David Constantine’in öyküleriyle ilgili en belirgin özellik, sırrının ayrıntılarda saklı olması.
“Bana zarar verecek emirlere boyun eğdim. Başta Tanrı’nın ve keşişlerin emirleriydi bunlar, onlardan kurtulmayı başardığımda ise kendime önlerinde eğileceğim daha da zalim, öte yandan bir o kadar da saçma sapan ve en nihayetinde daha çılgın diktatörler yarattım. Yegâne amaçları içimdeki hayatı öldürmek olan ayartılara ve buyruklara boyun eğerek yaşadım.”
David Constantine, "Ada", Midland Oteli’nde Çay
David Constantine’den okuduğumuz ilk öykü kitabı Bir Başka Ülkede (Metis Kitap) olmuştu. Okuduğumuz ikinci kitabı (öykü) ise 2017’de Notos’tan, Aylin Ülçer’in özenli ve şiirlerin hakkını bile teslim etmeyi başardığı çevirisiyle basılan Midland Oteli’nde Çay. Okumaya vakit bulamayanlar sesli kitap uygulaması Storytel’de Cemil Büyükdöğerli’nin sesinden dinleme seçeneğini deneyebilirler dilerlerse. Kitap on altı öyküden oluşan üç yüz kırk üç sayfalık oldukça hacimli bir çalışma. Yalnızca bu yönüyle bile ülkemizde basılan öykü kitaplarından ayrılıyor. Yazar kendisiyle yapılan bir söyleşide bu konudaki bir soruyu, “Öykünün ne olduğuna dair bir fikir birliği olmasa da onu görür görmez tanırız. Çok kısa olabilecekleri gibi oldukça uzun düzyazı metinler de bu tanıma uyabilir. Başı, ortası ve sonu olması gerektiği ya da istenilen bir sonda bitmesi (ya da başlaması) gerektiğini söylemek anlamsız. Böyle olabilirler. Ama böyle olmayabilirler de. Ben bu türü her defasında yeniden icat ederim,”* sözleriyle yanıtlıyor.

Constantine hem şiir hem öykü yazan bir yazar. Hikâyelerinde sık sık çeşitli şairlerin şiirlerinden alıntılar yapıyor. Öykülerini okurken duyumsadığımız ritim duygusu buradan geliyor, sanırım. Yazar bunu “Sanırım ben ilk aşkı şiir olan birisinin yazacağı türde öyküler yazıyorum. Başlarken, hatta daha başlamadan önce ne şiir ne de öykü söz dinler. Buna hemen o anda karar veremem, bu sabah, bu akşam, birini ya da öbürünü yazarım. Benim emrimde değillerdir. Bunun çok sıra dışı olduğunu sanmıyorum. Bunun aksine kimi yazarlar tanıyorum ki şiir onları çağırıyor, onlara emir veriyor. Bu açıdan “çağrıya açık” olmak, yazarın olmazsa olmaz erdemlerindendir. Ama çağrıya fazla açık olmak da iyi değildir. Fazla dayatmanın yazarı yanlış yönlendirdiği ya da apaçık yanlış olduğu sonunda ortaya çıkar. Bu yüzden dikkatinizi vermeli, açık, istekli ve müsait olmalısınız – ama eleştirel bakışı kaybetmeden,” sözleriyle açıklıyor.
David Constantine’in öyküleriyle ilgili en belirgin özellik, sırrının ayrıntılarda saklı olması. Ama bunlar yalnızca okura bir fikir veren ve yol gösteren, öykünün nerede olduğuna işaret eder nitelikte ayrıntılar. Baştan sona öyküyü tuğla döşer gibi döşeyen, okuyucuya ne hissetmesi ya da ne anlaması gerektiğini dikte eden detaylar değil. Okur öykülere yayılan boşluklarda durup, dinlenebiliyor ve uzun uzun üzerinde düşünebiliyor. Öykülerin çekiciliği buradan geliyor. Constantine mektup, günlük yazımı gibi teknikleri, –günümüz modern öykücülüğünde kolaycılığa kaçıldığı gerekçesiyle pek tercih edilmeyen– hiçbir kalıbı kabul etmediğinden olsa gerek, öykülerine rahatlıkla yerleştiriyor. Bunu yaparken mektup ve günlüklerin içine metni canlandıracak diyaloglar ekliyor ve bunu öyle doğal, öyle kusursuzca yapıyor ki, kolaycılığa kaçmak bir tarafa zor olanı yapabildiğini gösteriyor. Üstelik hiç zorlanmadan ve becerisini gösterme kaygısı taşımadan. Öykülerinde kimi zaman, yazar, kimi zaman da anlatıcı olarak akışa dahil olup kendi gözlemlerini çeşitli biçimlerde aktarabiliyor. Bunu bazen az önce değindiğim, mektup, günlük gibi araçlarla ya da bir şiir alıntılayarak yapıyor. Ama metne belli bir mesafede durarak. Direkt bir yazar müdahalesi şeklinde değil elbette. Bu sahnelerde sanki bir yönetmenin oyuncularını izlediği ve hiç müdahale etmeden onları yönlendirdiğini duyumsamak mümkün. Ya da arada bir oyunculara fikrini söyleyip geri çekilen, sahneyi sessizce izleyen arka plan bir karakter gibi.
Constantine’nin öykülerinde doğa çok önemli. Hatta karakterlerden bile daha önemli olduğunu, başlı başına bir kahraman, yaşayan, nefes alan bir unsur olarak kurguda yerini aldığını söylemek mümkün. Doğa, hayvan, eşya, bina, ezcümle insan dışındaki canlı cansız her şeyi kurgunun geçtiği mekânın içine yerleştirerek, sahneyi ya da öykünün atmosferini neredeyse empresyonist bir ressamın tablosu gibi gözümüzde canlandırmayı başarıyor. Örneğin kumsalda rüzgârın gerçekten uğuldadığını veya kulübenin camlarının zangırdadığını duyabiliyor, tasvir edilen soğuk ve rüzgârla üşüyecek kadar metne dahil olabiliyoruz. Metnin içine dahil ettiği okura yalnızca ayrıntıları birleştirip bütüne varmak kalıyor. Bir de yazarın kasıtlı olarak bıraktığı boşluklara yeni kurgular, ayrıntılar eklemek.
Yazar, Başka Bir Ülkede kitabında daha çok ilişkilere ve diyaloglara yoğunlaşmışken, bu kitabında daha az konuşan kahramanlara, iç konuşmalara, zihin akışına, evsizlere, yaşlılara, acizlere, akıl hastalarına odaklanmış. Kentleşme, trafik, sefalet, yalnızlık, iklim değişikliği, gibi günümüz insanının temel sorunlarını merkeze almış. Ama bu temaları öyle güzel işlemiş ki, okur didaktik, kendisine parmakla gösterilmiş, hali hazırda en az birini ya da birkaçını yaşadığı ve belki edebiyata sığınarak kaçmak istediği sorunlarla kaba bir şekilde yüzleşmek yerine, hikâyenin içinde akışa dahil olarak asıl temanın ne olduğunu kendiliğinden buluyor. Öykülerin her biri güzel olmakla birlikte, Bir Ada, Teke, Frideswide’ı Geride Bırakmak, İkizler, Romantik, favorilerim oldu. Umarım arayı fazla açmadan Constantine’in başka kitaplarını da okuyabiliriz.
* David Constantine, “Bilmemenin Gücü"






