Radyoda Warhaus çalıyor. En sevdiğim şarkısı. Aşk bir yabancı, seni tekrar görene dek. Islık çalarak eşlik ettim ona. Bugün pazar, cadde tenha. Köşedeki restoranda vakit öldürebilirim. Arabayı kaldırıma yanaştırdım.
El frenini çektim. Gözüm deri koltuktaki sigara izine takıldı. Parmağımla üzerini kapattım. Açtığımda yine oradaydı.
“Hey baksana.”
Kafamı kaldırınca üstü başı yırtık bir adamla göz göze geldim. Serserinin biri. Pis parmaklarını cama dayadı. Elimi sinek kovalarcasına salladım.
“Çekil şuradan!”
“Ben kimim biliyor musun?”
Gülünce sarı dişleri ortaya çıktı.
“Hayır.”
“Tanrının aradığı adamım.”
Ne içmiş bu? En iyisi oyalanmadan restorana dalmak. Arabadan çıktım. Önümü kesti. Hikayesini bitirmeden gitmeye niyeti yok. Perişanlığını süzdüm göz ucuyla. Koltukaltı sırılsıklam, ayakkabısının dili dışarda, bileği kaşınmaktan yara içinde.
“Bak tam karşıda telefon kulübesi var, görüyor musun?”
Başımı salladım.
“Dün oradan geçiyordum, telefon çaldı. Açtım. Kadının biri.”
Ani hareketle yer değiştirdi. Telefonun öbür ucundaki kadın oldu.
“Servet Akıncı’yla mı görüşüyorum? Evet hanımefendi, ta kendisi. Ben tanrının sekreteriyim, kendisi sizinle konuşmak istiyor dedi.”
Restoranın kapısından liseli arkadaş grubu çıktı. Evsiz sırıtarak konuşmaya devam etti.
“Bağlayın dedim. Sonra da pişman oldum. Tanrı varsa var. Benim haberim yok der sıyrılırım. Ama onunla konuşunca kurtuluşum yok.
İbadet et, alkol alma.”
Eliyle aletini avuçladı.
“Tık tık da yok.”
Gitmem lazım ama hikâye ilgimi çekti.
“Sonra?”
Yere tükürdü.
“Konuşsam mı, konuşmasam mı derken telefonu panikle yüzüne kapattım.”
Omuzlarını silkti.
“Bunca yıl süründüm. Boş versene.”
Gözlerimin içine baktı.
“Ee dostum. Anladın mı kim olduğumu? Yirmi lira verirsin artık bana.”
Arka cebimde kağıt paralar var ama elim bozukluklara gitti. Hepsini çıkarıp adama verdim. Paraları aldı, uzaklaşırken de küfrü bastı.
“Siktiğimin pintisi.” Hikayesi ucuza gitmişti.
Arkasından bakakaldım. Güneş de bana eşlik etti. Alnımda biriken teri sildim. Bu havada buz gibi bir bira iyi gider. Restoranın merdivenlerinden çıktım. İçeri girecekken kapıdaki yansımada gördüm onu. Karşı kaldırımda yürüyor. Gerçek adını bilmiyorum, umurumda da değil. Ben ona Rüya diyorum. Aylardır bizim pansiyonda kalıyor, küçük bir odada, tek başına. Ara sıra dışarı çıkıyor. Ya sigara içiyor ya da gökyüzüne bakıyor. Hiç gelmeyecek birini bekliyor belki de.
Bugün her zamankinden daha güzel. Saçları dağınık, kolları güneşte yanmış. Esmer teni yer yer şeftaliye çalıyor. Pantolonu beyaz, kalçaları yuvarlak. Arabanın anahtarını cebime koyup karşıya geçtim. Birkaç adım önümde, telefon kulübelerinin önünde durdu. Çantasından bozuk para çıkarıp makineye yaklaştı. Kiminle konuşacak acaba?
Yanındaki boş kulübeye girdim. Numarayı tuşlarken kısa bir an bana baktı. Bozukluk için cüzdanımı yoklar gibi yaptım. Hepsinin tanrının aradığı adamla, şehrin arka sokaklarında dolaştığını çok iyi biliyorum oysa ki. Konuşmaya başladı. Yüzüm ona dönük. Ne dediğini duyamasam da, sesinin titremesinden, sözcüklerinin tınısından mutlu olmadığını anladım. Hatta düpedüz mutsuz.
Başını kulübenin demirine yasladı usulca. Konuşmaya devam etti. Onu izledim. Yan kulübedeki polisin beni izlediği gibi. Fark edince önüme döndüm hemen. Cebimden çıkardığım hayali bozuk parayı makineye atıp rastgele birkaç numaraya bastım. Bekledim. Telefonu kimse açmadı.






