Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

9 Nisan 2024

Edebiyat

Yas Okumaları III

Banu Yıldıran Genç

Paylaş

1

0


Gerçekte hiç görmediğim birisinin beni bu denli tanıması ve babamın ölümünden sonra armağan olarak kabul edeceğim bu jest, havası atılmayacak gibi değil.

Geçtiğimiz günlerde Oggito’da Chris Cleave’in yazdığı “Yazarlar Birbirlerinin Kitapları Hakkında Yazmalı mı” başlıklı bir yazı* vardı. Epey insan yazıyı alıntılayıp fikirlerini yazdı Twitter’da. Ben de yazdım elbette. Doğrusunu söylemek gerekirse yakın arkadaşların birbirlerinin kitabı hakkında yazması ve genellikle övmesi beni rahatsız ediyor. Sosyal medyadan ne denli samimi olduğunu bildiğimiz insanların aynı mecralarda döne dolaşa birbirlerini övgüyle ağırlamaları, pek de hoş bir his bırakmıyor insanın ağzında.

Tabii bu yazılan yazının içeriğiyle doğrudan ilişkili. Eleştiri, tanıtım ya da son dönemde söylendiği gibi inceleme yazısıysa, ben okur olarak objektif bir yorum bekliyorum. Dostların da birbirine karşı objektif olamayacağını az çok biliyoruz. Yine de deneme gibi içinde at koşturabileceğiniz, özgür olduğunuz bir türde yazıyorsanız ya da anı, günlük gibi kişisel mecralarda dolanıyorsanız elbette durum farklı. Arkadaşınızı da anlatırsınız, ailenizi de… Benim sıkça yaptığım gibi.

Sözün kısası belki de yazarlardan uzak durmamın, sosyalleşmememin, ortamlara karışmamamın bir sebebi içten içe bu objektifliği korumak istemem. Tabii hayat planladığımız gibi gitmiyor, zaman içinde benim de iki yakın yazar arkadaşım oldu, hiç beklemezken.

İlk kitabı Kaçış Rampası hakkında yazdığımda Halil Yörükoğlu’nu tanımıyordum. Sonrasında yazdığım yazıyı beğenmesi, paylaşması derken, tanışmak sosyal medya sayesinde daha kolay oluyor artık biliyorsunuz, bir baktık arkadaş olmuşuz. Ben Geri Döndüğüm Yerler’i hazırlarken, o da ikinci kitabı Keşke Yüzüme Baksanız’ın üzerinde çalışıyordu ama o kitabın ne adından ne de içeriğinden haberim vardı. Çıkınca okudum. Yine de kitap üzerine yazma konusunda endişelerim vardı, sadece tek öyküyü ele alarak bir deneme yazdım.** Halil çok çalışkan bir yazar, hep konuştuğumuz göçmenlik üzerine de bir dosya hazırlamaya başlayınca nasıl oldu bilmiyorum ben öykülerin yazılış aşamasına uzaktan da olsa dahil oldum. Kendi kendime diyordum ki öyküleri okudukça, “Eh, bu kitap hakkında bir şey yazmam hiç etik olmaz çünkü yazılışına şahitlik ettim.” Sonra…

halil yörükoğluHalil Yörükoğlu

Yastan öyküye bir yol vardır bilinmez

Sonra geçtiğimiz yıl mart ayının altısında babam öldü. Sabaha karşı iki gibi son nefesini verdi. Biz hastaneden eve geçtiğimizde saat sabah dörde geliyordu. Gurbetteki oğlumu aradım, daha telefonu açarken anlamış gibiydi, annemle konuşturduk. Sonra annemi yatırdık, uyuyamayacağını bile bile, dinlensin diye. Herkes ayrı odalara çekildi. Bizim ailenin sevdiğim huylarından biri, fazla konuşmamamız, canımız sıkkınsa birbirimize hiç ilişmememizdir. O gece de öyle oldu. Bütün arkadaşlarım uyuyor olmalıydı. İçim şişmişti. Hemen saati hesaplayıp sekiz saat geriye gittim, Halil’in orada saatin daha erken olduğunu anlayıp ona yazdım. Teselliler, gözyaşları akarken yazılan satırlar… İhtiyacım olan dost cümleleri.

Sonra zaman geçti, ilaç olmasa da yaşananları törpüledi, akışı düzenledi, tesellilerle avunduk, yaz geldi.

