Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

9 Eylül 2023

Öykü

Teşekkürler Hakan Altun

Hüseyin Kılıç

Paylaş

1

0


Bir şey vardı Ersin’in kafasını kurcalayan. Uyandığında ve gün içinde en ufak boşlukta, böyle göğsünün tam üstüne öküz oturmuş gibi, kurcaladıkça beynini ve kalbini ağırlaştıran bir şey.

Nerede olursa olsun, hangi şarkı çalarsa çalsın bir türlü neşelenememesine sebep olan bir sıkıntı, görünmez bir buhran. Şarkı deyip geçmeyin. İster diyalog ister monolog, her konuşmasına konuya uygun bir şarkı sözü yerleştirmekten ayrı bir keyif alan Ersin için bu oldukça önemli bir kriter. Do re mi anlamsız… Fa sol la daha anlamsız… Si.. Si… Si… Neyse, Ersin’in ağzını ne kadar bozduğunu ayrıca belirtmeye gerek yok şimdi.

Sadece şarkılar mı? Yediği yemeğin tadı yok, balkondaki çiçeklerin kokusunu alamıyor, göçten gelmiş kuşların sesleri manasız, trafiğe sövmüyor, Fenerbahçe kimi almış önemsemiyor. Evet, evet. Önemsemiyordu. Hiçbir şeyi önemsemiyordu. Sadece işini yapıyordu.

İşi, Ersin’in bu dönemdeki kurtarıcısıydı. Zira o kadar yoğundu, o kadar yoğundu ki nefes alamıyordu desek yeriydi. Birini yazsam öbürü eksik kalır. Evde, işte, yolda, otobüste, yemekte, banyoda, tuvalette hep düşünmesi gereken bir şey vardı. Say desen kendi sayamazdı. O yüzden iki haftadır amiyane tabirle robota bağlamış vaziyetteydi. Patronuyla, iş arkadaşlarıyla, iş olmayan arkadaşlarıyla, sevgilisiyle, annesiyle, kasiyerle, tezgâhtarla, kedilerle, köpeklerle, ağaçlarla, çiçeklerle, arabalarla, makinelerle, her şeyle ve herkesle olan ilişkisini otomatik olarak yürütüyordu. Başka türlüsü duygusal olarak da fiziksel olarak da pek mümkün değildi. Önümüzdeki bir ay boyunca da öyle olacak gibi görünüyordu.

Hal böyle olunca bir tarafına ağırlık bağlayacak zamanı bulmasına şüpheyle yaklaşılabilir ama bu iç sıkıntısı denilen meret randevuyla gelmiyor ki, Ersin ajandasına bakıp “Bu aralar çok yoğunum şekerim.” desin

Yoğunluk hali yeni bir durum değil Ersin için. Her yıl bazen bir hafta, bazen bir ay böyle dönemleri olduğu için alışkın bu koşturmacaya. Başka türlü mümkün değil, der genelde. Gerçekten de öyle olsa da iyi bile dayanıyor. Yeni olan, iç sıkıntısının böylesi. Hiç kimse fark etmese de içinde bir yerde adeta bir volkan patlamak üzereydi. Ufak ufak depremler olduğunu fark edip sarsılıyor ama dengesini kaybetmemek için çaktırmamaya çalışıyordu. Bir türlü sarsıntının nerede olduğunu ve patlamanın nasıl olacağını kestiremiyordu. Ama dedim ya işte, kafasını kaldırıp bu bunaltının sebebini düşünmeye başlayana kadar başka bir şey çıkıyordu karşısına yapması gereken. Vücudu ne pahasına olursa olsun devinime devam etmeye çalışırken Ersin’in ruhu öylece kalakalıyordu.

