Tanpınar, süslü değildi. Çok betimleyici ya da özetleyici değildi. Kolay tespitlere ve sabırsızlığa ise bütünüyle karşıydı. Yahya Kemal’den ilhamla “bir nesrimizin olmadığı” gerçeğinin sonuna dek bilincinde, yine de vazgeçmeyerek, kendi kozasını örmeye girişmiş halde; edebiyatta sözlü kültüre, hafifliğe ve dışa açılamayan bir yerliliğe sonuna dek batmış bir kültüre karşı yazı dilinin olanaklarını araştırıyordu.
Genişliği ve bağlantıları had safhada olan edebiyat yazıları içinde, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın tek bir esere bile baştan sona yergiyle yaklaştığını göremeyiz. İncelediği şiirler, romanlar hatta tarih kitapları üzerinden, bu hayli zengin bir düşünüşe sahip yazar kadar “büyük” “muazzam” gibi, başkalarının kaleminde kolaylıkla üstünkörü çıkarımlara yol açabilecek ifadeler, benzetmeler kullanan birini daha bulmak zordur. Böyle çabuk nitelemeler esere sevgimizi, bağlılığımızı gösteriyorsa Tanpınar için tümüyle geçerlidir, öte yandan edebiyat sınırları içinde kalabilmek adına bize harikulade berraklıkta çözümlemeler, yepyeni bakış açıları getiren de yine o olur. Üstelik görüşleri kendi dönemine göre çok ileri, zaman zaman tuhaf görünecek kadar derinden tespitlerle dolu, polemiğe yaklaştığı durumlarda bile yüzeysellikten çok uzaktır. Eserlerini yakından tanıdığı herhangi bir Fransız şairinin, aydınının şiir dili hakkında söylemiş olduğu sözleri alır, birkaç sayfa boyunca samimiyetle irdeler ve sonunda bizim gördüğümüz iki tarafın da kibri ya da mücadelesi değil, “şiirin her zaman kendisinden uzak tutacağı kelimeler olduğunu” ileri süren, düzyazıya kıyasla kelimelerin şiire dönüşerek girdiğini ifade eden farklı, epey anlayışlı bir ses olur.
Bu içtenlikle anlama hevesi sayesinde sadece edebi bilgiyi değil, başka dünyaları algılarken, onlara yaklaşmaya çalışırken ne tür bir görgünün, hangi yollarla ufkumuzu açabileceğini de öğrenmiş oluruz. Tanpınar’ın “vefası” eser sahibiyle eserin kendisine aynı anda dönüktür ama yine günümüze doğrudan bir işaret olacak biçimde ve kuşkusuz kendi çağdaşlarını da aydınlatacak ölçüde temel bazı önermelerde de bulunur. Şairin bir birey olarak hayat tecrübesinin kendisine “mucizeli” görünmediğini söyler bir yerde, İslam Ansiklopedisi ya da çeşitli antolojiler için usul gereği yapacağı birkaç vesile dışında yazılarını biyografik bilgilere boğduğunu görmeyiz, ne de şiirlerden, hikâyelerden, romanlardan çokça alıntı yaptığına tanık oluruz. Yine de ele aldığı eserlere yaklaşımı etraflı, isabetlidir ve “tasarruflu” olduğu anlarda bile öylesine ruhuna, kalbine (hatta onun seveceği biçimde diyelim, “şekline”) temas eder ki, biraz paradoksal olacak ama, bir de bu eserleri açıp okuma gereği duymayız çoğu kez.
