Halk açıkça dile getiremese de onların arkasındaki gücü ve imkânı sorgulamaya başlar.
Abdullah Ataşçı’nın bugüne dek öykü, roman ve çocuk romanı dalında pek çok eseri yayımlandı. Bunların yanı sıra 2018 yılında Everest Kitap tarafından basılan Yara Bende isimli romanıyla da Atilla İlhan Roman Ödülü’ne değer görüldü. Yazarın son romanı Meryem’in Çiçekleri ise 2024 Aralık ayı itibariyle basılarak raflardaki yerini aldı. Everest Kitap’ın yayımladığı Meryem’in Çiçekleri, Ataşçı’nın Heder Ağacı isimli romanının devamı. Metin istenirse ilkiyle birlikte okunabileceği gibi bağımsız olarak da okunabilir. Tabii dileyenlerin her ikisini arka arkaya okuması, eserin bütünlüğü ve hikâyesinin geçtiği yılların, şartların daha iyi kavranması açısından yararlı olacaktır.
Tahminimce hemen her okur öncelikle, içerikten bağımsız, yazarın her iki kitap için, aşiretler, isyanlar, dönem koşulları, Kürt, Ermeni ve Türk köyleri, yaşam biçimleri, gelenekler, deyimler, o dönemde kullanılan eski sözcükler üzerine detaylı bir çalışma ve araştırma yaptığını gözlemleyecektir. Dolayısıyla bu çabanın karşılıksız kalmadığını, eserin, inandırıcılık ve nitelik açısından çıtasını çok yukarılara taşıdığını söyleyebiliriz.
İlk romanda, Padişah (II. Abdülhamit), Doğu’da silahlanarak Osmanlı’ya ihanet etmek üzere Ruslarla birlik olduklarını ve çeteleştiklerini düşündüğü Ermenileri saf dışı etmek için Hamidiye Alayları’nın kurulmasına ve Doğu köylerinin aşiretlerinden bu alaylara milis devşirilmesine karar verir. Ancak zamanla aşiretler ve oralardan sağlanan milisler ile kanun nizam, devlet arasındaki çizgi git gide bulanıklaşır. İlk romanda, bu iş birliğinin acı sonuçlarına, masum Ermeni köylerinin basılmasına, yakılıp yıkılmasına, yine masum insanların köylerinden sürülmesine, mallarının, mülklerinin el değiştirmesine tanıklık ederiz. Elbette her şiddet eylemi gibi bu da karşı şiddeti ve başkaldırıyı da beraberinde getirir. Ermeni ve/veya Müslüman da olsalar gadre, zorbalığa uğramış ailelerin oğulları dağlarda direnişi başlatır ve kendi çetelerini kurarlar…
Serinin ikinci kitabı Meryem’in Çiçekleri ise dört bölümden oluşuyor: Nefes, Minnet, Arayış ve Veda.
Bu dört bölüm boyunca Ermeni Adis ile Osmanlı tebaasından yetişen, babası yine Osmanlı yetkililerince öldürülmüş olmasına karşın, babasının yakın arkadaşı Akif tarafından okutulmuş hâkim Sinan’ın serüvenini çift koldan, birbirine paralel olarak okur, iki kahramanın yolculuğuna tanıklık ederiz. Hikâye bu iki karakter ve onların etrafındaki insanların (Adis’in kardeşi Rehan, kuzeni Gevre, Sinan’ın karısı Cavidan, yardımcısı Berivan, kolağası Mesut gibi) ya da yüzbaşı, vali, vb., gibi hasımlarının üzerine kurulmuştur.
Meryem’in Çiçekleri’nin birinci bölümü olan Nefes, birinci kitabın bittiği yerden başlar. Sahne açılır. Adis çatışmalardan sonra cesetlerin arasında perişan durumdadır. Yaralı olduğunu öğrendiği Hüseyin Ağa’yı bulup yok etmelidir. Yoksa bunca çaba, ölüm kalım savaşı boşa gidecektir ki, sonunda bunu başarır. Annesini, babasını, ağabeyini öldüren Hüseyin Ağa’yı yaralı olarak bulduğu yerde vahşi bıçak darbeleriyle öldürür, hatta neredeyse doğrar. Bir yandan dedesinden ona aktarılan hümanist öğretiyle sınandığını ve bu sınavı geçemediğini de bilir. Yaralı ve ölmek üzere olan birine saldırmak onun kitabında yoktur ama gördüğü, yaşadığı şiddetin, vahşetin onun doğasını da değiştirdiğini anlar. Artık tek amacı çok geç olmadan Süleyman Efendi’nin köyüne ulaşıp ona emanet ettiği kız kardeşi Rehan ile kuzeni Gevre’yi alıp yeni bir hayat kurabilecekleri başka bir şehre ulaşmaktır.