Bu yazıyı yazmadan önce tarihleri kontrol ettim. Yazıda bahsedeceğim öyküyü Halil Yörükoğlu bana ağustosta göndermiş. Üzerine uzun uzun konuşmuşuz. Ağustosta okuduğum bu öykü her şeyin başında gurbete ve İstanbul’a dairdi. İstanbul’a duyulan özlem, Karaköy’den Taksim’e çıkılan satırlar daha okurken insanın burnunun direğini sızlatıyordu ama ana karakterlerden birinin adı Banu’ydu, ablası, babası ve pastane derken Kurtuluş’a Üstün Palmie’ye uzanan bir kurgusu vardı. İşte yazar arkadaşınız varsa bir öyküde yer alabiliyorsunuz. Üstelik yazar hiç görmediği pastaneyi, ablamı, babamı sanki tanımışçasına anlatıyor, en ünlü ürünlerimizden bahsediyor, bunu da hiç göze batırmadan, tatlılıkla, jest olduğunu beni tanıyan herkesin anlayabileceği bir biçimde kurmacaya yediriyordu. Tabii okuyunca duyduğum mutluluk, gözyaşları, keşke babam da görseydi diye düşünmem –ki yersiz bir istekti çünkü o sabaha karşı paylaştığımız yas duygusu belki de böyle bir öyküye yol açmıştı–, herkese söylemek istemem ve kitap çıkmadan elbette söylememem, şimdi ben nasıl yazmadan duracağım diye düşünmem gibi pek çok duygu ve düşünceye yolculuk ettim.

Gördüğünüz üzere yazmadan duramadım, üstelik bu yazıyı Yas Okumaları’na dahil ettim çünkü o sabaha karşı hissettiklerim ve acının paylaşılarak azalması sözünün ne kadar doğru olduğunu yaşayarak anlamamdı söz konusu olan.

Yeni göçmenlik

Şu An Saat Kaç bence yazılması gereken öykülerdi. 2010’lı yılların başından beri memleketten göç eden edene… 1960’lardaki işçi göçünden farklı bir göç üstelik, beyin göçü. Bunun dışında ilticalardan, siyasi yasaklardan, geri dönemeyenlerden bahsetmiyorum bile. Sadece daha iyi bir hayat istediği için çalışmaya gidenlerin biriktirdiği anılar, gözlemler, adaptasyon süreçleri ve elbette farklılıklar 1970’lerdeki Almanya Acı Vatan temasından farklı olarak ele alınmalı, anlatılmalıydı artık. Çünkü yeni göçmenler para biriktirip geri dönmek için çalışmayı değil, oralı olmayı, orada yaşamayı, mümkünse geri dönmemeyi amaçlıyor.

Halil Yörükoğlu’nun iki ülke arasındaki farklılıkları, Amerika’da yaşamı anlattığı podcast’i Bidinlebakalım’ı dinlemiş olanlar, gözlemciliğinin, kimsenin anlatmayı akıl etmediği detayları bulup anlatmadaki ustalığının farkına varmışlardır. Böylesine iyi bir gözlemcinin kendi göçmenliğiyle, gurbet duygusuyla harmanladığı öyküler de bu nedenle oldukça etkili. Kültürler arası aşkların, arkadaşlıkların, ziyarete gelen ana babaların, formalite nikâhların, hep ama hep çalışıp para kazanmanın odak noktasında olduğu okuru duygudan duyguya geçiren, bazen güldürüp bazen ağlatan öyküler bunlar.

fehmi usta yıldıranFehmi Yıldıran Usta

Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer

“Seninle şöyle olabilirdik” anlatıcının göçtüğü memleketine ziyaret için de olsa geri dönmesiyle kitaptaki diğer öykülerden ayrılıyor. Anlatıcı Salih’in kim bilir kaç sene sonra geldiği İstanbul’da –çok sezdirilmese de– eski kız arkadaşı Banu’yla buluşmasıyla başlıyor öykü. Salih gitti gideli mekânlar değişmiş, Karaköy’de oturdukları kafede ikinci katta bir salıncak, giriş katta ise bir araba var. Her şeyin gösteri çağına dönüştüğü bugünlerdeyiz. Gergin geçen buluşmanın neden gergin olduğunu tam anlayamıyoruz, Banu’nun sinirli konuşmaları ve Salih’in de pek açıklama yapmamamasıyla buluşma kısa sürüyor, Banu doğru düzgün veda bile etmeden ayrılıyor. Salih buruk. “Bazen böyle oluyordu işte. İnsan ayrılırken de kavuşurken de bir merasim olsun istiyor.”

Sonrasında Salih’in Banu’yu takip etmesiyle aslında öykünün doruk noktasına ulaşıyoruz. Detay detay anlatılan Karaköy sokaklarından, sola alınıp da yukarı doğru yürünen Perşembe Pazarı’ndan, Galata’nın kalabalığından geçiyoruz. “Arkamızda İstanbul kaldı. Denizin üzerinde vapurlar, köprüdeki balıkçılar, parlak gözlü olta balıkları, Eminönü, Yeni Camii, köprüden geçen tramvay, biraz başını kaldırınca Süleymaniye. Arkasında ben kaldım. Arkamda kaç sene kaldı.” Halil Yörükoğlu insanın burnunun direğini nasıl sızlatacağını iyi biliyor ve çok şükür uzatmıyor. Duygu geçişleri, öyküleyici anlatımı ve genellikle kendisini satır aralarında gösteren muzipliğiyle devam ediyoruz. Rotamız İstiklal Caddesi, Galatasaray’daki büyük kitapçı, Taksim Meydanı ve taksiyle küçük bir yolculuktan sonra Kurtuluş.