Bol bol Fransızca kelimeler sıkıştırdığı makalelerinde Tanpınar’ın sesine hemen değinmiş oldum. Şiirde asıl mühim olanın da (ta Divan edebiyatına dek gidecek olsak bile) bu bizi başkalarından ayırt edecek sesi yakalayabilmek olduğunu ısrarla vurguluyordur ama unutmayalım ki birçok okuma ve eleştiri kuramının henüz doğmadığı (ya da yaşadığı coğrafyaya henüz ulaşmadığı) bir ortamda yazıyordu Tanpınar ve incelediği eserin üzerine “başka türlü” bir üslup geliştirerek kendine has yeni bir düzlem oluşturma çabasını bu yüzden bilinçle değil de belki sezgisel olarak sürdürüyordu. Bu sezgiselliğin ele alınan şiirden, metinden kopmamaya gayret ettiğini düşünecek olursak, yazıların birinden diğerine pek değişmediğini de görmüş oluruz, yalnız küçük, parıldayan bir nüans farkıyla: Tanpınar, gündeme getirmekten neredeyse bir görev duygusuyla mutluluk duyduğu yerli ve Batılı birçok çağdaşı denemecinin de aksine, yazılarına ufak tefek duyuş ilhamları katabiliyor, bu yolla da “yazarın sesi” dediğimiz şey üslup, biçem ve bilgi ağının tam ortasında, üçünü de birbirine kesiştiren görünmez bir odak noktası gibi bir yanıyla algımızın dikkatine takılabiliyordu. Süslü değildi. Çok betimleyici ya da özetleyici değildi. Kolay tespitlere ve sabırsızlığa ise bütünüyle karşıydı. Yahya Kemal’den ilhamla “bir nesrimizin olmadığı” gerçeğinin sonuna dek bilincinde, yine de vazgeçmeyerek, kendi kozasını örmeye girişmiş halde; edebiyatta sözlü kültüre, hafifliğe ve dışa açılamayan bir yerliliğe sonuna dek batmış bir kültüre karşı yazı dilinin olanaklarını araştırıyordu. Birkaç örneğine rastladığında hemen sevinebildiği ve şevkle, tutkuyla çözümlemesine giriştiği “modern, Batılı anlamda” romanlar öylesine azdı ki, sesindeki eleştirinin dozu bundan da ağır olsa yine anlayacaktık Tanpınar’ı. Kabaca olayların işlenişiyle, daha da verimsiz bir “toprak” edebiyatıyla ve cansız karakterlerle dolup taşan döneminin romanlarına henüz otuzuna varmamışken yoğun eleştiriler yöneltir. Ona göre, döneminin romanlarının tamam olmadığı hissi veren, birçok karakterini ilişkiler içinde tanıyamadığımız yönleriyle bir Peyami Safa romanını neden coşkuyla karşıladığını hemen anlarız; dönemin romanlarında kendi ruhunun tasvirini yapacak doğru dürüst bir eğilim yoktur. Ülkede yerleşmiş bir roman anlayışı, üretimi var mı yok mu diye, okurlardan ve yazarlardan önce kendi düşünce sislerini yavaş yavaş araladığı bu erken yazısında bile, yapılmakta olan edebiyatın okuru duygu sellerine kapılıp gitmeye yöneltmekten başka bir işlevinin olmadığı gibi iyice karşı konulamayacak şeyler söyler Tanpınar.
Söz konusu kurmaca bir yapıt oldu mu, üzerine söyleyeceği her şeyin yine edebiyat içinde kalması gerektiğine öylesine bağlıdır ki, “yakın dostum” dediği kişilere eğilirken de çizgisinden neredeyse hiç sapmaz. Yahya Kemal’i, bu aynı zamanda hocası ve arkadaşı da olan şairi basit bir “vatan” sözcüsünden, bir milli figürden fazlasına dönüştürmek için gösterdiği çabayı (o yönünü de çok över gerçi), eski olsun yeni olsun dizelerindeki kavrayıcı ruh ve sesi ortaya koymak için art arda titizlikle yazdığı onca yazıyı başka türlü nasıl açıklardık ki? Ya da benzer biçimde yine hep çok yakınında bulunmuş Nurullah Ataç’ı garip bir öztürkçecilik peşinde görmekle nasıl şaşırdığını yazacağı anma yazısında, onun hiçbir eleştirmene nasip olmayan bir “eski şiir” sevdalısı olduğunu da aynı kuvvetle söylemesini? Aksi yönde bir tartışmaya kapıları bütünüyle kapatmış gibidir Tanpınar ve geniş kitlelerin sevdiğini söylediği Mehmet Âkif’i bir an bile olsa “kendi içine dönmemiş” olduğu için biraz da üzüntüyle anar; keza Reşat Nuri’nin politikaya meydan okuyamamış olmasının romanları etrafında başka türlü bir talihsizlik yarattığını, üslubunu ve değer dünyasını övdükten hemen sonra belirtmekten geri kalmaz… Dostluklarla edebiyat sevgisi arasındaki bağların dengesi hiç sarsılmasın diye de başka büyük bir deneme yazarına, Montaigne’e, başvurarak “Çünkü o kendisiydi, ben de bendim”, “Birbirimizi görmeden evvel arıyorduk” gibi kalbe temas eden alıntılar yapar.