Sinan ise yeni evlendiği, bir anda dünyasını değiştiren karısı Cavidan ile birlikte hâkim olarak atandığı Diyarbekir’e yerleşir. Orada geçen zaman içinde hem vali hem de en yüksek askeri yetkili durumunda olan yüzbaşı tarafından dışlandığını fark edince umutsuzluğa kapılır. İstanbul’a vali ve yüzbaşı hakkındaki sayısız çekincesini, yerel halka yapılan kötü muameleyi yazar, telgraflar çeker ama hiçbirine yanıt alamaz. Olanları kavrayamaz ya da kavramak o kadar zor gelir ki, görmezden gelir bir müddet. Vali ve yüzbaşı eliyle (İstanbul’dan gelen bir emir olduğu söylenir,) azılı katiller, haydutlar serbest bırakılır. Öte yandan vali, yüzbaşı ve bazı yetkililer bu azılı suçlular ve aşiret reisleriyle birlik olarak Ermeniler’i, Rus çetecilerle iş birliği yaptıkları ya da yapabilecekleri gerekçesiyle, hiçbir kanıtları olmadan hatta masum olduklarını bilseler bile türlü eziyetle, köylerini basarak sürmekte, yakıp yıkarak mallarına mülklerine el koymaktadırlar…
Tıpkı birinci kitapta da olduğu gibi bu kitap boyunca da okur, yine iyi ve kötünün savaşına tanık olur. Her şey zıddıyla bir olur, adalet, adaletsizlikle, kaos, düzenle, iyilik, kötülükle, merhamet, nefretle, açlık, bollukla iç içedir. Yaşanan hiçbir olay, olanların ne başlangıcı ne de sonudur. Her olay bir sonraki doğuran bir itki olarak belirir. İyilik, iyiliği, kötülük, kötülüğü doğurur. Güçsüzün, mağdurun ya da direnişçinin, Adis’in, Sinan’ın her şeyin bittiğini düşündükleri anda yeni bir umut beliriverir. Ya da umudun, kurtulma olasılığının en güçlü olduğu anda yeni bir çatışma, yeni bir baskın yaşanır. Biraz vicdan ve sağduyu sahibi olanlar ister Müslüman ister gayrimüslim olsun, sürecin, her iki tarafın masum insanlarını mağdur ettiğinin farkındadırlar. Bu yüzden Adis, Rehan ve Gevre’ye uğradıkları hemen her köyde gerek Adis’in dedesinin gerekse daha önce yardımlarına koşan Mecit Ağa gibi insanların sayesinde birçok dost kapısı açılır. Dost kapılar onları yedirir, içirir, güvenli bir şekilde yeniden yola çıkmalarını sağlarlar.
Adis, tıpkı birinci kitaptaki İshak gibi, halkın vicdanını, haklının hakkını, halk pratiğindeki sınıf bilincini ve ezilenin yanında yer alan bir kimliği temsil ederken, hâkim Sinan, gerçek adaleti, devletin mülkün temeli olması gereken hak terazisini, Cavidan’sa Sinan’ın vicdanını, simgeler. Mehdi, Hüsnü, Abdo gibi eşkıyalar, aslında ağa oğlu olmalarına ve kendi topraklarında kanun, nizam sayılmalarına, maiyetindekileri korumaları gerekmesine rağmen, ellerindeki gücü kötüye kullandıkları için halk düşmanlığını ve aç gözlülüğü temsil ederler. Yüzbaşı Davut ve vali, devletin gücünü, demirden elini temsil ettikleri için başlangıçta keskin kararlar verdiklerinde bile halk tarafından olumlu karşılanırken, bölümler ilerledikçe aslında yalnızca kendi çıkarları için çalışan, iş birliğine girdikleri çetelerden, zalim aşiret ağalarından farksız, devletin, kamu vicdanındaki güvenirliğini zedeleyen kötücül şer odaklarına dönüşürler. Halk açıkça dile getiremese de onların arkasındaki gücü ve imkânı sorgulamaya başlar. Kapalı kapılar ardında fısıltılar büyür. Kitaba adını veren Meryem’in Çiçekleri ise (ne olduğunu bulmayı okura bırakalım.) Adis’in geleceğe dair kurduğu, barış içinde geçecek, bereketli huzurlu bir hayatı simgeler.
Ataşçı’nın, tamamını üçüncü tekil şahıs dilinden yazdığı, onun özel ricasıyla aşıklar tarafından Meryem’in Çiçekleri’ne özel yazılan semailer, şiirler ve türkü sözleriyle bezediği bu roman, herkese görünmeyen, göründüğünü de perişan eden Heder Ağacı, bir görünüp bir kaybolan muhteşem güzellikteki, devasa meşe ağacı, ovayı kaplayan Meryem’in Çiçekleri, bir çeşit duru görü diyebileceğimiz ihbar rüyaları ve Zehra Ana’nın kehanetleri gibi unsurlarıyla yer yer büyülü gerçekliğe göz kırpan tarihsel bir dönem kurgusunun başarılı bir örneği.
Son olarak, Meryem’in Çiçekleri, Kürtleşen Ermeniler, yaşayabilmek için asimile olan dinlerini, kökenlerini saklayan Ermeniler, Müslüman gibi görünmek zorunda kalan gayrimüslimler gibi yakın tarihimizin oldukça acı ve can yakan gerçeklerini tarafgirlik yapmadan, her kesimi acılarıyla birlikte, kurgusunun içine alabilen bir metin.






