o vakitler yâni altmışlı yıllarda ben gibi lugâttan ve mevzûdan bîhaberken ninem, anneme de n’oluyordu? hiçbir şey anlamadıydım, kaçırmamak için balonumun ipini, ucunu mökkem tutmakla meşgûlken!
dönme dolap, atlıkarınca, ahşap kayık salıncak.. elmaşekeri, pamuk helvası, külâhta on-on beş kuruşluk dondurma... kıtlama ve dilim limonlu olmak şartıyla, eşliğinde hanımeli cigarasının, çay üstüne çay içerken semâverden, bahçesinde lunapark’ın nenem, annem ve ben tozutuyorduk, ikiz kardeş gibi bayram sevinçli:, palyaço, cambaz ve uzun tahta bacaklarda yürüyen adam! ha bir de uçan motosikletli akrobatlar ve de... neyseee.. unuttum!
mökkem tutarken balonlu sol elimi ikizim, sağ elim de hep doluyu, hırkamın sağ cebimden alıp alıp biteviye, ağzıma attığım üzümlü leblebiyle.
mevzû bu değil.. annem. sabahın köründe gidip akşamın karanlığında dönerken, sokak lambasının altında önünde dikilen nenemi gördüğünde delirmişti, selimiye durağında indiğimiz an üsküdar-kadının köyü tramvayından!
öyle bir çığlık savurmuştu ki göğe, sormayın!, merdivenin basamaklarını tek tek inmeden, doğrudan sahanlıktan atlayan vatman ve dahi ona eşlik eden üç-beş yolcu eğilip raylara bakmıştı, sanki altına girmiş de ezilmiş gibi biri!
- “ne kıyâmet kopardın be kadın?”
- annem, anneeem!
- “yanındaki değil mi?”
- öyle değil, öyle değiiil!
- “öylesi-böylesi ne?” deyip, “deli kadın!” diye de söylenip, çekti gitti tramvayına, kampanası sinirle uzun uzun çalarken!
- ne bu hâl böyle anne?
- ‘ne varmış ki hâlimde?’
yaz-kış demez, mökkem giyinirdi nenem, ki annem ona ‘üşümüş’ adını taktıydı.
- arkan ak!
omzuna doğru bakıp da göremediğini görmüştüm ben: siyah giysisinden akan beyaz bir sıvı!
- “ne var kız? göremedim!”
- kör müsün? omzundan beline kadar... deyip, kıyıp nakışlı, gül desenli o güzelim bayramlık mendiline, çabuk çabuk silmeye başladıydı söylene söylene:
- leş gibi, leş! hiç mi fark etmez insan? nasıl oturdun öyle tramvayda hayret, koltuğuna yapmışken kuvvetle muhtemelen densiz, ârsız bir herifçioğlu?!
- ‘biri dürtüyordu da hep, bayram kalabalığı diye...’
- söyleseydin ya bana a üşümüş!
- ‘ne bileyim ne.. neymiş ki?’
- sümüklü bir şey işte!
- ‘burnu kopasıca!’
- burnundan değil.
- ‘yoksa ağzından mı?’
- he he, ağzından!
- ‘o halde kusmuktur.’
- ağzından-burnundan değil.
- ‘ağzından-burnundan gelsin.. geberesice!’
- aşağıdan, aşağıdan!
- ‘neee? işemiş mi?’
- değil anne, değil!
- ‘sıçmış mı yoksa?’
- sıçıp-sıvamış!
- ‘daha neler?’
- dahası daha beter.
- ‘ne geveleyip duruyorsun be?’
- önden anne, önünden!
- ‘önü de ne?’
- konuşturma beni çocuğun yanında, deyip, çoktan kolundan çıkardığı annesinden uzat tutup beni, eve kadar yürüdüydük suspus!
ikisi telâşla banyoya, ben dedemim yanına.
“len cingöz.. harcadın mı bayramlığını?"
gösterince iki boş astarını ceplerimin, sağ cebine ceketinin elini c atıp,
“al bakalım kerata.. belki yarın da gidersiniz ha?”, deyip, avucundan avucuma bir kâğıt para sıkıştırdıydı.
banyodan odasına geçip nenemin, bağrış-çağrış sürerken,
“n’oldu ki bunlara?” deyince dedem, dudaklarımı büktüydüm.. hepsi bu.
değiştirip üzerindekileri odalarında, yanımıza geldiklerinde nenem al, annem mosmordu!
- “ne bu suratınız hanımlar?”
- bir şey yok.
- “az bağırıp-çağırmadınız da!”
- yorgunluk işte.
- “böyle bir günde ha?”
- ne varmış günde? bayram yorgunluğu işte, deyip, serçe çıkıştıydı babasına annem!
- “sandım bir iş geldi başınıza!” deyip, tebessümle alttan aldıydı dedem, ikisinden de çıt çıkmazken.
- “e sofrayı kurun bâri.”
- ‘kalk kendin kur!' demez mi nenem! adamcağız kalakaldıydı.
- “eski köye...”
- ‘âdet-madet deme bana!” deyince nenem, dedem iyice afallayıp bana döndü:
-“ a akıllım sen söyle, hâli hâl deyin de bunların.”
ne desem bilemedim! bilmiyor, anlamıyordum zâten ne olup-biteni o çok çocuk aklımla.
kapı çaldı, babam geldi, annem çekti kolundan, daha üstünü bile değiştirmeden kocasını attıydı mutfağa!
dedem cigara sardı, nenem örgüye gömüldü, ben de bozukluklarımı saymaya...
on-on beş dakika sonra salona gelince babam, bu kez ninem doooğru mutfağa!
baba-oğul fısır fısırken, ben hâlâ sağlamasını yapıyordum kalan harçlığımın, belki yarın üç tekerli bisiklete ve sirke yetip-yetmeyeceğinin hesabıyla ve tabîî ninemle annem müsâit olurlarsa!
- “deme ya hu!” deyip, sardığı cigarayı yakmışken pek hoşgörülü dedem, babam kıs kıs sırıtıyordu.
- “meczûba, müptezele çatmışlar o vakit ha?”
başıyla tasdîk etti oğlu.
- “sokağa salmamalı mı ne bunları?” deyince dedem, içimden eyvâh! dedim önce.
- “olmadı sen de git bunlarla oğlum yarın.”
tasdîk edince yine başıyla dedemi babam, oh! dedim sonra; yarın yine bayram.
baba-oğul gittik ertesi gün kalan harçlığımı harcamaya!
yıllar sonra yan sınıfın güzeller güzeli perî kızı bir gece girince rüyama, sabah önümde bir ak sümüksü sıvı! utana-sıkıla anlatmak zorunda kaldığımda anneme, olan-biteni açıklamaya çalışırken üslûbunca bana o, kulak misâfiri olmasın mı ninem!
- “ezberle oğlum.. guslüm gusül için...”
sonradan, çok sonradan çözdüydüm, o bayramın nenemden çok annemin tramvay travması olmasını, bu bayram oğlumla üsküdar’a gider iken...