Bizim pastanenin, ardından ablamın, ünlü Paskalya çöreğimizin, milföy pastamızın İstanbul’dan rol çaldığı yere geldik. Ablanın arkasındaki mutfaktan çıkan Banu bu kez eski sertliğinde değil, yumuşamış. Kendi mekânında pastaneden, babasından, ablasından bahsederek sunuyor Salih’in istediklerini. Sonra da güzelce uğurluyor, gurbetten onca özlemle gelmiş birini, hak ettiği gibi, merasimle ama bize has bir merasim. “Ablasıyla vedalaştım. ‘Fehmi Amca’ya selamlarımızı iletin,’ dedim. Sabah erkenden geldiğini, öğlene doğru eve gittiğini tahmin ediyordum. Kapıya çıktık beraber. ‘Seni görmek çok güzel,’ dedim. Elini sırtıma koydu. ‘Seni de görmek öyle,’ dedi. Küçük bir paket uzattı. Likörlü çikolata. ‘Geciktirmeden ye,’ diye tembihledi.”

Yazar arkadaş havası atmak

İşte böylece ben, öyküde de geçen donyağı hallerim, kolyem, sandaletlerim, sinirim, laf sokmalarım ama en çok da herkeslerden sakladığım şefkatimle, babam kurduğu pastanesi ve ünlü mamulleriyle, ablam sevecenliğiyle konuk olmuşuz bu öyküye. Babam daha evvel Doğan Yarıcı’nın Hodan adlı romanında da likörlü çikolatalarıyla boy göstermişti. Tabii ki ona dair de yazmıştım.*** Onu böylesine sonsuza taşımak, pek çok kez haber olduğu medya sayesinde değil, edebiyat sayesinde onurlandırmak beni çok duygulandırıyor. 1952’de, on dört yaşındayken tasını tarağını toplayıp Mengen’den İstanbul’a göç eden babamın önce bir roman sonra da bir öyküde karakter olması mucize gibi. Hayata, hayatın bana getirdiği güzelliklere, arkadaşlarıma, beni sevmelerine, beni ve babamı onurlandırmak istemelerine inanıyorum o zaman. Edebiyata inanıyorum, büyüsüne, bu denk gelişlere, sonsuza dek yaşamaya inanıyorum.

Tabii kendimi bu denli açık ve net bir biçimde öyküde görmek de ayrı bir gurur konusu. Bunun havasını elbette bol bol atacağım. Gerçekte hiç görmediğim birisinin beni bu denli tanıması ve babamın ölümünden sonra armağan olarak kabul edeceğim bu jest, havası atılmayacak gibi değil.

Öyküyü okuttuğum pastanedeki büyük ablamın, “Aaa, beni duruşuma kadar tarif etmiş.” cümlesini, küçük ablamın “donyağı halleri" sözcüklerine kahkahalarla gülüp “Aynı sen” demesini, kocamın kurmacadan ve edebiyattan hiçbir şey anlamadığını belli edercesine “Ama sen gerçekte pastanede çalışmıyorsun ki.” yorumunu okurlardan dönüşler olarak buraya ekleyeyim.

İşte böylece "Seninle şöyle olabilirdik” öyküsüyle ben geleneksel Halil Yörükoğlu denememi yazmış bulunuyorum. Oğlu da yeni göçmenlerin arasına katılmış birisi olarak bu gurbet öykülerinin hepsini başka bir gözle okudum. Gerçekten görüşmeden arkadaş mı olunurmuş, arkadaş öyküsüne yazı mı yazılırmış derken okyanus ötesinde bir yerde, ailesini ailem gibi bildiğim, adaş çocuklarımız olan, hiç durmadan çalışan, bir şeyler yazan, aceleciliğine yetişemediğim, müzik zevkini hiç mi hiç anlamadığım bir yazar arkadaşım oldu. Olmaz olmaz demeyin…

https://oggito.com/icerikler/yazarlar-birbirlerinin-kitaplari-hakkinda-yazmali-mi/68644

** https://oggito.com/icerikler/analarin-kaderi-kizlarin-ceyizi/67855

*** https://parsomenfanzin.com/2020/10/01/sevgisiz-cocukluktan-kovulan-halklara-memleket-tarihi-gibi-bir-roman-hodan-banu-yildiran-genc/

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Modern Dünyanın Anlatı KriziStuart Jeffries
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

I. F. &. J. Taylor

19 Şubat 2025

Dünyanın En Eski Yazı Sistemi

Çivi yazısı, M.Ö.3400 yılları civarında kullanılan antik bir yazı sistemi. Dünya üzerindeki en eski yazı sistemi olarak kabul edilen ve tarihi Mısır hiyerogliflerinin de gerisine uzanan çivi yazısının ayırt edici yönüyse kil tabletler üzerine kazınan kama biçimli işaretl..

Devamı..

İngiliz Edebiyatı Tarihine Kısa Bir Ba..

Adam Burgess

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024