Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

26 Aralık 2013

Edebiyat

Hayal, Hakikat, Tarih, Hakikat | A. Ömer Türkeş

A. Ömer Türkeş

Paylaş

30

0


İlk romanıyla büyük bir çıkış yakalamıştı İhsan Oktay Anar. Ardından gelen Kitab-ül Hiyel ve Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri ile kendine özgü bir dil ve üslup aradığı belliydi ama bu ikisi Puslu Kıtalar Atlası kadar başarılı sayılmazdı. Sonra uzun bir sessizlik dönemi. Doğrusunu söylemek gerekirse 2005 yılında Amat yayımlandığında düşüşün sürmesinden korkmuştum. Ancak zamanı lehine çevirmiş, yazarlık kariyerinde yeni bir sayfa açmıştı Anar. Amat’ı okurken bir kalyon maketi yapıyormuş duygusuna kapılabilirsiniz. Hani o en kocaman kutulardan çıkan en karışık, neredeyse gerçeğinin bire bir taklidi olan maketler vardır ya, işte onlara benziyor Amat. En küçük ayrıntı bile düşünülmüştür bu maketlerde; gövde, direkler, yelkenler, halatlar, toplar, bayrak ve flamalar bütün renkleriyle, miçosundan kaptanına kadar her türlüsünden gemi mürettabıyla parçalar halinde bir araya getirilmeyi beklerler. Böyle bir maketi tamamlamak hem sanatkârlık hem zanaatkârlık ister, hem ustalık hem hamallık gerektirir. İşte roman olarak Amat da böyle vücut bulmuş. Büyük bir ustalık ve titiz bir işçilikle kelimelerden mürekkep bir maket yapıyor İhsan Oktay Anar, ama üçboyutlu bir gemi maketinden çok daha canlı, görselliği çok daha zengin. Yazar sadece bir gemiyi anlatmak, dil hünerlerini sergilemek için yazmamış elbette. Sözlü anlatı geleneğinin mirasçısı olarak gemiye binbir masal, hikâye ve rivayet barındıran bir ruh da üflemiş. Ve sonunda üç direkli, iki güverteli, elli sekiz toplu, 247 deniz savaşçının yaşadığı Amat adlı kalyonu Kaptan Diyavol ve İkinci Kaptan Kırbaç Süleyman komutasında belirsiz bir coğrafyaya karanlık bir seyrüsefere çıkarmış. Buraya kadar biçim üzerinde durdum, ama bu biçim belki de içeriğin ta kendisi. Taklidin gerçeğinden daha gerçek olduğu bir kalyon, yazarın önceki kitaplarında takip ettiği hayal ve hakikat izleğini işlemek için çok verimkâr bir mekân. Metni okurken tıpkı Kitab-ül Hiyel’de söylendiği gibi, “gerçekleşmiş bir hayal olan dünyayı örnek alıp, onu ve üslubunu taklid ederek yeni hayaller” kurulabilir. Cennet ve cehennem, iyilik ve kötülük, ölüm ve dirim hakkında metaforlar da üretmeye müsait bir hikâyesi var. Amat, İhsan Oktay Anar’ın bütün romanları arasında felsefi geri planı en derinlikli duranı olmakla birlikte Puslu Kıtalar Atlası’nı aşamıyordu. Ona yaklaşmış olsa bile hikâyesi onun kadar içine çekmiyordu okur. Dili hikâyesini ağırlaştırıyordu. Yazarı sevenlerin biraz daha beklemeleri gerekecekti; Suskunlar’ı.

