[button]Deniz Gündoğan İbrişim[/button]
Samar Yazbek'in sürgünden bize ve tanıklık edebiyatına seslenişi, savaş ve zulüm karşısında dik durabilen umudun daimiliğine ve hatırlamanın sorumluluğuna ilişkin çok anlamlı bir jesttir.
Neredeyse her vahşet ve zulmün ardından nedense aynı cümleleri duyarız: Bir daha olmadı, bir daha olmayacak; kurban yalan söylüyor; kurban abartıyor; mağdur bunu kendi istedi. Her halükarda unutalım ve yaşamlarımıza devam edelim. Vahşete, zulme ve savaşa ilk elden tanıklık edenlerin, kültürel ve politik birçok noktada sessizleştirilenlerin çoğul dillerine kulak vererek gerçekten duymaya başladığımızda ve aslında tepetaklak sarsıldığımızda bir "bir daha olmadı", "bir daha olmayacak", "devam edelim" cümleleri ne anlama gelecektir? Süre giden ikircikli bu durum karşısında, tanıklık etmenin ve hatırlamanın tek tip olmayan anlamlarını ve çağrışımlarını nasıl düşünmeliyiz?
Savaşa ve zulme tanıklık etmek aslında hayatta kalanların belleğini ve hikâyelerini dilsizleştiren resmi tarihin karşısında konuşulamayanları ya da adlandırılamayanları göstermede önemlidir. Ancak, çoğu insanın hissettiği ve dile getirdiği gibi, tanıklık etmenin olanaksızlığı da bizi bir açmaza sürükler. Bir travmaya tanıklık etme büyük ölçüde bir paradoksu barındırır der Cathy Caruth: "Bir vahşete tanıklık etmek onu gerçek anlamda kavramamıza izin vermez; ancak gecikmiş bir anlamlandırma çabasına işaret edebilir (1996:208). Caruth'un söylediğini pekiştirir nitelikte yazan LaCapra, Judith Herman, Bessel van der Kolk ve Onno van der Hart gibi diğer eleştirmen ve yazarlar da travmanın yabancılaştırıcı keskin etkisine odaklanırken, etki ve temsil sorularına dikkat çekerler. LaCapra travma üzerine şöyle der: "Temsil edilemeyeni hisseden darmadağın bir insan ve hissedileni hissedemeyen ancak bunu son derece duygusuz temsil etmekten başka çaresi olmayan bir insan (199:41-42).
Bu karmaşık tabloda, vahşete ve zulme tanıklık etmenin olanaklığı ya da olanaksızlığı bireyde çok derin yaralar açar. İnsan hem bireysel hem kolektif düzlemde travma ile başa çıkarken aslında travma ile uzlaşmaya çalışır. Bu iş gerçekten çetrefillidir, çünkü travmatik anılar, bellekten süzülen olağan anılar gibi doğrusal ve ilerleyici bir çizgide kodlanmaz zihinlerimize. Travmatik bellekten düşenler, darmadağın olmuş benliği yeniden ayağa kaldırmaya yeltenen, eşikte konuşlanan içsel bir taslak aracılığıyla kurulur. Vahşete karşı belleğin verdiği en hızlı yanıt, ilk elden görülen vahşetin bellekten derhal silinmesine yöneliktir. Böylesi bir durum anıların ya dillendirilemez ya da transfer edilemez olmasına zemin hazırlar. Böylece keskin bir yabancılaşmanın kıyısındaki bellek, Rebecca Saunders'ın Lamentations'da bize söylediği gibi dışarıdan gelen, ait olamayan bir sürgündür. (2007:73).
Öte yandan travmayı sembolik bir zemine taşıyarak tikelliğinden ve atılmışlığından öteye götürdüğümüzde, olanaksız gibi görünmesine karşın, kişi kendi tanıklığına tanıklık ettiğinde, sessizlik yırtılıp dile gelerek tamir söz konusu olabilir. Yas tutma sürecinde, travmatik bellekten süzülenleri yeniden gözden geçirmek, boşlukları doldurabilmek ve düzenlemek, konuşulamayan deneyimlere alan açarken, travmayla barışmak için gerekli ilk ateşi yakar. Jan Assman travmayı hatırlamaya ilişkin şöyle der: "Hatırlama geçmişle kurulan duygusal ama aynı zamanda bilinçli bir ilişkidir." (1995:38).
