Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

9 Ocak 2018

Edebiyat

Edebiyat Eserlerinde Mekânın İşlevi

Raşel Rakella Asal

Paylaş

20

0


Mekânın yazar tarafından ortaya konulma biçimi yazarın eseri içindeki işlevini de açığa çıkarmış olur.
Raşel Rakella Asal
Yazmak uzun bir yolculuk, bir serüven, yürüyüş belki de. Bütünüyle kitaptan biz okurlara yansıyan, hem yazarda hem okurda içselleşen bir yazma ve okuma serüveni. Duyuşlar, sezgiler, anlamalar, anlamlandırmalarla yüklü bir yolculuk. Romanın katmanlı yapısından, duygulardan, duyumsamadan söz ederiz, oysa bir eserde oluşturulan mekânın ruhundan ve atmosferinden de söz etmemiz gerekir. Mekân edebiyatın olmazsa olmaz öğelerinden biri. Kimliklerimiz ait olduğumuz mekânlar tarafından işaretler taşır. Sahip olduğumuz toplumsal değer yargılarımız yetiştiğimiz mekânda ifadesini bulur. Roman kurgu olmasına rağmen, gerçek hayata benzerliğinden beslenerek mekânı bünyesinde taşır. Mekânın yazar tarafından ortaya konulma biçimi yazarın eseri içindeki işlevini de açığa çıkarmış olur. Bir Kente Sanat-Edebiyat Kapısından Girmek adlı denemesinde İsmail Mert Başat romanlarda mekân öğesine şöyle eğiliyor: “Paris’i en iyi, Victor Hugo’nun Sefiller’i ile kavrayabiliriz. O Paris ki, o günden bugüne kendisine ne eklese, ne kadar yenilese, tüm bunlar her seferinde Paris’in kendi imgesine, kendi kültürüne yenik düşmüş ve Paris’in essance’ı, ruhu hep ayakta kalmıştır; ve Sefiller hâlâ, Paris’e girmenin en sağlam kapısıdır. Ya Burgaz’a, onun gizemine, size ‘hişt, hişt’ diye seslenen büyülü yalnızlığına, ya da balıkçı sohbetlerine takılmış yaşam parçalarına, Sait Faik’in öykülerinden başkaca bir kapıdan girebilir mi sanıyorsunuz? Londra’ya geçmişiyle birlikte bakmanın en verimli rehberlerinden birisi, Dickens değil midir? James Joyce’un Ulysses’i her şeyden önce, bir Dublin’i koklama, görme, hatta dokunma kılavuzudur. Hart Crane ile New York’u, Bukowski ile Chicago içindeki ‘saklı Chicago’yu keşfedebilirsiniz.” [caption id="attachment_57409" align="aligncenter" width="800"] Lawrence Durell ve İskenderiye Dörtlüsü ile Avignon Beşlisi...[/caption] Hep aynı mekân üzerine odaklanan yazarlar vardır. Örneğin Dostoyevski Petersburg’u, Lawrence Durell İskenderiye Dörtlüsü’nde İskenderiye’yi, Avignon Beşlisi’nde Avignon’u, mekân seçmiştir. Tabii Orhan Pamuk var... Bir İstanbul âşığı olarak tüm kitaplarını İstanbul üzerinden kurgulamış... İlhan Berk’in İstanbul’u ise, çok kültürlü, çok inançlı tarihsel bir süreçten geçerek modernleşmeye uğramış vazgeçilmez bir kaos. İhsan Oktay Anar var. Günümüzün en benzersiz yapıtlarını kaleme almış yazarlardan biri. Her öykü için o öykünün dilini yaratan, bu dili en yaratıcı biçimde kullanan İhsan Oktay Anar, romanlarında genelde 17. yüzyıl Osmanlı döneminde İstanbul’u anlatmayı seviyor. Tarık Dursun K. bir İzmir sevdalısı. Gâvur İzmir Güzel İzmir adlı kitabının önsözü, İzmir sevgisini