Müziğin sesi

Adını musiki makamlarından alan üç bölümden oluşan 260 sayfalık Suskunlar, yine Osmanlının hüküm sürdüğü devirlerde, “Sultan Ahmed-i Sânî Han Efendimiz’in devri saltanatından sonraki senelerden birinde” geçen neşeli, heyecanlı, fantastik ve de felsefi bir roman. “Başlangıçta sükût var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Yaradan Yegâh makamında terennüm eyledi. Ve bu ışıltılı nağme ile etraf nûr oldu. Ve nağme boşlukta yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan, bu Yegâh nağmenin güzel olduğunu gördü.” Anar da, romanın, kişilerin, mekânların ve olayların yaratıcısı olarak “Yegah” bölümüyle başlamış hikâyesini anlatmaya... Aslında hikâyelerini demeliydim; çok zengin, mizah yüklü ve şaşırtıcı bir hayal gücünden fışkıran hikâyeler. Belli bir zamana ve mekâna yaslanmasıyla tarihi, barındırdığı metafizik ve mistik öğelerle fantastik, fail-i meçhul cinayetleriyle polisiye türe göndermeler yapan bu hikâyelerle bazen İstanbul’un yoksul mahallelerine, bazen paşa konaklarına misafir oluyoruz. Mevlevihanelerinden saz meclislerine, ürkütücü zindanlardan çetelerin barındığı karanlık hanlara, köle pazarlarından Galata borsasına kadar uzanan mekânlarıyla geniş bir İstanbul panoraması çizen Suskunlar’da büyük tarihin sessizliğe mahkûm ettiği insanlarının sesleri çınlıyor. Hızır Paşa’nın dokuz katlı mehter takımında kös tokmaklayan Kalın Musa’nın; armudî kemençesiyle can alan kırk dokuz yaşındaki mahdumu Veysel’in; Beyazıt’ta, tamburilerden neyzenlere, kanunilerden kudümzenlere kadar bir alay musiki meraklısının gelip meşk ettiği bir çalgılı kahvehane işleten, Kalın Musa’nın özkardeşi Muhayyer Hüseyin’in; hayaletiyle dehşet salan kanuni Âsım’ın; Musa’nın torunları Davud ve Eflatun’un; on iki parmaklı cüce Pereveli İskender Efendi’nin; Muhteşem Neyzen Bâtın Hazretleri ve oğlu Zahir’in; Mevlevi Şeyhi Neyzen İbrahim Dede’nin; insanoğlunun kadim düşmanı Tağut’un sesleri biraz daha yüksek perdeli. Daha az sahne alsalar bile Davud’u, Asım’ı ve Pereveli İskender Efendi’yi aşkıyla tutuşturan güzeller güzeli Nevâ’nın, geleceğin olduğu kadar geçmişin bilgisine de vakıf, zehir gibi tarihçi Yedikule Kâhini’nin, göklerdeki büyük hakikati gördükleri için gözleri kör olan Kahire Kâhini Bilâl, Urfa Kâhini Heybet, Basra Kâhini Abbas, Hicâz Kâhini Mesût, Trablus Kâhini Zeynel, Kazan Kâhini Selahaddin ve Bağdat Kâhini Munkasım’ın, tababet yeteneğinden ziyade “naaşlarıyla” yâd edilen vücudu su yüzü görmemiş tabip Rafael’in, Süleymaniye Camii’nin altındaki arastanın ön cephesine bakan kahvehanede, takım taklavatıyla müşteri bekleyen hayalet avcısının, Zincirli Han’ı mesken tutan “Dokuzlar” çetesinin her bir fedaisinin, Kostantiniye’deki musiki üstatlarından Gülâbî, Meymenet, Âmin, Kirkor ve Bağdasar’ın, Zincirli Han’ın katili Kabil ve aynı zamanda yeğenleri de olan iki yamağının ve saymayı unuttuğum diğerlerinin sesleri de ahenkli. Sonuçta bütün bu sesleri Konstantiniye ahalisinden mürekkep tuhaf bir koro eşliğinde, kendine özgü bir makamla besteleyip sözcüklerle icra etmiş Anar. Bu kadar çok kişi, mekân ve yan hikâye barındıran bir romanı özetlemeye çalışmak beyhude, ama yine de çok çok kısaltılmış bir özet verelim; Bâtın Efendi ve oğlunun Kostantiniye’ye gelmesi, Kostantiniye’deki musikide en derin, en bilge ve en usta olan yedi kişiden altısının eleneceği ve seçilenin kulağına Bâtın Efendi’nin, kendi neyinden en mukaddes nağmeyi üfleyeceği, yani “hayat veren nefesi” dinleteceği duyulması, yukarıda adı geçen roman kişilerinin hayatlarını etkileyecek, kaderler kesişecek, türlü kötülükler ve cinayetler işlenecek ve iyilerle kötüler arasında büyük bir kavga başlayacaktır.