Duygusal ve bilinçli biçimde belleği yazınsallaştırdığımızdaysa tek tip ve statükoyu besleyen anlatıların karşısında direnen söylemler görürüz. Ancak direnen söylemler yaratmak çok kolay değildir, çünkü öznenin anlatıyı kendi ihtiyaçlarına göre kesip biçmek ve değiştirmek istemesinden ilkin bellek etkilenecektir. Haddinden fazla acı çekme bireysel algıyı bükerek kişisel ön yargıları daha görünür kılacaktır, çünkü tanık, gördüğü gerçekleri belli bir çerçeve yaratarak anlatır. İlk eden tanıklık etmek bu anlamda görecelidir. Tanık kendi belleğini yeniden oluşturmak istediğinden travmanın başlangıç anına dönmeyi istemeyebilir ve neyi görüp duymak istiyorsa oyunbaz biçimde onu öne sürebilir. Tanıklığın bu ikircikli yapısına karşın, tanıklık etmek sessizliği delmenin en önemli yollarından biridir. Tanıklık bu anlamda dinamiktir, çok yönlüdür ve performansa yöneliktir. Dori Laub, tanıklığın çok yönlülüğü üzerine Yahudi Soykırımı deneyimini göz önünde bulundurarak şöyle der: "Tanıklığın birçok kademesi vardır. İlki travmatik deneyim içinde kendi kendine tanıklık edebilmek. İkincisi başkaların tanıklarına tanıklık edebilmek. Üçüncüsüyse tanıklığın kendisine tanıklık edebilmektir." (1992:75).
Edebiyatın tanıklık etmesi konusunda geldiğimizde, edebiyat tanıklık edebilir mi sorusuna Nobel ödüllü yazar Herta Müller şöyle yanıt verir: "Neyi deneyimlediğimiz ile deneyimlerimizi anlatmamızı sağlayan sözcükler arasında çoğu zaman birebir ilişki yoktur. Başka yazarların kitaplarını okuduğumda, yazının konuşmayı andırdığını görüyorum. Kendim yazdığımdaysa, ağzımın içinden konuşuyorum ve yazı sessizliği andırıyor. Yazarların çoğu sesten bahsediyor ve sesi hikâye anlatımının en önemli unsuru olarak görüyorlar. Belki öyledir ama ben yazarken hikâyenin sessizliğini arıyorum." (2002).
Buna karşılık, katledilen Cezayirli yazar Tahar Djaout üzerine yazarken Julika Sukys şunları söyler: “Kitaplar, terör ve vahşet zamanlarında hayatta kalma mücadelesinin simgeleridir". (2007: 82). Bu noktada Sukys'e katılmamak elde değildir, çünkü savaş ve şiddet dönemi, çoğu kez, hayatta kalanların anıları, günceleri, filmleri, fotoğrafları, belgeselleri tarafından şekillenir ve bu noktada hatırlamanın sorumluluğuna ilişkin yeni etik yol haritaları yeniden çizilir. Tarih ile edebiyatın kesişim noktasında bellek yazınsallaştırılırken, çoğu kez doğrusal olmayan, ilerlemeyici zaman ve mekan anlayışına karşı duran, duraksamalara, dolaylamalara, sessizliğe ama aynı anda sese geçit veren çoklu bir tanıklık edebiyatının izini süreriz.
