Edebiyat üzerine değerlendirici bir biçimde düşünmek, bir yazar gibi düşünmemek anlamına gelir.
Bana roman ve şiirlerin nasıl okunacağını öğreten, Stephen Heath isminde seçkin bir postyapısalcı eleştirmendi. Zihnimde onun değişmez bir imgesi var: Dr. Heath, elinde tuttuğu sayfayı gözlerine olabildiğince yaklaştırır – ki, bu fiziksel yakınlık onun metni irdeleme arzusunun somutlaşmış görünümüydü – ardından sorardı: “Bu paragrafın bahsi ne?” Genel kullanımın ifade ettiğinin ötesinde daha sınırlı, daha spesifik, daha profesyonel bir manayı kast ederdi. Demek istediği şöyle bir şeydi: bu paragraftaki anlamın açmazı ne? Edebiyat adını verdiğimiz bu performansta, ortaya çıkan anlamın tutarlılığını sürdürmenin tehlikesi ne? Anlam nasıl yalpalıyor ve kendi engellemelerinin içine çökmekle tehdit ediyor? Nasıl ki, Freud’un hastalarından biriyle çalışırken ona, “Burada olmak sana ne kazandırıyor,” diye sorması, aslında ona “sağlıklı ya da mutlu olmayı niçin istiyorsun,” sorusunu değil de, “Bu kronik mutsuzluğu sürdürmekle eline ne geçecek,” sorusunu yöneltmesiyse Dr. Heath de edebiyatı o şekilde değerlendiriyordu.
Bu okuma biçimini kabaca yapısökümcü okuma olarak adlandırabiliriz. Basitçe anlatmak gerekirse yapısökümü, edebi metinlerin de tıpkı insanlar gibi onlara sıklıkla ihanet eden bir bilinçdışına sahip olduğu varsayımından hareket eder: bir şeyler söyler ancak başka şeyler ima ederler. Kendi mecazları (metaforlar, imgeler, mecazi nükteler) kendi kilitlerini açmaya yarayan, belli belirsiz bükülmüş anahtarlardır. Eleştirmen bir metni, o sanki Freudyen bir dil sürçmesiymiş gibi okuyarak ondaki meseleyi açığa çıkarabilir – yapısökümüne uğratabilir. Nasıl ki, insanların bilinçdışı davranış ve düşüncelerle kendilerini savunup kendilerine ihanet ettiklerini biliyoruz ve böylesi bir farkındalık onları anlama becerimizi zenginleştiriyor, işte benzer bir farkındalık edebiyat eserine yönelik algımızı da zenginleştirir. Başkalarının yaptığı değerlendirmelere katılmak yerine farklı bir istikamette okumayı öğrenir, beklenenin tam aksini ortaya koyarız.
Üniversitede bir şiir ya da romanın kendiliğinden ikiye bölünebildiğini fark ettim. Asıl maksat oldukça hoş bir biçimde ortada ve anlaşılırken altta yatan derin motivasyon çaresiz bir biçimde çelişkili olabiliyordu. Gerçekten de yapısökümü, metinlerin kendileriyle ne şekilde çeliştiğini gösterme konusunda uzmanlaşma eğilimindedir. Mesela Shakespeare’in Fırtına’sının maksat bakımından nasıl sömürge karşıtı ama varsayımsal olarak sömürgeci olduğunu gösterir. Ya da Jane Austen’ın romanlarının nasıl hem proto-feminist nitelikler taşıdığını ama öte yandan yapı bakımından patriyarkal olduğunu, Anna Karenina, Madam Bovary ve Effi Briest gibi kahramanların yer aldığı aldatma konulu büyük romanların hem kadınların sınır ihlalini tasvir ettiğini hem de eş zamanlı olarak bu sınır ihlali dolayısıyla cezalandırmayı teşvik ettiğini. Eleştirel zekâ, edebiyatın her zaman kırılgan bir ideolojik başarı olduğu ve çözülme sürecinden yalnızca birkaç cümle uzakta durduğu bilinciyle çok daha karmaşık ve sofistike bir hal alır. Bu yeni anlayış, kendi okumalarımı kalıcı bir biçimde değiştirmekle kalmayıp aynı zamanda eleştirel içgüdülerimin (özellikle bir şeyler öğrettiğimde) yapısökümüne yönelmesini sağladı.
Fakat Dr. Heath’in sorusunun yanında, yazarlar ve ilgili okurlar tarafından tercih edilen muhtemelen daha verimli ve gevşek bir kullanım yer alır. Kitap incelemeleri yazan ya da yaratıcı yazarlık atölyesine katılan biri, “Bu kitapta bahsin ne olduğunu anlayamadım,” ya da “Evet, bu bahis yazar için önem arz ediyor ama romanı okurken bana bunu hissettiremedi,” gibi bir dizi şikayet sıraladığında, aslında anlamla ilgili farklı bir beyanda bulunur. Buradaki ortak çıkarım, bir roman ya da şiirin kendi önemi dolayısıyla estetik bir ortam yarattığı ve anlamın da (tıpkı bahis gibi) hak edilen/kazanılan bir şey olduğudur. Ele aldığı meseleyi hissettiremeyen, yani okuyan kişiye herhangi bir getirisi yokmuş gibi görünen bir roman, ciddiyetini ortaya koymakta başarısız olmuş demektir. Yazarlar hak edilen ve edilmeyen sonuç fikrini sever; kendi intibasını yaratamamış bir kitap hiçbir başarıyı hak etmez.