Lakin geçen akşam öyle bir şey oldu ki Ersin’e “Keşke bu kadarla kalsaydı” dedirtti. En azından bir aya rahatlayacağını, o iç sıkıntısının sebebini de bir şekilde bulacağını bilir, gül gibi hayatına devam ederdi. Ama ama ama…

Ersin o akşam nihayet evine döndüğünde her şey olması gerektiği gibiydi. Gibi. Deli gibi yorgundu ve bir an önce uyumak için sabırsızlanıyordu. Günlük rutinden farklı olarak site kapısından girerken Hakan Altun’u gördüğünü zannetti. Hiiç garipsemedi bunu. Bazen olurdu öyle. Ünlü birini sitede görür, tanıdığını inadına belli etmez, bulunduğu konuma ve oturduğu siteye bir poz keserek, iki şarkı söyleyerek, üç gerdan kırarak değil kan, ter ve gözyaşıyla geldiğini düşünerek mutlu olurdu. O anlardan birisiydi bu da. Tüm yorgunluğuna rağmen o mutluluğu bir an için olsun hissettiği için gülümsedi bile.

Adeta onu bekleyen asansörle dördüncü kata çıktı, asansördeyken hazırladığı anahtarıyla kapıyı açtı ve içeri girdi.  Ofisten bir an önce çıkayım derken susadığını fark etmediği için dilinin damağına yapıştığını asansörde ancak fark etmişti. Eve girer girmez mutfağa gitti. Tam tezgahtan bardak alacakken bir de baksın ne görsün? Karşısında İbrahim Tatlıses! Tezgahın önünde kollarını bağlamış öylece duruyor. Simsiyah saçları, saçlarıyla uyumlu papyonu, bembeyaz gömleği, kıpkırmızı ceketi ve İspanyol paça beyaz pantolonuyla ta kendisi! 

Daha bir şey diyemeden nereden çıktığı belli olmayan bir mikrofonla şarkıya girmesin mi yılların İbosu: “Ayağındaaaaa Khuunnduraaaa…” Bizimki bunun üzerine kafasını aşağı eğdi: A-A! Ayakkabılarını çıkarmadan girmiş mutfağa! O arada bütün toz, toprak, çamur da - dışarda biriktirdiği ne varsa-  iz yapmış öylece geçtiği yerlere… Hemen utandı ve nasıl başlayacağını bilemediğinden kekeleyerek “İb-İb-İbraaahim Bey özür dilerim. İnanın çok dalgınım bu aralar. Yoksa hiç ayakkabımı çıkarmadan girer miyim kendi evime?” dedikten sonra geldiği gibi girişe yöneldi. Peşinden de kablolu mikrofonu ve sert bakışlarıyla İbrahim Tatlıses. Şarkının girişinden başka hiçbir şey söylememesi daha da korkuttu Ersin’i ve alelacele çıkardı ayakkabılarını. Tam oldu mu diye başını kaldırdığında bir de baktı: Puf! İbrahim Tatlıses yok!

Kafası karıştı Ersin’in. İbrahim Bey’in onun için ayrı bir önemi vardı. İlk gençlik yıllarından beri kimseye söylemediği sıkıntılarını ona anlatmış daha sonra yine onun söylediği şarkılarda teselliyi aramıştı. Böyle birdenbire karşısında görmek de neyin nesiydi? Deli değildi elbette, bu bir anlık halüsinasyon olmalıydı. O da yorgunluktandı. Onun gibi şarkı sözü arşivi birisinin böyle bir hayal görmesi de yoğun bir dönemde oldukça normaldi. Başka bir zaman olsa yine de bu kadar kısa kesmezdi ama bir anda gelen iç sıkıntısı sorgulamanın uzamasına engel oldu. Bir de tabii o yine yorgundu, bitkindi, hatta bitikti. Allah’tan. O geceye dair son hatırladığı kendini yatağa zor attıktan sonra kalan son enerjisiyle Gülay’a “iyi geceler  <3” yazdığıydı.

Ertesi iki gün – özellikle eve geldiği zamanlar – İbrahim Tatlıses’i yine görme tedirginliği yaşasa da bir şey olmamıştı ama gün içinde göğsünün tapusunu almaya yeminli öküz gelmeden önce her defasında Hakan Altun’u gördüğünü zannetmesi Ersin’i korkutmaya başlamıştı. Demek ki her şey daha siteye girerken başlamış olmalıydı. Ölesiye yoğunluğuna bir yandan bu saçmalığa sebep olduğunu düşündüğü için küfrederken, bir yandan da üzerinde çok durmamasını sağladığı için şükrediyordu.

