisel sayılabilecek tek bir hareketleri bile kalmamıştır. Gergedanlar hakkında konuşulan şeyler ise tek boynuz, çift boynuz, Afrika gergedanı, Asya gergedanı gibi belirli kalıplardır. Oyunda gergedanlığa karşı giderek sağlanan bir uyum vardır:
Jean onlarla ilgili olarak “Sonuçta gergedanlar da bizim gibi yaratıklardır, onların da bizim kadar yaşama hakları vardır!” (Ionesco, 2000, s. 78) diyerek empati üzerinden gergedanları olumlamaya gitmektedir.
Dudard ise “Size saldırmıyorlar. Üstlerine gidilmezse bir şey yapmıyorlar. Aslında, kötü değiller. Hatta bir tür doğal bir masumlukları bile var, evet, saflık gibi” (90) diyerek doğallıklarına anlam yüklemektedir.
Daisy ise “İnsan alışıyor, biliyor musunuz. Artık kimse gergedan sürülerinin sokaklarda koşturmasına şaşırmıyor. İnsanlar kenara çekiliyorlar, sonra gezintilerine işlerine devam ediyorlar, sanki hiçbir şey olmamış gibi” (102) diyerek alışmaya değinmektedir.
Bir sistem içerisinde değerlendirmek gerekirse kabullenmek, özelliklerini benimsemek ve alışmakla birlikte tektipleşmenin haritasını diyaloglar neticesinde çıkarmak mümkündür. Berenger’de ise uyumsuzluğun getirdiği bir durum söz konusudur. Yalnız kalınca onlar gibi olmayı dener fakat başaramayınca “son insan” olmasını “ilk insan” olarak değerlendirir ve mecburi bir savaşın içinde kendini bulur:
“Ben haksızmışım! Keşke onlar gibi olsaydım! Boynuzum yok ne yazık ki! Ne kadar çirkin dümdüz bir alın. Benim bir ya da iki boynuzum olsaydı, sarkan hatlarımı toparlardı. O da olur, belki, ben de artık utanmam, gidip onlara katılabilirim. Ama çıkmıyor ki! Ne yazık bir yaratığım artık ben. Ne yazık, hiç gergedan olamayacağım, hiç, hiçbir zaman! Değişemem artık. Çok fazla isterdim ama yapamıyorum. Kendi yüzüme bakamam artık. Çok utanıyorum! …Herkese karşı kendimi savunacağım! Son insanım ben, sonuna kadar da insan kalacağım! Teslim olmuyorum!” (I123)
Havva’sını kaybeden bir Adem olarak Berenger tek başına kaldığı dünyada türünün son örneği olarak direncini sürdürmek zorunda kalmıştır. Gergedanlara karşı verilen ilk-son insanın mücadelesi Yaralısın’da siyasi bir mücadeleye dönüşerek edilgen bir kahramanda “bilmiyorum” cevabıyla direnç kazanmaktadır:
“Kapının iki yanında bekleyen görevlilerle göz göze geliyorsun. Dümdüz bakıyorlar. Masaya bıraktığın kalemi alıp bir şeyler yazacakmış gibi yapıyorsun, sanki düşünüyorsun. ‘BİLMİYORUM’un üzerinden bir daha geçiyorsun, koyulaşıyor” (Öz, Yaralısın, 1974, s. 179).