Minyatür sanatı

Suskunlar diliyle, üslubuyla, anlatma şehvetiyle, fantastik öğeleri, kişi, mekân ve hikâye zenginliğiyle Binbir Gece Masalları’nı hatırlatıyor. Ancak anlatmanın büyüsüne teslim olup söylemek istediklerini unutmamış Anar; bütün bu parçaları, romanın ana motifi her hikâyede, her kişide, her olayda ortaya çıkacak şekilde birbirine bağlamış. Zaman zaman hikâyeyle doğrudan ilgisi yokmuş gibi görünen kişiler, sanki nedensizce ortaya çıkıyor ve geriye hiçbir ipucu olmaksızın ortadan kayboluyorlar. Roman yine de dağılmıyor. Bu sayede hayatın kendine özgü, düzensiz, o dakika yaşanmakta olanla alakasız anlarını yakalıyoruz. Yakalıyoruz, çünkü: “gerektiği gibi yazılmış metin örümcek ağına benzer: Gergin, eşmerkezli, saydam, sıkı örgülü. Uçuşan her şeyi kendine çeker. Arasından geçmeye çalışırken ağa yapışıp kalan metaforlar, onu besleyen aylardır. Konu ve malzeme kendiliğinden ona doğru kanat çırpıyordur.” Amat’ı bir kalyon maketine benzetirken sanatkârlıkla zanaatkârlıktan, ustalıkla hamallıktan bahis açmıştım. Sanatkârlık, zanaatkârlık, ustalık ve hamallıkta daha da ileri giden Suskunlar diliyle musikiye, tasvirleriyle bir Osmanlı minyatürünü andırıyor. Anar, kulağına gelen her sesi büyük bir titizlikle görselleştirmiş. Sadık okuyucuları bir yana hiçbir edebiyatseverin kayıtsız kalmayacağı bir dille yapıyor bunu. Eskidiği varsayılan kelimler, ifadeler, deyimler ve deyişler Anar’ın kaleminden yeniden hayat bulmuş. Farklı bir düşünce ve duygu sistemini açığa çıkaran, alışılagelmiş olandan küçük sapmalar ve anlam kaymaları, böylelikle ortaya çıkan mizah, dış dünyayı olduğu kadar iç yaşantıları da ortaya koyan diyaloglar, varlıkların durumlarını gösteren –zamana ve mekâna uygun– sıfatlar, anlam zenginliği katan pekiştirmeler, vurguyu artıran ikilemeler, kısacası duyguyu ve düşünceyi iletmeye yarayan bütün dil araçları kusursuzca kullanılmış. Amat’ta da benzer bir dil vardı, ancak gemicilik terminolojisinin ağır basması, dili biraz ağırlaştırmıştı. Suskunlar’da böyle bir sorun yok. Bilmediğiniz kelimelerin bile bir anlam kazandığını göreceksiniz. Tam bu noktada bir alıntı yapmak gerekiyor. Özellikle Eflatun’un bir sesin çağrısına uyup Sofuayyaş mahallesinden Galata Mevlevihanesi’ne yaptığı o uzun Ulyssesvari yolculuktan: “... Eflâtun yerinden doğrularak, sesin geldiğini sandığı Darphane tarafına seğirtti. Her gün binlerce altun sikkeye Padişâh Efendimiz’in tuğrâsının darp edilip piyasaya sürüldüğü bu büyük bina, Tatlıcı Bekir Ağa’nın dükkânını geçtikten sonra sağ tarafta, Mercan Ağa ile Yakup Bey’in evlerinin bitişiğindeydi. Herhangi bir hırsızlığa mahal vermemek için hemen hepsi helâl süt emmiş, namus ehli zevât arasından seçilen vezneci, sarraf, cilâcı, sikkeci ve haddecilerin çalıştığı Darphane’nin, kendi câmisi, imamı, müezzini ve bir de maaşlı cellâdı vardı. Ama çiğ süt emmiş insanoğluna yine de pek güven olmadığından, burada çalışan sikke vurucular, sabah geldiklerinde ve akşam giderken anadan üryân edilip muhafızlarca aranırlardı. Bu iş için pek çok usûl vardı. Meselâ bunlardan biri, vücutlarındaki uygun bir yere bir altun sikke sokuşturmuş olabilecekleri şüphesiyle bu insanların, bir muhafız tarafından, sol elin tahâret parmağıyla muayene edilmesiydi. Bu iş için elinde fermân ve yetki bulunan Darphane Emini’nce en küçük hırsızlık