Üçüncü günün akşamı siteden girerken yine birisini Hakan Altun’a benzetti ve sıkıla bunala evine çıktı. O kadar halsizdi ki eve girdiğinde mesaj atacak enerjisi bile yoktu. Ayakkabısını çıkarıp – bu konuda dalgınlık yapması artık pek mümkün değildi – doğruca odasına gitti ve soyundu. Yatmak için pijamalarını arıyor ama bir türlü bulamıyordu. “Yorganın altına mı koydum yoksa?” diyerek davrandığında yataktan gelen gitar sesiyle irkildi, hatta az kalsın bayılacaktı. Yorganı yavaşça kaldırdığında Ersin, bir de baksın ne görsün? Büyük Usta Kayahan! Pijamalarını giymiş olmasına rağmen devasa bir papyon takmış, gitar çalıyor. Birden bağırdı. “Odalarda Işıksızım!” Ersin ceylan gibi sekti. “Katıksızım!” Çok korkmuştu. “Divaneyim!” Büyük Usta’yı üzmek, kızdırmak istemezdi. Pijamalarını kapkaranlık odada aradığını fark etti. Aceleyle ışığı açtı. Bu kez Büyük Usta’yla konuşabilmek istiyordu ama o da ne? Gözlerini yataktan ayırmamasına rağmen ışığı açmasıyla Puf! Kayahan ortadan kaybolmuştu. Pijamaları tam da dolabın dibinde, gözünün önünde duruyordu. Allah Allah’tı. Allah Allah. Yine yorgunluğu yetişti imdadına, öküzün göğsüne oturmasını bırak davranmasına bile izin vermeden pijamalarını giydiği gibi sızdı Ersin.

Bu yoğun günlerde memleketteki ailesini neredeyse hiç aramaz, Gülay’la da ancak iki günde bir telefonda konuşurdu. Buluşmaları ise tamamen tesadüflere bağlıydı. Altı yıl olmuştu birbirinin gözlerinin içine başka türlü baktıkları o günden bu yana. Gülay, yılın diğer günlerindeki ilgiyi bu günlerde beklememesi gerektiğini kabul etmişti. O döneme girildiğinde sevgilisini – fırsat bulduğunda onu arayacağını bilmenin rahatlığıyla – kendi haline bırakırdı.

Gelin görün ki Ersin’in Büyük Usta’yı gördüğünün ertesi gün birkaç saatlik bir boş vakti olmasına rağmen altı yıldır ilk defa eli telefona gitmedi. Gülay’ı ona telefonda söylemediği halüsinasyonları yok etmeden görmek istememişti. Nasıl yapacağını bilmiyordu ama bir şekilde bunu halletmesi gerekiyordu. Doğruca eve gitti. Yorgun olmadığı için dışardan söylediği pizzayı yedikten sonra televizyonu açarak bir film izlemeye başladı. Filmin ne adı ne konusu hakkında hiçbir fikri yoktu. Zira Hakan Altun salondaki kanepede yanında oturuyor ve hiçbir şey söylemeden ekrana bakıyordu. Amma da yanmıştı. Yoksa solaryuma mı gitmişti? Boynundaki zincir biraz daha ince olsa daha çok yakışırdı. Arada televizyona bakıp ses çıkarmadan kocaman gülüyordu ve ışığı açmamasına rağmen televizyonun ışığıyla dişlerinin beyazlığı birleşince salon sanki daha aydınlık oluyordu. Ersin hiçbir şey söyleyemiyordu. Kilitlenmişti tüm vücudu, donakalmıştı, heykele dönüşmüş, taş kesilmişti. Hakan Altun ne konuşuyor ne gidiyordu.