iki sözcükle anlatır. “İzmir, Ah!..” İzmir, Tarık Dursun K.’nın hikâyelerinin mekânıdır. Onun hikâyelerinde İzmir’i sokak sokak yaşarız. İmbatla Dol Kalbim, Ona Sevgimi Söyle, Hasangiller, Kopuk Takımı, Sabah Olmasın, Ömrüm Ömrüm gibi kitaplarında İzmir’de, Alireis Mahallesi’nde, Bostanlıköy’de, Havra Sokağı çevrelerinde geçen ilk gençlik yıllarının anılarıyla bezelidir. Tarık Dursun K.’nın işlek dili, onu kuşağının diğer yazarlarından hemen ayırır. Kahramanlarının sıradan dediğimiz insanlardır. Bu insanların diyalogları o kadar tanıdık gelir ki bize, sanki yanı başımızdadırlar. Kimi Basmane’nin hemen üst taraflarında, Kadifekale’nin eteklerinde bir yerde yaşar, kimi Gültepe taraflarında, kimi Balçova, Narlıdere... Sözgelimi, Hasangiller adlı romanındaki kahramanlar Küçükyalı, Konak, Çankaya ve Kemeraltı sokaklarını arşınlar, Alsancak’ın arka taraflarındaki fabrikalarda çalışan ‘küçük’, sıradan, kendi hallerinde insanlardır. İşsiz kalırlar, iş bulurlar, âşık olurlar, aşklarına karşılık bulamazlar, sevinirler, üzülürler, kendilerine özgü zayıflıklarını utana sıkıla yaşarlar. Eserlerinde İstanbul semtlerini mekân olarak seçen Sait Faik ismi İstanbul ile özdeşleşmiştir. Ele aldığı semtleri mekân olarak algılamaz, mekânlarda yaşayan insanları ağırlar öykü evrenine: Adanın yoksul balıkçıları, Galata rıhtımındaki hamallar, İstiklal Caddesindeki gazete satan çocuklar, Burgazada’daki berber çırağı, Mecidiyeköy sırtlarındaki kulübesinde yaşayan Çingene karısı, kahveci, vapurdan inen yolcular, Gülhane Parkı’nın banklarında uyuyan evsizler ve serserilere açar dünyasını. Öykü kahramanları değişen ve zorlaşan hayat şartlarına karşı İstanbul’un bir köşesinde yaşam savaşı sürdürmeye itilmiş kimselerdir. Tiplerinin çoğu İstanbul’a sonradan gelip yerleşmiş taşralılardır. İstanbul’un düzenine ayak uydurmaya çalışırlar. Anadolu’dan gelen insanlarımızın bu kentte verdikleri yaşam mücadelesi onu derinden etkiler. İstanbul’un semtlerine dağılmış, yerinden, yurdundan kopmak zorunda kalmış bu insanlara karşı büyük bir sevgi duyar. Saik Faik İstanbul’u, özellikle de Burgaz Adası’nı, Rum balıkçıları, halktan insanları, denizi, şiirli bir gerçeklilikle anlattır. Kişileri İstanbul’un yoksul semtlerinde yaşayan, sade ve ihtirastan uzak, orta halli insanlardır. Kenar mahallelerini, balıkçıları, serserileri, sokak satıcılarını kendisi ile özdeşleştirerek anlatır. İstanbul semtleri de hikâyenin bir kahramanı gibi, canlı ve gerçekçi biçimde ele alınır. Onun İstanbul’u yaşayan bir kenttir. Beyoğlu her zaman cıvıl cıvıl, şıkır şıkırdır; Beyoğlu’suz İstanbul düşünülemez. Burgazada denizdir, martıdır, balıktır. Aynı zamanda hüzündür. Haliç fakirdir. Galata dünyadaki ender köprülerdendir. Üsküdar namuslu ve fakirdir. İstanbul her an soluk alıp verir. Sait Faik’in İstanbul’u uzaktan seyredilmez. Yaşayan, nefes alan bir varlıktır. Şehir bizimle beraber yaşar. Şiirini yaşadığı şehirden