İşkence şiddetinin artacağını bilerek bu cevabı yazmak isteğe bağlı bir direniştir. Berenger’de meydana gelen zorunlu direniş Öz’ün kahramanında gönüllü direnişe dönüşmektedir. Gergedanlara paralel düşen Nurilerde ise tıraş biçimleri, yürüyüşleri, sigara içişleri, yemek yemeleri bile ritüele dönüşmüştür. Sürekli aynı şeyleri yapan adi suçlular ilk insana benzetilmektedir: “İçerisi, senden önce gelmiş, kapatılmış canlılarla dolu. Bu yeni dünyanın ilk insanları. Bir sürü yatak, bir sürü masa, bir sürü tahta sıra ve ilk insanlar” (242). Bu noktada Ionesco’nun direnen ilk-son insanı Öz’de yeni bir dünyada gergedan fonksiyonu kazanmaktadır. Nuriler geriye dönüşlerle içeriye giriş hikâyelerini kahramana aktarmaktadır. Adi suçlardan hüküm giymiş bu mahkûmlarda siyasi olarak hüküm giymiş bir mahkûma bakış ise Gılay Nuri’nin ağzından şöyle aktarılmaktadır:
“Bak bu koğuşta altmış sekiz kişiyiz. Seni çıkarırsak altmış yedi. Yani altmış yedi Nuri, bir de sen. Sen siyasisin. Ayrısın… Kafan suçlu senin, kafan. Kafanı beğenmemişler anlaşılan, kafanı suçlu bulmuşlar. İşlerine gelmemişsin onların, kapmışlar, tıkmışlar seni içeri, tamam mı?... Bak ne diyorlar? Ayırmışlar: Size ‘siyasi suçlu’ diyorlar, bize ‘adi suçlu’. Adımızı bile ayırmışlar” (166-167).
Bu ayrım ile romanın ana sorunsalı olan düşünce suçunun Nuri tarafından vurgulanması dikkat çekicidir. Hapishanelerde siyasi suçluların çoğunluğuna bir “ilk insan” farkındalığı katılmıştır. Roman kahramanının hapishanede geçirdiği ilk gün gözlemleriyle Nuriler aktarılmaktadır. Özel bir ismin herkesin adı olarak kullanılması tektipleşmenin kelimedeki yansımasını da aktarmaktadır. “Nurilerle doluydu koğuş” (17) şeklinde başlayan romanda genelleme ilk cümlede hissedilmektedir. Nurilerin içerisinde az konuşan bir “siyasi” merak uyandırmaktadır. Az konuşan diğer bir mahkûm ise Efendi Nuri’dir. Anı defterinde Efendi Nuri’nin yazısını okuyan kahraman onun acılarını kendi acılarına yakın bulmaktadır:
“Anılar değerlidir. Saygındır. Bu karanlık yeraltının sonunda güneş duruyor, biliyorum. O hiç söndürülmeyen, gerçek aydınlığın biricik kaynağı. Ona ulaşmak için az direnmedim. Ama boğulmaktan da kendimi kurtardım, boğulmadım. Ayakta kaldım. Ulaşacağım ona. Az kaldı. Çok az kaldı. Benden önce varanlara selam olsun” (203).
Yazıda bahsedilen gelecek roman kahramanına bir umut vermektedir: gelecek umudu. Efendi Nuri onu, direncin sonuna ulaşmak için bir yoldan geçtiklerini bir bilgeden dinliyormuş gibi etkilemiştir. Kahramanın gözünde Nuriler, günlük rutinleri yapan ve aralarında hiçbir ayrımı olmayan bir sistemin parçasıdırlar. Fiziksel olarak uğradığı şiddetin yanı sıra psikolojik olarak uygulanan şiddet koğuş ortamıyla ivme kazanmıştır. Geri dönüşlerle hatırlanan işkence anları ile düşünce onun için artık sadece bir suç değil, kendini cezalandırma yöntemi de olmaya başlamıştır.
İnsan Gergedandan Üstündür!