bile hoş karşılanmaz, suç işleyen şahıs şerîate uygun olarak derhal cezâlandırılırdı. Zaten gören ibret alsın diye Darphane’nin kapısına, çoğu artık kurumuş tam yirmibir kesik el çivilenmişti.” Görüldüğü gibi, büyük bir ciddiyetle kaleme alınan ifadeler aynı zamanda yoğun bir mizah da barındırıyor. Böylelikle yanılsamanın gerçekliğine bir şerh düşüyor yazar; metin kurmacalığını itiraf ederken, sanat yapıtını o yüce şaka konumuna geri döndürüyor. Zaman zaman anlatının akışına kapılsanız bile size kurmaca bir dünyada olduğunuzu hatırlatan –gerçekleşmiş bir hayal olan dünyayı örnek alıp onu ve üslubunu taklit ederek yeni hayaller kuran– yazarın ironik diliyle kendinize geleceksiniz. Bu andan sonra ne tarihi roman diyebilirsiniz Suskunlar’a ne de fantastik edebiyata havale edebilirsiniz. O kendi kurallarını kendisi koyan bir roman. İhsan Oktay’ın romanlarındaki dili ve üslubu ağır, yoğun ve gösteriş heveslisi bulanlar olabilir. Ben bu biçimin içeriğin ta kendisi olduğunu ve yazarın muhalefetinin tam da bu biçimde vücut bulduğunu düşünüyorum. Kelime ve cümlelerin klişeleştiği, sözcük dağarcığının fukaralaştığı, düşüncenin yazıdan dışlandığı, herkesin hazır fikirleri sahiplendiği bir dünyada dilsel yoğunluğu tercih etmenin kendisi bir uyuşmazlık tavrıdır. Jameson’dan bir alıntıyla sürdüreceğim: “Üslup, aynı şeyi söylemek gücünü sürdürebilmek için her gün daha karmaşık mekanizmalar geliştiren Kızıl Kraliçeye benzer; geç kapitalizmin ticaret evrenindeyse, ciddi yazar, okuyucunun somut hakkındaki uyuşmuş duygusunu, dilsel sarsmalar yoluyla, fazla tanış olunmuş şeyleri yeniden kurarak ya da tek başına bir tür kesik kesik adlandırılmamış yoğunluğu barındıran fizyolojik şeylerin daha derin tabakalarına çağırarak yeniden uyandırmak zorundadır.” Üstelik sadece kendi güzelliğiyle böbürlenen bir dil değil Suskunlar’daki. Anar’ın bütün yapıtlarında rastlanan felsefi tartışmalar kişilere, kişi adlarına, hikâyeciklere, kısacası metnin tamamına yedirilmiş. Yaratma tutkusundan hakikat arayışına, iyilik kötülük karşıtlığından insani zaaflara, görmeyen kulaklardan duymayan gözlere, işitmeyen kalplere, akıl ve zihin arasındaki karmaşık ilişkilere dair pek çok şey çıkarabilirsiniz. Ya da bütün bunlarla ilgilenmeyip keyifli bir okuma ânına teslim edersiniz kendinizi. Kaçınılması gereken “Suskun”ları kategorize etmeye çalışmak, tek bir anlamla sınırlandırmaktır. Şimdi başa dönelim: Puslu Kıtalar Atlası ilk ve en başarılı romanıydı. Kitab-ül Hiyel ve Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri onun gölgesinde kaldılar. Amat’la –Puslu Kıtalar Atlası’nı aşamasa da-– yeniden bir çıkış yakaladı Anar. Suskunlar’sa tam bir ustalık dönemi eseri. Belki de İhsan Oktay külliyatının en iyisi.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Hemingway'in çocukluğuOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Nicolas Duffau

30 Kasım 2025

Telefonunuzun Kölesi misiniz?

Marx teknoloji bağımlılığı hakkında bize ne söyler?Bildirimler, alarmlar, hatırlatıcılar… İstenmeyen uyaranlara maruz kalma olasılığımız sürekli artıyor. Kendi özel alanımızda, kendimize vakit ayırmışken telefonumuz bipliyor ve gelen mesaj, bildirim ya da e-posta bizi hi..

Devamı..

Filistin Şiiri üzerine Levent Turhan G..

Bora Ercan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024