Ersin böyle bir ortamda korkudan mı bayıldı yoksa sızdı mı tam bilemiyorum ama ancak sabaha kadar öylece, adeta bir ölü gibi uyudu. Uyandığında hala rüya gördüğünü zannediyordu. Zira evde bangır bangır bir şarkı çalıyordu. Yine de tüm bu gürültüye rağmen gözleri hiç olmadığı kadar yanıyordu ve göz kapaklarını kaldıramıyordu. Sesleri – ya da sözleri – yavaş yavaş seçmeye başladı. Tanıdık bir ses kalkması için bağırıyordu. “Uyan, uyan, uyan!” Yine hayalle gerçek arasında bir şeyler oluyordu. Korkuyla gözünü açtı ve bu sefer karşısındaki sürmeli gözleriyle Doğuş’tu. “Gönlüm uyaaannn!” Saksısını yanında getirmemişti. Alta beyaz bir kapri giymişti, üstünde de gri atleti vardı. “Dayan, dayan, dayan!” Ersin yerinden sıçradı. Doğuş, puf! Ne halt edecekti? Saat daha sabahın beşiydi. Hakan Altun ne ara gitmişti?

Neredeyse iki yıldır hiç kullanmadığı koşu bandına çıkıp iki saat boyunca yürüdükten sonra hiç yapmadığı şeyi yapıp müdürüne hasta olduğunu ve gelemeyeceğini yazdı. Müdür şaşırdı ama Ersin’in yalan söylemesi ihtimalini aklına getirmediği için, biraz da ciddi bir şey olmasından korkarak, sadece “Problem değil. Bir an önce iyileşmeye bak, sen bize lazımsın.” diye cevap verdi. Ersin işin içinden çıkamıyordu. Ne göğsündeki öküz gidiyor ne halüsinasyonlar azalıyordu. Belki de birisine anlatması gerekiyordu bu başından geçenleri. Gülay akıllı kızdı. Bir çıkış yolu gösterebilirdi. Öğlene kadar ev temizliğiyle oyalandıktan sonra yapacak başka bir şey bulamadı ve Gülay’ı aradı. Öğle yemeğinde görüşebileceklerini söyledi. Sevgilisi tüm olanlardan habersiz sevinçle kabul etti yemek teklifini. Bir buçukta bir toplantısı vardı ama onu erteleyebilirdi. Hah, cevap gelmiş, dörde almıştı bile toplantıyı.

Gülay’ın işyerine yakın bir dönercide buluşmak üzere sözleştiler. Tüm gün izinli olduğunu söyleyememişti. İkide bir elini göğsüne götürüyor, kalbinin hala atıp atmadığını anlamaya çalışıyordu. Öküz bu sefer kalkmak bilmiyor göğsünü sıkıştırdıkça sıkıştırıyordu. Taksiyi hastaneye çevirmeyi düşündü ama vazgeçti. Tıpkı halüsinasyonlar gibi aldatıcı bir şey olmalıydı bu hissettikleri. Bir an önce lokantaya ulaşmak istiyordu . Nihayet ulaştığında Gülay’ın kapının önünde onu beklediğini gördü. Ne kadar da güzeldi. Her zaman böyle miydi acaba? Ne de güzel gülüyordu öyle. Hem böyle gamze değme mankenlerde olmazdı. Sanki göğsünün üzerine oturan öküz biraz gevşetmişti ağırlığını. Normal davranmaya çalışarak öptü sevgilisini ve içeri girdiler. Ne kadar normal olduğunu kestiremiyordu. Ne olur ne olmaz diyerek ilk gördüğü masaya oturdu. Gülay bir gariplik olduğunun farkına varmıştı ama ses çıkarmıyordu. Bir süre sonra kendiliğinden anlatacağını biliyordu.

