Doğduğum gün babaannem ölmüş. İnsanın doğduğu gün yakınlarında bir ölüm olması pek fenaymış. Bunu o zaman bilmiyordum. Uzun zaman da bilmedim. Sağımda solumda toplanıldıysa, konuşulduysa da yaş durumumdan anlamadım.
Yaşlılıktan ölmüş babaannem. Bana sonraları hep böyle dediler. Doğal ölümmüş. Öyle bile olsa babamın canı çok acıdığından benim bir isimle taçlandırılıp nüfusa kaydedilmem biraz gecikmiş. Tam gidecekken bu sefer de büyük halam vefat etmiş. Onun da zor bir hastalığı varmış. Annesinin ölümü onu çok üzünce artık hastalığıyla yaşayamaz olmuş. Hayata veda etmiş. Doğal olarak benim nüfus işi biraz daha gecikmiş.
Benim isimsiz günlerimde eve gelenlerden kimlerin doğumu hayırlamaya, hangilerinin baş sağlığına, kimlerin de her ikisine geldiği belli değilmiş. Altın takanlarla bir kap yemek getirenler, lohusa şerbeti içenlerle kavrulmuş helva yiyenler, gülenlerle ağlayanlar birbirine karışmış. Mevlitlerin biri biterken ötekisi başlamış. Ev dolmuş dolmuş boşalmış.
Babacığım nihayet azıcık kendine gelip beni kaydettirmeye gittiğinde kafası sanırım bir hayli karışıkmış. Niyeti neydi de kısmetim böyle oldu bilmiyorum. Kafası karışık olan sadece babam mıydı yoksa ismimi kaydeden nüfus memurunun aklı az önce yatırdığı at yarışı kuponunda mıydı, bunu hiç öğrenemedim. Babam o günü bir türlü hatırlayamadı, memuru da hiç tanımadım zaten.
İnsan bebekken ve çocukken ismini de anlamını da hiç merak etmiyor. Aklın ermesi de yıllar alıyor. İlkokula başlayana kadar, hatta sonrasında hiç sıkıntım yoktu. Yanımda yöremde ölümler oluyordu ama ben yaşamın öyle bir başındaydım ki hepsinin yanından su gibi akıp gidiyordum.
Bahçede alt alta üst üste boğuştuğum köpeğimiz öldüğünde çok afalladım. Bir daha oynayamayacak hatta göremeyecek olmam ne demekti? Yaşlı da değildi, dediler. Demek ki köpekler yaşlanmadan ölüyorlardı. Komşumuzun doğum yapan kedisi iki yavrusunu ağzında taşıya taşıya getirdi, bizim kapıya bıraktı. Şaşırdı herhalde, dedik, geri götürdük. Tekrar getirdi. Meğer kediler o kadar çok yavruya bakamayacaklarını anlayınca bazılarını evlatlık verirlermiş. O zaman aldık bağrımıza bastık. Kendisinin baktığı yavrular gözlerini aça aça büyüdüler. Bize bıraktıkları gözleri açılmadan öldüler. Çok üzüldük. Komşu teyze başsağlığına geldi, anne kedinin zaten zayıf yavruları seçip bıraktığını söyledi. İnandım ben. Ne bileyim?
Babam ipek böcekleri aldı bana. İçi mavi kadife kaplı gümüş bir kutuya dut yapraklarını döşedim, oraya yerleştiler. Yanaklarını şişire şişire yaprakları kemirirken, daha koza bile öremeden aniden ölüverdiler. Koza örmeye yetişselerdi ne olacaktı bilemedim. Mavi kadifeli gümüş kutuyu elimden uzun süre bırakamadım.
Okula başladığımda çok yakınımda yaşam önceleri devam etti. Hepimiz çok çocuğuz, ölüme uzağız. Ama öğretmenimiz rapor alıp bir süre okula gelmeyince kocasının öldüğünü öğrendik. Annemle bir kap yemek yapıp başsağlığına gittik. Koca olarak ben babamı biliyorum. O da genç ve yaşıyor. Demek kocalar da yaşlanmadan ölüyorlar, dedim kendi kendime. Babam için çok korktum. Sonra hep korktum.