Sistem karşısında kabullenişi gören Berenger “İnsan gergedandan üstündür!” diyerek direnişin altını çizmektedir. Bu direniş Gergedanlar doğrultusunda zorunlu kalan bir insanın direnişidir. Çevresine karşı uyum sağlayamamaktadır Berenger:
“Bakın, Jean. Vakit geçirmek için yapacak hiçbir şeyim yok; bu şehirde insan sıkılıyor, çalıştığım iş de hiç bana göre değil… her gün dairede sekiz saat, yazınsa yalnızca üç hafta tatil! Cumartesi akşamları baya yorgun oluyorum, işte biraz rahatlamak için…” (Ionesco, 2000, s. 10)
Rutin hayat akışı içerisinde sıkıntısı tüm hayatına yayılmıştır. İlk gergedan seslerinde ayağa bile kalkmayan Berenger etrafına dönüp baktığında herkesin gergedanlaştığını görür, yalnızlığını hisseder. Öyle ki artık gergedanlar değil, kendisi bir yaratıktır. Boynuzu olmaması bir eksikliktir, kırışıklıklarını meydana çıkarmaktadır. Bu serzenişler ne yapacağını bilmeyen insanın savunmak zorunda kaldığı bir türü temsile itmektedir. Daisy’nin gitmesiyle Havva’sını kaybetmiş bir Adem’dir fakat aynı zamanda son insandır. Verdiği bu insanlık savaşına ne kadar inandığı ise ayrı bir tartışmanın konusudur, varoluşsal problemleri içerisinde barındırmaktadır. Nuriler karşısında kahramanın serüveni ise siyasi bir kimliğin direnişidir. Erdal Öz, isim vermeyerek onu Siyasi Nuri ismine yaklaştırmıştır çünkü kopması gereken herhangi bir özel kimliği yoktur. Ondan istenen siyasi kimliğinden kopmasıdır fakat “Siyasi Nuri” olarak anılması özellik babında onun kimliğini teşkil eden unsur olmuştur. İşkence süresi boyunca sadece “Bilmiyorum” diyerek direnmiştir ve yapılan işkenceleri zorunlu olarak yaktığı kitapların diyeti olarak görmüştür:
“Ölü sözcüklerin kokusu, acı bir is gibi bütün eve, bütün eşyaya sinmiş. Ne yapsan işlediğin ağır günahın izlerini uzun süre yok edemeyeceksin. Yok edemiyorsun. Sonunda, odalara inen külleri belki kabaca temizlemiş oluyorsun. Ya içinin külleri?” (Öz, Yaralısın, 1974, s. 143)
Kafası suçlu bulunan siyasi işkenceye bedel olarak yaktığı kitapları göstermektedir. Vücuduna elektrik verilmesi, copla dövülmesi, ayaklarının parçalanması fiziksel olarak uygulanan işkenceler arasındadır. Bunun yanı sıra tuvalet olmayan, kendi kusmuğunun içinde ayağa kalkamadan bekletildiği hücreler fiziksel şiddetin devamlılığını teşkil etmektedir. Tüm bunlara bilmediğini söyleyerek direnen roman kahramanının hapse geliş anıyla beraber içsel çözülmesi başlamaktadır:
“Her şey öylesine yeni ki. Yeni bir dünyanın kapısından sokuldun az önce… Kafanın içine de sıra gelecek mi? Yüzündeki kanlarla, sabun artıklarıyla, boynundaki, boğazındaki kaşıntılı kesik kıllarla kalkıyorsun. Kişiliğinin görünen birtakım parçalarını da orada, o berber odasında bırakıp çıkıyorsun dışarıya. Hazırlanmış yeni bir kişiliğe doğru ağır adımlarla ilerliyorsun gardiyanın önünde” (241-242).
İç çözülme ile işkence anlarının hatırlanması psikolojik olarak suçlu hissetmeye kahramanı yönlendirmektedir. Duvarların, ampulün, sineklerin, köşeye atılmış yatağının, ağrılarının onu işkence anlarına götürdüğü ve uyuma sevk ettiği görülmektedir. Şiddete karşı direnmiştir fakat kafasından geçenlere karşı direnememiştir. Düşünceleri için hala umudu olmakla beraber Nurileşmeyi de kabul etmiştir. Sesini kısarak adını soran mahkuma “Nuri” demesi belki bir kamuflaj belki de uğradığı şiddetin psikolojik olarak bireyde dışavurumudur. Berenger’in gergedanlaşamadığı için devam eden mücadelesi, Nurilerin bulunduğu hapishanede kahramanı değişime uğramak zorunda bırakmıştır.
