Sabaha karşı polis telsizlerinin belli belirsiz seslerini duydu. Karanlığın içinde sokağa park etmiş arabaların arasına iyice sindi, bira kutularını devirmemeye çalışarak nefesini tuttu. Geceden beri oradaydı, başı önünde, yarı sarhoş yarı uykulu, ne yapacağını bilemeden kaldırımda oturuyordu.
Sesler kesildiğinde hafifçe doğruldu, kafasını ellerinin arasına alıp öylece asfalta baktı. Simsiyahtı asfalt. Sonra siyah pabuçlarının yıpranmış burunlarını, pantolonunun paçalarını gördü. Kahverengi pantolonu on dört numaradaki Nuran Hanım vermişti, kocası kilo alınca içine girememiş. İtalyan tarzı pabuçlarıysa geçen yıl çöp bidonunun yanında bulmuş, Selma tamam deyince temizleyip ayağına giyivermişti.
Kendisi gibi kara kuruydu Selma, çirkindi. Ama daha ilk görüşte içine işlemişti gözleri. Bir gün cesaretini toplamış, açılmıştı Selma’ya, o da karşılıksız bırakmamıştı sevgisini. Fukaralıktan bir türlü nikâh kıyamadılar. Birlikte yaşıyorlar, Selma’nın temizlikten kazandığı parayla geçiniyorlardı.
Ortalık iyice aydınlanmıştı. Ellerine baktı uzun uzun, kalın, çaresiz parmaklarına. Sessizdi Selma, tek laf söylemez, işsizliğini yüzüne vurmazdı. Ağırına gidiyordu ama ne yapabilirdi? Bir iş bulsa çalışmaz mıydı? Güçlü kuvvetliydi, inşaatlarda çalışır, eşya taşır, boya yapardı. Ama yoktu iş.
Yumruklarını sıktı olanca gücüyle. Sonra omuzları düştü, tüm benliğinin dağıldığını hissetti, önceki akşam evlerinde yaşadıkları gelmişti tekrar gözlerinin önüne: Durup dururken “Artık çalışmayacaksın,” demişti Selma’ya. Morali bozuktu, biraz da fazla içmişti.
“Olur mu? Nasıl geçiniriz?”
Kızmıştı. “İş bulacağım, Hüseyin Bey inşaata başlıyor yakında, alır mutlaka beni de.”
Sesini çıkarmamıştı Selma.
“İnanmıyor musun bana?”
“Niye inanmayayım?”
Dokunmaya kıyamazdı Selma’ya ama nasıl olmuşsa patlatmıştı tokadı. Kadıncağız savrulmuş, duvarın dibine yığılmıştı. Vurduğu tokadın şiddetine kendisi de şaşırmış, korkmuştu. Kucaklayıp kaldırmaya çalışmıştı ama kadının yüzündeki kanı görünce başı dönmüş, devrilivermişti yere. Sarhoştu, fırlayıp dışarı çıkmış, yandaki Aysel Hanımların kapısını olanca gücüyle yumruklayıp kaçıp gitmişti. Ardından dakikalarca koşmuş, sonra kendini karanlık bir sokaktaki bu kaldırımda bulmuştu.
Kafasını asfalttan kaldırdığında yandaki fakültenin öğrencileriyle göz göze geldi. Okulun kapısında toplanmışlar, görevlinin kapıyı açmasını bekliyorlardı. Baktıklarını görünce gözlerini kaçırdı, bira kutularını saklamaya çalıştı. "Kalkıp gitsem mi," diye düşündü, "Ama nereye? Eve gidemem, polis şimdi orayı gözlüyordur." Selim geldi aklına, inşaatlarda birlikte çalışmışlardı. Yardımcı olurdu kendisine. Ayağa kalktı, gömleğini pantolonunun içine soktu, Selim’in evine doğru yürümeye başladı.
Apartmanın önüne geldiğinde duraksadı. Daha önce de gelmişti Selim’in evine. Yine de biraz tedirgindi. İki kat indi, merdivenlerin solundaki kapıya hafifçe vurdu.
“Kim o?”
“Benim.”
Kapı açıldı, içeriye girdi.
Anlattı Selim’e ağlayarak. Kafasını toplamaya çalışıyordu. Nasıl yapabilmişti böyle bir şeyi? Öldü mü acaba? Soğuk terler boşandı bütün vücudundan.
"Tamam," dedi Selim, "Merak etme, sakin ol, gidip bakacağım, sen burada bekle."
Akşamüzeri ter içinde uyandı. Yerinden doğrulmaya, nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. Dışarıya baktı, hava kararmak üzereydi. Selim'in sesini duydu, "Acıkmışsındır, gel, bir şeyler ye." Gazetenin üzerinde bir tencere, yanında birkaç soğan vardı. Masaya yaklaştı, merakla Selim'e bakıyordu.
"Sizin evin oraya kadar gittim,” diye anlatmaya başladı Selim.
“Uzaktan baktım, polis falan göremedim. Apartmandan yaşlı bir teyzeyle genç bir çocuk çıkıyordu, onlara yaklaştım, 'Selma Hanımlara bakmıştım,' dedim. Gece bazı gürültüler duyduğunu söyledi teyze, sonra bir ambulans gelmiş, bodrum kattan birini çıkarmışlar, ‘Selma Hanım’dı herhalde,’ dedi. ‘Nereye götürdüklerini biliyor musunuz?’ diye sordum, ‘Caddenin sonundaki hastaneye galiba,’ diye cevap verdi.”
Öylece baktı Selim’e. Kafasının içi boşalmıştı sanki. “Ben gideyim,” dedi.
“Nereye gideceksin bu saatte?”
“Hastaneye.” Ayakkabılarını giydi, yola koyuldu.
Vardığında vakit gece yarısına geliyordu. Görevlilere fark ettirmeden süzülüverdi kapıdan, önüne gelen ilk merdivenden yukarı çıktı. Nereye gideceğini bilmiyordu. Bir koridora girdi, sonra diğerine, bir merdiven, sonra bir başkası. Sonra Selma’yı gördü, koridorun en sonundaki bankta tek başına oturuyordu. Ellerini yüzüne dayamış, gözlerini ayaklarına dikmişti. Usulca gitti, yanına oturdu. Başını kaldırdı Selma, sevgiyle baktı. “Neredeydin? Merak ettim seni,” dedi yumuşacık sesiyle. “Dün gece Aysel Abla beni yerde görünce tansiyonu çıktı, apar topar buraya getirdik, yanında kalıyorum.”
Saat on ikiyi geçmiş, bembeyaz koridor iyice tenhalaşmıştı. Hasta odalarının kapısında bekleşen birkaç refakatçinin fısıltılarından başka ses duyulmuyordu. Selma’nın ellerini avuçlarının arasına aldı. Siyah gözlerine baktı sessizce. Dakikalarca.