Tanpınar’ı özverili bir “edebiyat tarihçisi” olarak nitelemek, birçok yazısına baktığımızda bu iki disiplini iç içe geçirme biçimlerini görmemizle sürekli bir anlamlar silsilesine kapı aralar. Çalışkan bir tarihçiden bekleyeceğimiz üretim çeşitliliğinden, belge ve kanıt merakından, üzerine çalışılan konuların can alıcı yönlerini, bilinmeyenlerini belirleyebilmekten çok da uzak değildir bir yönüyle. Edebiyatçı yönü ise daha derinlerde seyreder ve yazıya geçmesiyle geçmişten bir şeyler taşımaya başlamış bütün şiir ve metinlerin en temel yanını, yani sırf birer olaylar ve kişiler geçidi olmayabileceklerini bıkmadan, yorulmadan açıklığa kavuşturmakla meşgul olur. Buralarda kendi romanlarının da tartışmaya açtığı birçok sorunu, diyelim ki zaman mefhumunu ya da toplumsal, kültürel hayattaki onca küçük ve birbirine bağlı değişikliği yoğun bir bilgi ve kavrayıcı bakış arasında sürekli gidip gelerek işliyor olduğu yanılsamasına bile kapılabiliriz. Sadece şiirde ve romanda değil, deneme sınırları içinde de bir düzen duygusunu, şekle ve kompozisyona verilecek önemi Tanpınar bir kurmaca yazarı gibi hep göz önünde bulunduruyordur çünkü.
Yazılarındaki hâkim ses baş kaldırmaz, kolay yoldan kalem kavgalarına girmez çünkü kendi yaratıcı fikirlerinin hemen tartışılacağı bir ortam da pek yoktur etrafında. Bununla Tanpınar’ın doğru bildiğini söylemekten geri durduğunu değil, öyle bir edebiyat ve düşünce ortamının bu yazıları daha en başından bir tür hüzne, olsa da olur olmasa da havasında bir kaderciliğe batırmaya çoktan hazır bulunduğunu söylemek istiyorum. Günlüklerinde çok içe dönük bir yolla, şiirlerinin, romanlarının yanında makalelerinin de anlaşılmadığından yakınması onu neredeyse bir bilinmeze çevirmiş olsa da, yazdığı satırlarda düz anlamla bir trajedinin kurbanı değildi Tanpınar. Makalelerindeki keşfetme, paylaşma coşkusunu görmemek mümkün değildir. Trajik olanı araştırmak istiyorsak, bunu onun doğal kişisel yazıklanmalarından, sitemlerinden çok önce, bu yazıların her birinin çağın düşünce sınırlarında gezindiğini görmekle başlamalıyız. İlk nesir kitabının gençlik yıllarından çok sonra çıktığını samimiyetle dert eden kişiyle, o zamana dek epey bir makale yazmış olduğunu fark etmemiz gereken kişi birdir çünkü. Edebiyat çevrelerindeki yetersizliği görüyordu, ama bütün geleneğe yaslanmaktan, çağdaşlarını, hatta çok daha genç olanları iyimserce okumaktan, yazmaktan bir an olsun yerinmiyordu. Belki de bu yüzden, sırf okur algısındaki ölçü, hiza, şahsiyet hiyerarşisi, aralarındaki sınırlar silinsin diye tüm eleştirisini her şeyden evvel eserler üzerinden yapmayı tercih etti. Trajedi bunların hepsini görüyor olmaktan, hiçbir şeyin