Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

21 Nisan 2025

Hayat

Traktör Yürüyüşünde Taşralı Melankolinin Yerli Estetiği

Josef Kılçıksız

Paylaş

1

0


Taşranın şu an bir yas halinde olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır; taşra, hem toprağının, hem hayal gücünün, hem töresinin hem de aidiyet kaybının yasını tutuyor.

Yozgat’taki traktör yürüyüşü bana, nicelik olarak değil belki ama nitelik olarak, 2020 yılının sonunda Hindistan’da yapılan büyük çiftçi yürüyüşünü hatırlattı.

Sert bir milliyetçi ajandayla seçilen Modi’nin neoliberal politikalarına karşı periferiden merkeze/başkente yürüyen çiftçilerin, iktidarı ‘Maocu bir devrim perspektifiyle ele geçirmek’ gibi bir amaçları gerçi hiç olmadı. Sosyalist bir devrim şöyle dursun, çiftçiler başkentin sembolik binalarına Sih bayrakları çekip Hindu radikalizmi şiarıyla hareket etmişlerdi.

Çünkü Hindistan taşrası öteden beri, sınıf bilinci kazanmamış serflerden, marabadan, “düz köylüden”, küçük toprak sahiplerinden ya da topraksızlardan oluşan devasa feodal bir mikro evreni andırıyor. Kısacası, beş yıl önceki yürüyüş taşranın, sittin sene de geçse, değişmeyen muhafazakâr kodlarını bir kez daha teyit etti.

Oysa Modi, devleti sözüm ona tarım prangasından kurtarmak için sübvansiyonları kesip bir dizi sert neo liberal reformu devreye sokmuştu.

Modi, köylülerin yoksullaşmasını, kendi iktidarı için siyasal dengeleri olumsuz yönde etkileyen bir değişken olarak hiçbir zaman hesaba katmadı. Modi hükumetleri hep, tarımda yabancı yatırımcı çekmek ve uluslararası tröstlere yeni ucuz pazarlar açmak paradigmaları üzerinde yükselen, bir Hint modeli kapitalist restorasyonunu sağlamayı amaçladılar.

Yozgat’taki traktör yürüyüşü, görüntüde alışıldık muhafazakâr bir taşra refleksiyle çelişen bir politik jest gibi görünse de bu, Orta Anadolu taşrasının muhafazakâr kodlarının bir günde değiştiği anlamını taşımıyor. Bu tür bir eylemin daha ziyade, taşranın politik ve toplumsal dokusundaki çatlakları, içsel gerilimleri açığa vuran, bastırılmış birikimlerin bir dışavurumu olarak anlaşılması gerekiyor.

Orta Anadolu taşrası, uzun süredir belli bir muhafazakâr-siyasal sadakatle özdeşleştirilse de bu sadakatin altında, ekonomik krizler, tarımsal üretimin değersizleşmesi, gençlerin göçü gibi yapısal sorunlardan kaynaklanan bir memnuniyetsizlik mayalanıyordu. Traktör yürüyüşü, bu mayalanmanın yüzeye çıkarak muhafazakâr kodların içinde, onları aşındıran yeni kırılma hatlarının oluştuğu anlamına geliyor.

Aslında taşra dediğiniz olgu, her zaman göründüğünden daha karmaşıktır; sadakatle sessizlik arasındaki gerilim, bazen traktör yürüyüşü gibi imgelerle kendini belli ediyor. Kısacası, orada olan şey, bir dönüşüm değilse bile, taşranın sert çekirdeğinde bir sızma, bir çatlak ve isyanın diliyle kurulmuş bir “sessizlik bozulması” anlamına geliyor.

Taşra hep, muhafazakar iktidarların ‘yerli ve milli sığınağı’ ola geldi, ancak “yerlilik-millilik” anlatısının artık, mümkün en dış sınırlarına ulaştığı görülüyor. Ve taşra bir adım ötede, korunaklı bir sığınak bulmak şöyle dursun, artık bir uçurumun olduğunu fark etti. Üstelik, iktidarın taşralı kalabalığı artık sadece bir ‘beka davası’ ile konsolide etme şansı da kalmadı. Konsolidasyonu sürdürmek için tabanın itildiği alan, giderek iktidar desteğinin dinamizmini de kemirmeye başladı.

İktidar partilerinin tutunabildikleri alanların ağırlık merkezinin, artık siyasi-kültürel bir anlatı olmaktan çok, hayatta kalma mücadelesine dönüştüğü fark ediliyor.

İktidar, destekçilerinden etrafında toparlanma ve daha fazla muhafazakarlaşma talep ediyor. Ancak bu çağrının sadece demografik (nüfus azalması ve şehre göç) ve “beka” söylemiyle desteklenmesi artık seçmen tabanının konsolidasyonuna yetmiyor.

