Tozlu Raf
28 Ekim 2019 Öykü

Tozlu Raf


Twitter'da Paylaş
0

Asansör on yedinci kattan zemin kata inene kadar iki defa durmuştu. Birinci seferde pek de farkında olmamıştı Berk, asansör kaçıncı katta durdu, içeri kim girdi. İkinci seferde önce yanındaki kişiye baktı, sonra da kapının kapanmasını engellemeye çalışan uzun bacağa. Asansöre binmek üzere olan kişi büyük bir valizle birlikte iki çantayı taşımaya ve iteklemeye çalışıyordu. Berk’in dudakları arasından “yardım ister misiniz” gibi bir cümle çıkmak üzereydi ki eksik ve anlamsız bir versiyonu ile havada asılı kaldı. Kadının yardıma ihtiyacı yoktu belli, kendi yapıyordu, yapabilirdi. Berk sadece asansördeki o düğmeye bassa yeterli olacaktı, kapıları açıyor mu kapıyor mu diye her zaman karıştırdığı o iki düğmeden birine. Zemin katta kendisi dışında herkes asansörden indikten sonra tekrar o düğmelerden birine bastığında yerde duranı gördü. Asansörün siyah zemini üzerinde bir sanat eseri edasında öylece duran siyah bir kumaştı. Belki bir atkı, belki bir hırka diye düşünürken Berk’in gözleri asansör kapısına kaydı ve kapı garaj katına açılır açılmaz Berk asansörden adımını dışarı attı.

Otoparktan arabasını çıkarırken sabahın erken saatlerinde başlamış olan yağmurun şiddeti daha da artıyordu. Binanın girişi önünden geçerken büyük valizi ve çantaları ile taksi bekliyor gibi görünen kadını gördü. Asansörde bir şey düşürdüğünün farkında değildi herhalde. Arabayı durdurup ona sormak istedi Berk, ama vazgeçti. Gerek yoktu. En iyisi hiç karışmamaktı. Bir şey düşürdüğünün kendisi farkına varıp, sonra da kendisi asansöre bakabilirdi. Farkına varmazsa da yapacak bir şey yoktu. Belki de asansördeki siyah şeyi düşüren bu kadın bile değildi. Evden ofise kısa ama uzun geçen yolda arabayı sürerken radyoyu kapatıp sileceklerin sesini dinledi Berk. Arada sırada başını çevirip yanındaki boş koltuğa bakıyordu. Asansördeki kadının yan koltukta oturduğunu gördü bir an. Taksinin gelmesi uzun süreceği için Berk bırakıyordu onu uygun bir noktaya, belki de taksisi olan bir durağa.

Ofise vardığında ortamda hissettiği değişik enerji araba sileceklerinin sesi ve görüntüsü kadar hipnotize ediciydi. Bu garip enerjinin etkisine girmemeye çalışarak kahve almak üzere mutfağa geçti. Masasına döndüğünde çalışma arkadaşlarından birinin onun yerinde oturduğunu görmüştü. Elinde tuttuğu kahve fincanı Berk’in elini tam da o anda yaktı ve fincan elinden düşüverdi. Kahvenin büyük bir kısmı masanın üzerine dökülmüştü. Arkadaşı hemen yardım etmek üzere kendi masasından kâğıt havlu alıp gelse de Berk çekmecesinden çıkardığı kendi kâğıt peçeteleriyle siliyordu masasını. “Yardıma ihtiyacım yok, ben yaparım,” dedi. Mutfaktan tekrar kahve alıp masasına geri döndüğünde, arkadaşı da kendi masasından onu anlamlı anlamlı süzüyordu. Berk masaya geçip bilgisayarını açtı, herkesin ondan önce görmüş olduğunu o anda anladığı o kırmızı ünlem işaretli e-postayı gördü. Okurken detaylar üzerinde durarak beynini boş yere meşgul etmek istemedi, onun yerine bu haberin kendisi için ne demek olduğunu düşündü hemen. Daha fazla sorumluluk demekti. Daha fazla iş. Tek başına altından kalkması gereken. Tek başına başaracağı. Kimsenin yardımı olmadan.

Öğle yemeği için birkaç arkadaş birlikte dışarı çıktıklarında, Berk sabah aldığı haber hakkında konuşmak hiç istemiyordu. En duymak istemediklerinin kendisine söyleneceğini biliyordu çünkü. BİZ ARKANDAYIZ. MERAK ETME. NE ZAMAN YARDIMA İHTİYACIN OLURSA YARDIM EDERİZ. BİZİM SANA DESTEĞİMİZ SONSUZ… Berk her zamanki gibi içinde büyük bir boşluk ve yalnızlık hissetti. Ama bu yalnızlık hissi yerini zayıflık hissine bırakmamalıydı. Kimsenin yardımına ihtiyacı yoktu. Şimdiye kadar tek başına başarmıştı, bundan sonra da tek başına her şeyin üstesinden gelecekti.