değişmediğini anladıkça ironiye gömülmekten de kaynaklanıyor olabilirdi. Otuz beş yaşında “Bizde Roman” diye yazdığı zaman, yazarlarımızdan daha genişçe bahsedebilmemiz için ancak ölümlerini beklememiz gerektiğini, tenkidin mersiyeye karıştığı tek sanat hayatının yine bizde bulunduğunu söyleyecek durumdaydı Tanpınar. Ama döneminin edebiyat ortamını incelediği uzun soluklu bir yazıda, neredeyse herkese, her bir akıma yer açma hevesiyle kimi meselelerden etraflıca, bazı şairlerden de detay sevgisiyle bahsederken, söz kendisine gelir gelmez küçük, genel bir paragrafla bağlayacak ölçüde de gerçekçiydi aynı zamanda.
Fahim Bey ve Biz yazarının düşsel, bir rüya âlemine açılan dünyasını, Nerval’in Aurelia’sı gibi hayal hayal içinde metinleri hep bir romansal üslup ve yaklaşımla gören Tanpınar’ın makalelerinin, söz şiire geldiğinde de şaşmayan kesinliğiyle başka türlü bir duyarlılık geliştirdiğini anladıkça, insan bütün yolların yeni kitaplara çıktığı bu yazarın kaleminde her şeyin en saf anlamıyla kelimelerden ibaret olduğu yanılsamasına kapılıyor bazen. Ama Edebiyat Üzerine Makaleler’de toplanan yazılarının artık sonuncularında, bir de Batılı yazar-şairlere ayrılan sayfalarda, yazarın ne kadar dikkatli bir söz kuyumcusu olduğunu kaçırmıyorsak bile onun yerli ya da yabancı edebiyatta hep bir meseleler yumağı etrafında dolanmaktan kendini alamadığını da görüyoruz. Yukarıda bahsettiğim yazısında kendisinden özetle “bir medeniyet buhranını ve onun doğurduğu zihniyet ikiliğini” işleyen biri diye bahsediyordu. Tanpınar birkaç yerde, Cumhuriyet öncesi, Fransızcayı kendi çabalarıyla kitaplardan öğrenen ve hakiki birer fikir işçisi olma yolunda çabalayan kimi aydınlardan bahsederken bu medeniyet krizini çok önemsediğini bazı anekdotlarla anlatır. Namık Kemal, ki onu ilk eleştirmen sayar ve makalelerini över, hayatın hemen her köşesine sokulurken okuyucusuna ufuk açtığı gibi “milli ayıpları” da birer birer ortaya serer. Sürgün edilmek üzere vapura bindirildiği sırada, uğruna mücadele ettiği halkın gelip kendisiyle arkadaşlarını kurtaracaklarını boş yere ümit ettiğini güçlü bir rivayet olarak verir Tanpınar. Asıl ihtilalin silahla değil, kalemlerle, fikirlerle yapılacağına inanmış bu çevreleri anlatırken, Batı’ya karşı ya da kendi içinde olmayacak ayrışmalara boğulmuş yerli cemiyet hayatında anlarız ki hep bir odak noktası özlemindedir… Bir arayıştır bu elbette ve Tanpınar’a “aydınlığın ta kendisi” dedirten Fransızcayı çok doğallıkla benimsetmekle, hayranı olduğu kimi Batılı yazarların kendi ülkesinin edebiyat hayatını bilmiyor oluşlarına saflıkla üzülmesini aynı anda telkin edebilen ses böyle bir yolun üzerindeki işaretlerdir.