çıkaran ilk şair Yahya Kemal’dir. Onun için İstanbul, sonsuza kadar sevilecek aziz bir sevgilidir; çünkü ruhsal, estetik ve kültürel olgunluğunu tamamlamış bütün bir Türk-İslam medeniyetinin birleştiği, hayat bulduğu yerdir. Yahya Kemal’le İstanbul bir medeniyet şehridir. Bütün kent Türk insanının hafızası, vatanın kolektif ruhudur. Memleketinin sanatını, kültürünü içinde barındıran bir mekândır. Şiirlerinde Yahya Kemal Beyatlı için İstanbul azizdir. “Bir Başka Tepeden” şiirinde:   Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer   mısralarında İstanbul’a olan hayranlığını dile getirir. Şehri doya doya yaşayan bir şair de Orhan Veli’dir. “İstanbul’u Dinliyorum” şiiri, aynı zamanda bir iç yaşantının dile dökülmesidir. Şiirdeki özne şehir imgeleri içinde dolaşır. Orhan Veli’nin İstanbul’u, büyük bir ritme ve enerjiye sahip olan bir yaşama alanıdır. 1920-1950 arasında Türkiye’de toplumun ve tek tek bireylerin mekânsal algılarını etkileyecek köyden kentte göç dalgası yaşanır. Bu göç beraberinde yeni simgesel ve imgesel anlamaların oluşmasını sağlayacak önemli değişmeler getirir; köy ve şehrin birbiriyle daha çok ve daha hızlı tanışması insanların mekânın olgusunu farklılaştırır. Bütün bu değişmeler, edebiyat dünyasında yeni anlamlar kazanır. Anadolu ve Anadolu insanı, edebiyatçılar için bir değerdir. Köyünde kendi halinde yaşarken, tarlasında çalışırken, kentin ihtiyaçlarını karşılarken bir anlam ifade eder. Ne var ki bu insanlar kalabalıklar halinde ve sırtlarındaki denkleriyle büyük kentin yolunu tutukları ve hayat tarzını değiştirecek ölçüde kent hayatına karıştıklarında sorun olmaya başlarlar. Bir kent öykücüsü olan Oktay Akbal’da mekân İstanbul’dur. O da öykülerinde bu değişimden duyduğu rahatsızlığı dile getirmekten çekinmez. 1930’lu yılların İstanbul’unun sosyal hayatını, bu kentin geçirdiği değişimi çoğu öykülerinde ele alır. “İstanbul Köylüsü”nde kalabalıklaşan İstanbul şöyle anlatılır: “İstanbul bir milyondan ikiye, üçe, dörde çıktı. Anadolu İstanbul’u ele geçirmişti. İster beğenelim, ister beğenmeyelim, buydu gerçek. Anadolu’yu, Anadolu insanını anlatmak isteyen yazarların işi kolaylaşmıştı artık. Oraya gitmek gerekli değildi, Anadolu gelmişti buraya.” Latife Tekin’in Berci Kristin Çöp Masalları’nda (1984) anlatının odağına gecekondu romanın mekânını oluşturur. Alt-kültürün sesini yakaladığı bu anlatının çıkış noktası “yoksulluk” katmanlı bir biçimde dile gelir. Değişimin ve çözülmenin bir başka yüzünü yakalar. Şehrin kıyısında, çöp yığınlarının çevresinde, fabrika atıklarının ortasında doğan yeni bir hayatın; şehrin çöpünün hikâyesidir. Durmadan esen rüzgâra karşı dayanıksız, her an yerle bir olabilecek gece kurulan, sabah yıkılan, derme çatma, eğri büğrü, iğreti bir hayatın hikâyesidir. Ormanda Ölüm Yokmuş’ta Latife Tekin mekân olarak ormanı seçer. Bir masal öğesini (ormanı) katmanlaştırarak insanın benliğindeki çözümsüzlükleri, sıkışıp