İktidarın daha muhafazakâr reflekslere sıkıştırdığı taban, bu sefer kendi “saf” feodal/muhafazakar değerlerini talep etmeye başladı. Oyunun kurallarına göre oynanması, taşranın en temel “saf” değerleri arasında boy gösteriyor. Taşranın feodal kodları arasında sayılan, rakibini (İmamoğlu) er meydanında mertçe alt etmede oyun kurallarının bozulmuş olması, bardağı taşıran son damlalardan biri oldu. Çünkü taşrada işler hep, rakibini hem bireysel hem de siyasal düzlemde mertçe, yüz yüze, kurallar içinde alt etmeyi kapsayan bir “er meydanı” etiketiyle döne geldi. Bu, feodal kodların hem bir ‘onur düzeni’ hem de bir denge mekanizması kurduğu bir ilişki biçimiydi. Ancak bugün bu “oyunun” kendisi adil olmaktan çıkmış görünüyor. Artık ne bir er meydanından ne de taraflar arasında imkan ve güç anlamında eşit bir yarıştan söz etmek mümkündür. Anlayacağınız “mertlik”, silahın değil de “gizli tanık” denilen garabetin icadıyla bozuldu.

Yozgat’taki yürüyüş, hem oyunun kurallarının bozulduğunu hem yoksullaşmanın muhafazakar değerlerde meydana getirdiği çözülmeleri yansıta dursun, bir aidiyet kaybını da görünür kılıyor. İnsanlar aslında olup bitenin farkındalar ancak bu “farkındalık” henüz kodların açık bir yıkımını tetiklemiyor; kodların yıkımı yerine, bir restorasyon talebi kendini hırçın ve sessiz bir öfke biçiminde belli ediyor. Yani özetle, traktör yürüyüşünün ekonomik/feodal bağlamı, demokratik siyaset bağlamından daha güçlü görünüyor: “Er meydanı” yeniden tesis edilip sübvansiyonlar arttırılırsa, tarım yeniden değer kazanır, devlet “babacan” yüzünü tekrar gösterirse, taşra büyük ihtimalle kendi muhafazakâr kodlarına, yani alıştığı sadakat sistemine geri dönecektir. Çünkü taşra, dönüşümden çok, hep  istikrara, tekrara, töreye yaslanarak varlığını sürdürdü ve kimliğini bu ‘süreklilikte’ buldu.

Taşranın kendi “onur” kodlarının yıkılması, yalnızca siyasal sadakati değil, aynı zamanda bir kimlik duygusunu da tehdit ediyor. Yani mesele sadece “kızgınlık” değil, aynı zamanda bir kayıp, bir yas, bir aidiyetsizlik duygusunun açığa vurulmasıdır.

Ancak bu aidiyet kaybı, modern anlamda bir sınıfsal bilince dönüşmüyor, çünkü taşrada kimlik, birey/özne değil, ilişki, aile, cemaat ve ‘şeref’ eksenli bir olgudur. Yani sömürü ya da eşitsizlik algısı, Batı’daki sınıfsal tahayyülde olduğu şekliyle soyut, yapısal kategorilerle değil, çoğu zaman “bize haksızlık edildi, unutulduk, aldatıldık” gibi, daha duygusal, daha ‘cemaatçi kodlarla’ dile geliyor.

Tarlası, ormanı imha edilen, zeytinlikleri kökünden sökülen, hayat pahalılığına ve yoksullaşmaya maruz bırakılan, toprağı, maden ocaklarının tamahıyla zehirlenen taşranın bunaldığı ve artık ‘gidecek bir yerinin kalmadığı’ apaçık ortadadır ama yine de bu ahval-i şeriatın akıl yürütme zinciri bizi, “sınıfsal” bir kalkışma momentumuna götürmüyor.

Çünkü bu tür bir aidiyet kaybı bir ‘devrimci kırılmayı’ değil, daha çok bir “törel depresyon” momentumunu kışkırtıyor. Söz konusu olan şey, kendi değerlerini çiğnenmiş bulan ama henüz bu çiğnenmişliği yeni bir dünya tahayyülüne dönüştüremeyen yarı feodal bir bilinç halidir. Bu, toplumun, aydınlanmış bir burjuvaziye ve post endüstriyel şehirleşme dinamiklerine sahip olmamasıyla alakalı, ‘öykünmeci-ilerlemeci süreçlerin’ toplamından bir sorunsaldır. Traktör yürüyüşü biraz da bu yüzden sınıfsal bir başkaldırı olarak değil, devlet babaya “dargınlık”, “içine kapanma” ya da saman alevi şeklinde yanıp çabuk sönümlenen öfke patlamaları tarzında öne çıkıyor. Yani anlayacağınız taşra, ne tam uyanıyor ne de tam uyuyor; bir eşiğe geliyor ama o eşiği geçmiyor. Belki de asıl trajedi, bu geçişsiz uyanıklık halidir.

Sol’un taşrayla yaşadığı çıkmaz tam da burada düğümleniyor: Taşra “ekmek” isterken onu bir “sofra”nın töresiyle istiyor; “adalet” ararken onu bir “babacan bir hayırseverlik” makamında tahayyül ediyor. Sol ise, çoğunlukla bunu soyut eşitlik, sistem eleştirisi, sınıf mücadelesi gibi daha teorik çerçevelerden sunuyor. Bu da taşranın diliyle örtüşmüyor; çünkü taşranın dilinde “dert”, kişisel değil ama bireysel; toplumsal değil ama “cemaatçi”dir. Bu bağlamlarda Sol’un çıkmazı, yoksulluğu tespit etmekte değil, bu yoksulluğu bir tinsel kırılma, bir törel yara olarak kavrayamamasında yatıyor.