Sağım solum ölümmüş gibi gelmeye başladı. Arkadaşlarım değil ama bazılarının anneleri, babaları hatta kardeşleri ölüyordu. Gidiyorlardı ve bir daha hiç gelmiyorlardı. Kalanlar dipsiz bir karanlığın içine yuvarlanıyorlar, bazıları orada uzun süre kalıyorlardı. Biz daha çok kalanlarsa onların yanında olmaya çalışıyor, el verip o karanlıktan çıkmalarına yardımcı oluyorduk. Galiba öyle yapıyorduk.
Balkonumuzdaki saksılara sığmaya çalışan çiçekler bir yaz topluca kurudular. Çok sıcak, ondan, dedi annem. Bu nasıl sıcak yahu, dedi babam.
Bahçedeki meyve ağaçları önce meyve vermemeye, sonra sararıp solmaya, sonbahar değilken yaprak dökmeye başladılar. Çok çocukken tepelerinden inmediğim ağaçlarımın köklerine kıran girmiş. Öyle dedi anneannem.
İsmimin anlamını öğrendiğimde ortaokuldaydım. Önce anneme, sonra babama, sonra her ikisine birden kızdım. Ne biçim bir isimdi bu böyle? Babam anlattı o zaman. Doğduğum günü ve sonrasını. Nüfus memuruna da kızdım. Bir süre en çok ona kızdım.
Sonra herkesi pamuklara sarmayı istemeye başladım. Annemi, babamı, anneannemi, arkadaşlarımı, kedimi, köpeğimi, yeni filizlendirdiğimiz çiçeklerimizi, ölenlerin yerine diktiğimiz fidanlarımızı. Akvaryumdaki suyun sıcaklığını serçe parmağımla her gün kontrol ettim. Çiçekleri doğru ışığa yerleştirmeye çalıştım. Babamın boğazı ağrıdığında annemden önce ıhlamur kaynatmayı öğrendim.
Yine de engel olamadım. Anneannemin gitmesine, salondaki devetabanının sararıp solmasına, balıklarımın ters dönüp suyun üzerine çıkmalarına, en yakın arkadaşımın hem saçları hem kaşları dökülmüş annesinin ölümüne engel olamadım.
İşe başladıktan sonraki bir yıl içinde insan üç müdür değiştirir mi yahu? Ben değiştirdim, çünkü ikisi öldü, birisi de karısı ölünce depresyona girip işi bıraktı. Topluca başsağlığına gittik ama dönmedi.
İsmiyle yaşasın, diyorlar ya yeni doğan bebeklere, ben ismimle öldürüyordum. Öyle olmalıydı. Ölümlere ve sonrasında kalanların birbirlerini teselli etmek zorunda kalmalarına sebep oluyordum. Bu korkunç bir şeydi.
Bir şeyi çok görünce, çok duyunca, çok yaşayınca kanıksıyorsunuz. Bu hem bir lanet hem de hayatta kalmanın bir yolu. Bende öyle olmadı. Hiç alışamadım.
Kısa bir süre sonra sevdiğim adamla evleniyorum. Hayatıma sevdiğim ve seveceğim başka insanlar katılacak. Yeni evim, ailem, kocam, belki çocuklarım, çiçeklerim, balıklarım, kedim, köpeğim, bahçem olursa ağaçlarım olacak. Tayin isteyeceğim, yeni müdürlerle çalışacağım.
Bu riski göze alamam. Davetiyeler basılmadan ismimi değiştirmeliyim. “Bu mutlu günümüzde” diye başlayıp “Taziye” diye bitirilen davetiyeden hayır mı gelir! Yeni ismimin ne olacağını pek umursamıyorum. Naziye olabilir, Raziye olabilir. Müstakbel eşim “Naz iyidir” diyor.
Olur mu olur! Naz diye ünlenirsem naz yapmaya hiç niyetim yok. Yaşayacağım ama ismimle değil. Artık bu laneti kırmanın vakti geldi.
Siz yine de çocuklarınıza isim verirken iki kere düşünün, nüfus memuru uykusuz mu yorgun mu diye de bir bakının. Göğüs cebinde at yarışı kuponunun ucunu bile görürseniz o gün gidin, sonra gelin.