Siz Bir Don Kişot’sunuz!
Dudard tarafından kötü niyetle söylenmeden Berenger’e karşı takınılan tutum “Siz bir Don Kişot’sunuz!” şeklindedir. Normale bakış değiştikçe asıl normalin içinde uyumsuz olan dışarıda kalmıştır. Don Kişot bu noktada yerinde bir benzerlik oluşturmaktadır. Tıpkı yel değirmenlerine karşı verilen savaş gibi Berenger de gergedanlara karşı bir savaş vermektedir. Berenger eski fotoğraflara bakarken yaşadığı yüzleşme, güzellik kavramındaki değişim ile ilişkilendirilir. Fotoğraftaki insanlar artık güzel gözükmemekte, gergedanlar güzel gözükmektedir. Gergedanlar gibi olmak ister fakat yapamaz, boynuzu çıkmamaktadır. Böğürtüleri giderek bir şarkıyı andırmaktadır. Bu yüzleşme farklı açıdan bakmaya yöneltse de Berenger “insan” olarak kalmıştır.
Nuriler içinde bir gece geçirdikten sonra kahraman yüzleşmeyi ayna ile yaşamaktadır. Aynada gördüğü yüz sanki ona ait değildir, saçlarının kesimi ve yüzündeki yaralarla ise yeni bir insandır. Bu yeni insanın görünüşü ise koğuştaki diğer mahkûmların aynısıdır. Artık sesi bile farklıdır. Fark ediş ile yürüyüşü, konuşması hatta işemesi bile değişmiştir. Yüzleşme ile birlikte Berenger’den farklı olarak şartları kabulleniş ve uyum sağlayış Yaralısın’ın kahramanında gerçekleşmektedir. Fakat Nurileşmesinin yanı sıra o “Siyasi Nuri” olarak genelin yanında özelliğini de korumaktadır. Berenger’in “Donkişotvari” duruşuna karşılık Siyasi Nuri sistemin içerisinde uyum aşamasına romanın sonunda geçmektedir. Kötülük her iki eserde de sıradanlaşmıştır fakat verilen tepkiler kahramanlarda farklı bakış açılarıyla yansıtılmıştır.
Kaynakça
Bek, G. (2007). 1970-1980 Yılları Arasında Türkiye’de Kültürel ve Sanatsal Ortam. Doktora Tezi. Ankara: Hacettepe Üniversitesi.
Demir Güneş, C. (2013). “Michel Foucault’da Söylem ve İktidar”. Bursa: Kaygı Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi.
Foucault, M. (2000). Hapishanenin Doğuşu. Ankara: İmge Yayınları.
Hızlan, D. (2009). Solistlerden Oluşan Bir Koro: 1950 Kuşağı. İstanbul: Can Yayınları.
Ionesco, E. (2000). Toplu Oyunlar 4, "Gergedanlar". İstanbul: Mitos Boyut Yayınları.
Oktay, A. (2010). “Siyasal Roman Üzerine”. İstanbul: Hece Dergisi.
Öz, E. (2005). 12 Mart'ın, 12 Eylül'ün Edebiyatımızdaki Yeri. İstanbul: Öz'ün Arşiv Notlarından.
Öz, E. (1974). Yaralısın. İstanbul: Can Yayınları.
Sarısayın, A. (2009). Erdal Öz: Unutulmaz Bir Atlı. İstanbul: Can Yayınları.
Üstün, K. (2017). “Foucault’un İktidar Görüşleri Işığında Erdal Öz’ün Yaralısın Romanı”. Karabük: Tarih, Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi, Karabük Üniversitesi.
Yalçın, A. (2003). Siyasal ve Sosyal Değişmeler Açısından Çağdaş Türk Romanı. Ankara: Akçağ Yayınları.
Zürcher, E.J. (2000). Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınları.