“KENDİM KALKARIM. BIRAKIN.” Ofis binasının döner kapılarından birkaç metre ötede yerde uzanmış acı içinde kıvranırken bu kelimeleri haykırmıştı Berk. Etrafında toplanmış insanlar öğle yemeğini beraber yediği iş arkadaşlarının yanı sıra tanımadığı kişilerden de oluşuyordu. Önce şaşkınlık içinde Berk’i birkaç saniye kendi haline bıraktılar. Kendi düştüğü gibi kendi kalkacak tavrı çok kuvvetliydi Berk’in, ama bunun etkisi fazla sürmedi. Birisi durumun ciddiyetini anlar anlamaz ambulans çağırdı. Berk acıdan suratını ekşitmemeye çalışırken, bir arkadaşı elini tutup başını okşuyor, bir diğeri yumuşak bir tonda ona güzel sözler söylüyordu. Acıdan değil de aşırı ilgi ve sevgiden gözlerinin dolduğunu hissetti Berk. Zayıflık kelimesini ise zihninden kovmaya çalışıyordu. Tam o anda hiç tanımadığı bir kadın yanında yere çömelip boynundaki atkıyı çıkardı ve ona doğru uzattı. “Bunu avucunuzda sıkın” dedi “yardımcı olur”. Berk siyah atkıyı eline aldığında beyninin tozlu köşelerinden birinin üzerinde “ŞİMDİ AĞLA” yazan bir düğmeye basılmış gibi hissetti ve bu hisse hiç direnmeden ağlamaya başladı. Göz yaşları özgürce akmaya başladığında ambulansın siren sesi sanki uzaktan yakına gelmiş gibi değil de birden yanı başlarında çalmaya başlamış gibi duyulmuştu. Berk bunu fırsat bildi ve ağlarken çıkardığı kendisine yabancı ama bir o kadar da ona ait olan sesin şiddetini yükseltti. Sesini yükselttikçe rahatladı. Rahatladıkça özgürleşti.

Hastaneden çıktıktan sonra arkadaşlarından biri onu eve bırakmayı teklif etmiş Berk ise ilk defa hiç itiraz etmemişti. Eve girdiklerinde arkadaşı, “Sana yardım edecek birisi var mı?” diye sordu. “Oya Hanım var, yemek ve temizlik için gelen, o yardım edecek,” dedi Berk. “Birazdan gelir,” diye de ekledi. Oya Hanım geldikten sonra Berk’in arkadaşı ayrıldı. Giderken bir ona, bir Oya Hanım’a bakarak, “Emin ellerdesin Berk,” demişti. Oya Hanım önce mutfağa girdi ve bol buhar çıkartan birkaç şey yaptı. Berk mutfaktan gelen sıcaklığı hissedebiliyordu yattığı koltuktan. Kas gevşeticilerle yumuşamış olan kasları gibi ruhu da gevşemişti, yumuşacık olmuştu sanki. Kucağında duran kitaba sarılmış uykuya direnmeyi bıraktığı bir anda Oya Hanım’ın sesiyle irkildi: “Ben buranın tozunu sanki hiç almamışım gibi duruyor.” Berk çocukluk fotoğraflarının durduğu rafa doğru baktı. Elini havaya kaldırarak, “Bırakın Oya Hanım, orayı ben temizleyeceğim,” diye bağırdı ve bunu söylediğine inanamamış halde şaşkın bir ifade ile rafa bakmaya devam etti. Oya Hanım, çerçeveleri teker teker eline alarak silmeye başlamıştı oysaki, bir yandan da, “Ah yavrum, ne kadar tatlıymışsın, ne kadar çok seviyormuş annen baban seni, üstüne titriyorlarmış belli,” diyerek usul usul konuşuyordu. Rafın tozu ne kadar alınırsa alınsın yeniden ve hemen tozlanacakmış gibi hissetti Berk. İçindeki tüm “ben yapabilirim” haykırışları ile ona küçüklüğünden beri aşılanan yetersizlik korkularının çarpıştığı bir arenaydı sanki tozlu raf. Ona bu duygularını devamlı hatırlatan. Devamlı yüzüne vuran. Oya Hanım Berk’e dönüp, “Ben bu sefer temizledim, bir dahaki sefer de sen temizlersin,” dediğinde Berk’in zihni ve kalbi ilk defa içinde uyanan başka bir duyguyla doldu. Bütün gün yaşadığı şeyler zaten bu duyguyu yavaş yavaş içinde yaratmış olmalıydı. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi tam o sırada Oya Hanım Berk’in hiç beklemediği bir çeviklikle yanı başına gelip ona usulca sarıldı ve, “İçimden geldi,” dedi. Berk’e ilk defa sarılıyor olmasına bir açıklama getirme ihtiyacı hissetmişti. Konuyu değiştirerek, “Ne istersen, ne kadar sık istersen, bana seslen olur mu, hiç çekinme,” diye ekledi ve ayağa kalktı. Hemen bir cevap veremedi Berk. Yutkundu. Bütün gün insanlarla olan yakınlaşmasına ve son olarak da Oya Hanım’ın onu saran anaç kollarına karşılık şimdi bir refleks gibi tüm insanlıktan uzaklaşma ihtiyacı duyuyordu. Cevap verirken sesi bu yüzden mesafeli ve robotik bir tonda çıkacaktı belli. Hâlbuki aklına gelip de söyleyecekleri kendisiyle insanlar arasında yarattığı o duvarı yıkmak için yine de büyük bir adım olacaktı. Artık daha kolay buğulanan gözleri portmantoya doğru gitti. “Oya Hanım, şu asılı duran siyah atkıyı lobiye indirebilir misiniz lütfen. Resepsiyondaki görevliye sorun bakalım asansörde düşüren ve soran olmuş mu?"


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR