Parmaklıklı, iki göz pencereden sızan toz bulutu karanlığı böldü. Bileklerimde zincirin soğuk izi sızlarken, beynimin duvarlarını kemiren bu hayvansı sese kulaklarım dayanamadı.
Tısss...
Kaç saattir baygın yattığımı bilmeden, kalkmaya çalıştım. Gözlerim yuvalarında sessizce beklerken kapıda karaltısı belirdi. Menteşesine inat düşmeyen tahta kapının dikdörtgen aralığından uzattı tabağı. Taş kesmiş ekmek parçası, biraz küflenmiş peynir ve yosuna çalan rengiyle bir bardak su. Çıplak bedenimi, yapağılaşmış saçlarımı izlemek dehşet vericiydi. Duvara asılı, bir tarafı karartılı aynaydı siluetimi unutturan.
“Sesimi duyan var mı? Yalvarırım beni duyaann...”
Gecenin sessizliğini bölen patlamayla yatağımdan fırladım. Kendimi sarsıntının içinde buldum, diz kapaklarımın aşağısını hissedemedim. Bağırdım, sesim kısılana kadar bağırdım. Ellerim başımın üzerinde, aydınlığa gözlerimi açtım. Toz bulutu içinde annemi buldum; gözleri yuvalarından fırlamış, ne olduğunu anlamadan etrafa bakınırken. Uzunca bir süre sarıldık. Etrafta karanlığı yırtan çocuk sesleri vardı. İnsanlar kargaşa içinde bir sağa, bir sola koşturuyordu. Yakınlarını bulamayanlardan biri de oydu.
Günlerce ekiplerle birlikte Oktay’ın ailesini aradılar. Yıkık şehrin üzerinde adım atarken; el feneri toprak altı ölümün habercisiydi.
“Sesimi duyan var mııı?”
İki kıpırdamayan bedeni uğurladılar karanlığın içinden. Yanlarında; taş kesmiş ekmek parçası, biraz küflenmiş peynir ve yosuna çalan rengiyle çatlamış bir bardak su. Yaşadıkları travmanın ardından; kol, kanat oldular birbirlerine. Biri uçamadığında, diğerinin kanadına tutundu! Deniz’in bir kanadı hep kırıktı. Ara sıra konuşurdu annesiyle. Düşkün değillerdi birbirlerine. Uzak bir ülkeden, yılda bir ziyarete gelen akraba gibiydiler.
Nihayet bodrum katlı ve duvarları griye çalan o evi tuttular. Siyah koltukları bütün ihtişamıyla salonun ortasında, bir çift göz gibi süzerdi adımlarını. Onların hikâyesine ışık tutan, yaşadıkları toz bulutuydu. Bir evin bekçiliğini yapan, iki hayalet gibiydiler. Birbirlerinin varlığını sorgulayan, bir yandan da var oluşlarına sebep olan iki hayalet.
Tısss...
“Bu toz bulutu da ne? Gözlerim, gözlerim yanıyor. Etraf çok bulanık. Kulaklarımda ki uğultu, ahh sağır ediyor.”
Avucunun içindeki saçlara baktı; vadide sürüklenen cadı. Tek gözü kocaman, büyük ayaklı, yankılanan sesiyle bir canavarı büyüttü avuçlarında. Ana rahminden susuz düştü dünyaya Oktay.
Hızlı adımlarla Deniz’e yaklaştı. Ateş saçan gözlerini, dikerek gözlerine; olanca gücüyle saçlarını kavradı. Dizlerinin üzerine çöktürdü, bağırtarak sürükledi.
“Sesimi duyan var mıı?”
Menteşelerine inat düşmeyen tahta kapı sarsıldı. Hızlıca kilitledi, anahtarı öptü ve cebine koydu. Islık çalarak merdivenleri çıktı. Yüzüğünün sürttüğü korkuluklardan çıkan ses, iç gıcıklayıcıydı.
“Bilekleri inceydi fark ettin mi? Zincirleri bağlarken, nasıl da ağladı? Gözlerinin altında ki morluklara ne demeli? Saatlerce üzerinde çalışılmış bir tablo gibi. Cılız bedeni çıplakken ne kadar da güzel. Bir tarafı karartılı aynayı duvara asmakta harika bir fikirdi. Gördün mü? Kim olduğunu bile unuttu.”
“Ha ha ha.”
Gözlerini bir parmak toz çalan yere doğru çevirdi ve gecenin tenine karıştı. Kendisiyle savaşırken; bir hayli cömertti! Büyük bir keyifle yüzyıllık uykusundan uyandı. Kızıl rengi ahşap gramofona uzandı, usulca plağı taktı. Kulağında yankılanan ay ışığı sonatı, içindeki dehlizin tınısıydı.
Tısss...
“Kapı...
Karaltı...
Duvara asılı...” sayıklarken irkildi.
“Açın, açın, açın. Geri çekilin, kapıyı kırıyorum.” Menteşeye inat, tahta kapı devrildi.
Avuçlarında saçlarla; vadide sürüklenen cadı, diğer tarafta vadide susuz kalan tek gözü kocaman canavar.
“Sesimi duyan.”
Günlerdir kızının sesini duyamayan annenin çığlığı yankılandı oda da. Travmanın şiddeti Oktay’ın hayatını alt üstü etti. Bu şiddet; sevdiği sandığı kadını canavarlaştırdı gözünde, geçmişin intikamını karısından aldı ve bağır çağır suskunluğunu bozdu Deniz.
“Sesimi duydunuz...”