Her zaman aynı siparişi vermelerine rağmen yine de ikisi de masadaki menüye baktılar. Döner. Bir, bir buçuk, pilav üstü, servis, dürüm, ekmek arası. Şimdi bir tek garsonun gelmesi gerekiyordu. Normal zamanda olsa durdurmak mümkün olmayacak Gülay konuşmuyor, ilk cümleyi Ersin’in kurmasını bekliyordu. Ersin taksideki haline göre daha rahat olsa da nerden başlayacağını bilemiyordu. Ne kadar güzeldi Gülay. Çenesindeki ben de ne çok yakışıyordu. Garson geldi. “Hoşgeldiniz efendim. Nasıl bir şey yaptırayım?”

O da nesi? Tek değildi. Ersin ne dediğini duymamış, duyduysa da anlayamamıştı. Çünkü garsonun yanında Hakan Altun vardı. Dişleri ne kadar da beyazdı. Ersin tam bayılacağını zannettiği anda şarkı başladı. “Teklif ediyoğruuuuummm” Garson ve Gülay Ersin’e bakıyor, bir şey demesini bekliyorlardı. “Benimle Evlenir misiiiinn?” Gülay Ersinin masadaki elini tutmuş sıkıyor, bir şeyler söylüyordu. “Çok düşündüm, son kararım.” Garson hem Gülay’a hem Ersin’e başka bir şeyler söylüyordu. “Kendimden emiiiniiiğmmm.”

Gülay ne yapacağını bilemeyerek Ersin’in bileğine gayriihtiyari bir çimdik attı o esnada. Puf! Hakan Altun ortadan kayboldu. Ersin gerçek dünyaya dönüp önce garsona sonra Gülay’a baktı. Nasıl da güzeldi. Hem akıllıydı da… Aynı zamanda anlayışlı. “Evlenelim mi?” deyiverdi birden. Garson da Gülay da ne diyeceklerini bilemediler. İkisi de böyle bir şey beklemiyordu. Gülay’ın gözleri uzun zamandır bu anı bekliyor gibi ışıldadı. Olayın gelişimini bilmese de uygulamanın absürtlüğü umrunda değil gibiydi. Gülay cilveli, “Oluuurrr” deyip biraz önce çimdiklediği bileği okşamaya başladı. Garson Kemal Sunal gibi sırıttı. Böyle bir durumda ne söyleneceğini bilemediğinden “O zaman ben ikinize de birer kes yaptırıyorum sayın aabim” dedikten sonra sarsak bir şekilde geri çekildi.

Her şey yoluna girmişi gibiydi. Tüm bu iç sıkıntısının sebebi beyninin en köşesine attığı ama nihai kararı vermeye bir türlü cesaret edemediği evlilik meselesiydi. İşte kendisini hatırlatmayı bilmişti. Yine şarkılar şarkıcılar yoluna ışık olmuştu Ersin’in. Keşke hiç bu halüsinasyonlara gerek olmadan ilk aklına geldiğinde teklif ediverseydi ama neyseydi. Şimdi her şey çok güzel olacaktı.

Ama, fakat ve lakin Ersin lokantanın kapısında Hakan Altun’u yeniden gördü. Tam tekrar paniğe kapılacaktı ki ünlü şarkıcı göz kırpıp “Hadi bana eyvallah” anlamında el salladı. O sırada göğsünden on tonluk bir öküzün indi ve uflaya puflaya lokantanın kapısından çıkıp caddeye doğru gitti. Bu gördüğü son halüsinasyondu. Gülay’a baktı, sırıtıyordu. İçinden “Teşekkürler Hakan Altun” dedikten sonra dışından “Ben bir buçuk mu söyleseydim acaba?” dedi ve o da sırıttı.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Stieg Larsson'un yayıncısı Quercus alı..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Faruk Bal

18 Mart 2025

Ferit Sürmeli: "Minimal öykü bana göre..

Bence elli kuşağının çizdiği yol haritası günümüzde de önemini koruyor. Faruk Bal: Sevgili Ferit, kitabın adından başlayalım. La Minim Rumence en azından anlamına geliyor. Bu adı verirken kastettiğin başka bir ..

Devamı..

Özge Lokmanhekim ile Hayat Apartmanı Ü..

Melih Günaydın

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024