Dikkatimi çeken, [bahis kelimesinin ç.n.] bu iki kullanımı arasındaki fark. Her ikisi de kendi göreceli eleştirel söylemlerinin merkezinde yer alıyor; birbirlerine olabildiğince yakın ve olabildiğince uzak. İlkindei incelenen bir metnin başarısı, onun bir şekilde başarısız olduğu/olacağı beklentisi ya da umuduyla araştırılır. İkincisindeyseii incelenen bir metnin başarısı, şayet başarısızsa okura herhangi bir getirisinin olamayacağı ve dolayısıyla kitabı değersizleştireceği varsayımıyla araştırılır. İlk okuma biçimi teknik açıdan bakıldığında değerlendirici değildir. İkincisiyse tamamen değerlendirme odaklıdır ve her şeyi teknik ve estetik bir başarı sorununa bağlar. İlkinde tutarsızlık ön plandadır, ikincisindeyse tutarlılık. Her iki durum da sınırlıdır ve bu sınırlılığı birbirine yansıtır.
Edebiyat üzerine değerlendirici bir biçimde düşünmek, bir yazar gibi düşünmemek anlamına gelir – edebiyatı, onu yaratan insanın içgüdülerinden ve arzularından koparır. Metni yalnızca zanaat ya da teknik yönünden ele alıp bu açılardan değerlendirme yaparak düşünmekse edebiyatı bir başarı nesnesi olarak düşünmek anlamına gelir ve bu tarz bir okuma belli bazı kategorileri, diğerleri pahasına destekler – özellikle de edebiyatı çalkantılı bir başarı olarak okumaya duyulan ilgiyi. Eleştirmen, bahsin ne olduğunu anlamaya çalışarak şüpheyle okuduğu takdirde alaycı bir dedektif olma riskini üstlenirken yalnızca ortaya konan iddianın [bahsin] varlığını araştırarak okuduğunda, adeta profesyonel bir loncanın standartlarını, anlamın hiç de profesyonel olmayan kapsamlı dramasına taşıyan biri olma riskini üstlenir.
Ne yazık ki, her iki okuma türü de birbirini dışlama eğilimi gösterir. Akademi, modern edebiyat üzerindeki çalışmalarına ancak yirminci yüzyılın ilk dönemlerinde başladı. Fakat edebiyat eleştirisi elbette bu başlangıçtan yüzyıllar önce de vardı – akademinin dışında, yazarların uygulamalarıyla. Yalnızca İngilizceyi düşündüğümüzde bile oldukça zengin bir gelenek söz konusu: Johnson, De Quincey, Hazlitt, Coleridge, Emerson, Arnold, Ruskin, Woolf, Lawrence, Eliot, Orwell, Jarrell, Hardwick, Pritchett, Sontag bu isimlerden sadece bir kaçı. Coleridge’in olağanüstü kitabı Biographia Literaria’nın belki de en etkileyici yanlarından biri – Fichte’nin onca kuramlaştırma, neolojileştirme ve kanalize etme çabalarının ortasında –tutkuyla detaylandırılmış yakın okumaları sayesinde okurlarını, hem arkadaşı hem de edebi rakibi olan William Wordsworth’ün İngiltere’nin en büyük şairi olduğuna ikna etmesidir. Coleridge için mevzu bahis budur: bir yazar öteki yazarlarla, yazarlar hakkında konuşur.
Bu yazınsal eleştiri geleneği gerek akademide gerekse akademi dışında gelişmeye devam ediyor. Fakat akademik olmayan edebiyat eleştirisini – genel okur kitlesi için yazılanları kast ediyorum – şekillendiren, elbette yine resmi edebiyat çalışmaları. Çoğu yazarın üniversiteden gelen bir edebiyat eğitimi var, akademisyenler ve yazarlar birlikte ders veriyor, konferans ve festivallere katılıyor, kimi zaman konuşurken neredeyse aynı dili kullanıyorlar: mesela Coetzee’nin kurmacalarını, akademik post-kolonyal söylemini, Don DeLillo’nun kurmacalarını ve postmodern eleştirisini, Toni Morrison’un kurmacalarına da sirayet eden akademik ırk eleştirilerini düşünün. İstikrarlı bir biçimde yükselen ve kurumsallaşan edebiyat eleştirisi bize artık eleştiri geleneğinin iki koldan ilerlediğini gösteriyor: biri, bahis kelimesini bir metnin ele aldığı mesele/konu olarak gören akademik eleştiri, ötekiyse metnin ele aldığı mevzuya yalnızca bir iddia olarak yaklaşan ve o iddianın başarılı olup olmadığını araştıran edebiyat-gazeteciliği eleştirisi. Bu iki kol kimi zaman birbirinin içine karışsa da, çoğunlukla birbirinden uzaklaşıyor.
Yazarın Serious Noticing: Selected Essays, 1997-2019 isimli kitabının giriş kısmından alıntı yapılarak tercüme edilmiştir.
i “Bu kitapta bahsin ne olduğunu anlayamadım,” derken kullanılan “mesele” anlamıyla bahis.
ii “Evet, bu bahis yazar için önem arz ediyor ama romanı okurken bana bunu hissettiremedi,” derken kitabın ortaya koymaya çalıştığı “iddia” anlamında bahis.