kalmışlıkları, dilsizleşme anlarını, korkuları, sevinçleri ormanda yürüyüş yaparken anlatır. Ormanda yürüyüş karanlıktan çıkarak insanın ışığa doğru yürümesidir. Aşk acısıyla ormanda gezinen iki arkadaşın yürüyüşüdür bu. Sevgililerini yitirmiş bu iki arkadaş soludukları aşk havasını içlerinde taşımak isterler, âşık olduklarında olduğu gibi. Bir bakıma arzuları aşka tutunmaktır. Aşk tıpkı ormanda yürümek gibidir. Biraz yönsüzlüktür âşık olmak. İnsan âşık olunca, o bildik, eski yön duygusunun yerini sonsuz bir ferahlama duygusu alır. Ferit Edgü’nün Kimse’de Hakkari’de Pirkanis köyünü mekân olarak seçer. Şehirden çok uzakta, özellikle kışın başka hiçbir yerleşim yeriyle iletişimi kesilen bu köy mekânı oraya “sürgün” edildiğini düşünen bireyin yalnızlığını anlatmak için uygun düşer. Romanın hemen başında bu mekân şöyle ifade edilir: "Ah! Dağ başında kendini aramak bir kış gecesi karlar tüm izleri örterken." Italo Calvino’nun 1972 yılında yazdığı Görünmez Kentler’i bildik kentler değil; kurmaca kentlerdir. Hepsine birer kadın adı verir. Yazmadan önce bir dosyada yaşamının kentleri ve kır manzaralarıyla ilgili sayfaları toplar, bir diğerinde zamandan ve mekândan bağımsız hayali kentleri. Bu dosyalar tıka basa dolduğu zaman, ondan nasıl bir kitap çıkarabilirim diye düşünmeye başlar. Böylece farklı evrelerden geçerek, bu kentler kitabının peşinden gitmeye başlar. Kimi zaman yalnızca üzgün kentleri, kimi zaman yalnızca mutlu kentleri düşünmek gelir içinden; bir dönem kentleri yıldızlı gökyüzüne benzettir, başka bir dönemse kentin dışında günden güne yayılan çöplükle konuşur. Sanki kişiliğinden ve düşüncelerinden kaynaklanan bir günlük olmuş olur; her şey kent imgelerine dönüşü­r. “Kentler ve Anı”, “Kentler ve Arzu”, “Kentler ve Göstergeler”, dördüncü bir alt başlığa “Kentler ve Biçim” diye başlıklarla kentleri yazmayı sürdürür. Kaynakça İsmail Mert Başat, Gökyüzünden başka sınır yok, Kırmızı Yayınları, Şubat 2008 Dr. Osman Gündüz, Oktay Akbal’ın Öykücülüğü, Akçağ yayınları, 2003 Feridun Andaç, Latife Tekin ile “Ormanda Ölüm Yokmuş” Üzerine, Varlık yayınları, Ocak 2002 Aydoğan Yavaşlı, 80 Yaşında Bir Hemşeri, Tarık Dursun K. Üzerine- Cumhuriyet gazetesi, Ege Eki, 25 Ocak 2011 Konur Ertop, Öykümüzün Büyük Ustası- Sait Faik üzerine -11 Mayıs 2004 Salı, Cumhuriyet gazetesi
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kitap Dünyasındaki Sekiz RekorOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Haluk Öner

14 Kasım 2025

Sessizliğin Estetiği: Tuzlu Yüz

Tuzlu Yüz’ün biçimsel atmosferinde en dikkat çekici öge, sözcüklerin arkasında kalan dil öncesi titreşimlerdir.Ezgi Tanergeç’in Tuzlu Yüz romanı, Türk romanında giderek seyrekleşen, gürültülü, karnaval atmosferindeki romanların arkasında kalan bir sessizlik biçiminin i..

Devamı..

Yapay Zekânın Gezegenimize Faydası Var..

M. R. A. Dearing

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024