Asıl soru, Sol’un buradaki çıkmazı nasıl aşacağıdır. Muhalefet aktörlerinin iktidarın destek kalabalığına nüfuz etme ve kültürel barajları aşma zorlukları öteden beri bilinen gerekçelerdir.

Şimdi biraz da bu engellerin nasıl aşılacağına kafa yoralım:

  1. Yoksulluğun törel yüzünü tanımak:

Taşrayla bir sınıfsal anlatı kurmak istiyorsa Sol’un, önce taşranın yoksulluğunu bir “ekonomik veri” olarak değil, ‘onur kırıcı bir kayıp’ olarak dinlemesi gerekiyor. Traktörünü kaybeden biri sadece makinesini değil, itibarını, patriyarkal iktidarını, toprağını koruyamamayı ve onurunu da kaybediyor. Solun, bu “törel trajediyi” sezmeden taşrayla duygusal bağlar/ temas kurması olanaksız görünüyor.

  1. Seküler ahlâk yerine dünyevi adalet:

Sol taşrayla, seküler modernitenin evrensel ahlâk dilinden çok, daha “yerel adalet” imgeleriyle konuşmalıdır. Bu saptamadan sonra, “Sol’un kendi ilkelerinden ödün vermek pahasına herkesi kucaklamasının imkânsızlığı” gibi bazı ‘sert’ eleştiriler duyar gibiyim. Bana sorarsanız bu, ilkesizlik değil, (yeni) bir dilin yerelleştirilmesi, duygunun ortaklaştırılması demektir. Örneğin, “hakkınız yeniyor” ifadesi, bazen “sömürülüyorsunuz” ifadesinden daha derin bir yankı yaratabiliyor.

  1. Bir figür siyaseti:

Sağ yoksulluğu, devlet sadakatinin milliyetçi uyarlamasına dönüştürmeyi, büyük anlatıları (Neo Osmanlıcılık ve Turan gibi) ve yeni mitleri sahaya sürerek başarıyor.

Çünkü taşra anlatılarını, “arkaik mitlere”, “kurtarıcılar”, “baba reisler”, “yiğit önderler” gibi figürlerle yaslanarak kuruyor: Sol’un “figürsüzlüğü” ya da tekil lider kültüne kapılma çekinceleri, onu haliyle imgesiz bırakıyor. Oysa bir “adaletli abiyi”, bir “bizden olanı”, bir “duruşu olanı” yaratmak, taşrayla kurulması olası dilin en somut en etkileyici yordamıdır. Bu bağlamda, kasket giyinmiş, traktör kullanan Özgür Özel figürünün, hem “Karaoğlan” ile kurduğu olumlu çağrışımlar hem de taşrayla ortak bir dili konuşmaya başlaması anlamında bir “insicam-ı ecmel” olarak öne çıktığını teslim etmek gerekiyor. Sol, sayın Özel’in kasketli traktör performansında, “yiğit önderler” imgesine ve “toprak, işleyenin, su, kullananın” anlatısına göz kırpan bir nüve bulabiliyor.

  1. Yas aracılığıyla temas kurmak:

Taşranın şu an bir yas halinde olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır; taşra, hem toprağının, hem hayal gücünün, hem töresinin hem de aidiyet kaybının yasını tutuyor. Sol, bu “yas”a “akılcı” çözümlerle değil, duygudaşlıkla, ağıtla, taziye diliyle yaklaşmalıdır ve Sağ ve Sol arasındaki kültür savaşlarını daha da sertleştiren söylemlerden ziyade taşraya şunu sormalıdır: “Neyi kaybettiniz?” ve soruya şöyle yol gösterici bir yanıt vermelidir: “Gidecek başka bir yeriniz var.” 

Özetle, taşranın aidiyet krizinin kapsamından etrafa derin bir çaresizlik sızıyor, çünkü taşranın aidiyeti kırılgandır ve dahası, ancak yasın tanındığı yerde yeni bir gelecek tasavvuru kurulabilir.

Kısacası, Sol’un taşrada tutunması, ‘bilinç aşılamaktan’ önce kulak vermekten, ‘şekil vermekten’ önce şekle girmekten geçiyor. Bu da, muhtemelen, bir tür ‘yerli melankoli estetiğini’ siyasal dile katmakla mümkün olabilecek bir şeydir.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Resimli Puslu KıtalarRuhi U. Karakurt
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Halil Yörükoğlu

24 Ağustos 2025

Banu Yıldıran Genç: “Okur problemimiz ..

Edebiyatta yeteneğe çok inanmam ama dilde sanırım biraz inanıyorum.Halil Yörükoğlu: Sevgili Banu,klasik bir girişle yani nasılsın demekle başlayacaktım ama hemen aklımdaki soruya geçmek istedim. Dünyanın herhangi bir yerinde..

Devamı..

Evlilik Hakkında Konuşmalıyız

B. Y. Genç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024