Örneğin, modern Türk edebiyatında özellikle 12 Mart dönemi ile (tanıklık çerçevesinde Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu ve Füruzan) 12 Mart kadar güçlü olmasa da 12 Eylül döneminin yazıya yansıması iktidarın unutma, unutturma ve hakikati çarptırmasına yönelik bir direniş biçimi olarak okunabilir. Horace Engdahl, tanıklık edebiyatının totaliter toplumlarda iktidarın, belleği sistematik bir şekilde silme çabalarına karşı yazınsal bir direniş olduğunu belirtir. Engdahl’e göre, edebiyattaki tanıklık sadece bir açıklamaya ya da ifadeye özgü değildir. Tanıklık edebiyatı ivmesini sessizleştirilmişlere ses olmak ve kurbanların adını yaşatmak çabasından alır. (2002:4-6). Tanıklık edebiyatında, tarihin ve edebiyatın kesişim noktasındaki bellek yazınsallaştırılır ve edebiyat bütün olanaklarıyla toplumsal bellekte yer eden travmatik olaylar ve bastırılan olguları açığa vurur. Aslında tanıklık edebiyatı, Yahudi soykırımına ilk elden tanıklık edenlerin güncelerinden (Primo Levi, Elie Wiesel, Ruth Klüger) ilk ivmesini almasına karşın, geçmişin ve belleğin kolektifleşmesiyle belleğin çok yönlü olması ve kuşaktan kuşağa aktarılabilmesi nedeniyle edebi bir direniş biçimidir diyebiliriz.
Travmatik belleğin direnen anlatılar yaratmasına zemin hazırlayan çoklu ve kademeli tanıklığın geçtiğimiz yıllardaki en etkileyici performansını Suriyeli gazeteci, aktivist ve yazar Samar Yazbek'in Çapraz Ateşte Bir Kadın (2012) adlı güncesinde görmek mümkün. Yazbek bu kitabıyla PEN Cesaret Ödülü'nü kazanmıştır. Yazbek’in Suriye'deki baskıcı Baas rejimi karşısında hakikati gün yüzüne çıkarma ve kendisine ülkesinde ve Suriye Devrimi'nde bir yer bulma mücadelesinin kaydı olan günce, ne tamamıyla bir gazetecilik çalışması ne bütünüyle kişisel anılar toplamıdır. Kitap, Yazbek’in kişisel deneyimleri ile meydanlardaki birçok Suriyelinin hikayelerini birleştirir.
Yazbek'in şahsen tanıklık ettiği vahşet, yazarın derinden hissettiği korku, kaygı, tutku, şefkat gibi duyular ile meydanlarda demokrasi isteyen insanların canlı tanıklıklarını birleştirerek edebiyatı ve tarihi kesiştirir. Yazbek, bu durumu “Gerçek hayat, küçük hikâyelerdedir” diyerek anlatır. Yazarın bu tutumu siyaset, etnisite, hukuk ve kim için nasıl bir yaşam hakkı konuları arasındaki çetrefilli ilişkileri yeniden düşünmemizi sağlar.
Yazbek, Suriye Devrimi'nde rejime karşı başlatılan kavganın heyecanlı ve çoğu kez de kurallara yer bırakmayan anılarını kaleme alırken, travmanın yabancı ve sürgün halinde seslenir okura, çünkü Yazbek Suriyeli muhalif Alevi bir yazardır. Yazbek, iktidardaki Esad gibi bir Nusayri'dir. Kendi ifadesi ile katillerle aynı şehirden gelir. Ancak rejime karşı direndiğinden çok sayıda tehdit mektubu alır, işbirlikçi ve ajan olduğu ilan edilerek linç edilir. Yazbek güncesinde ilkin şöyle der: "Protesto hareketleri başladığından beri buradayım. Penceremden dışarı bakıyorum ve seyrediyorum. Sesim çıkmıyor."(2012:2).
Ne var ki yazarın gazeteci titizliği ve romancı gözü birleştiğinde sessizlik delinir. Yazbek'in anın tarihselliğinin giderek daha farkına varmasıyla şekillenip ilkin transfer edilemeyecek gibi görünen tanıklık ve travmatik bellek, yerini eyleme ve direnişçi bir performansa bırakır.
Yazbek'in anlatısındaki bellek, Paul Ricoeur'ün deyimiyle eylemlilik ve tutku halidir. Ricoeur tanıklık üzerine şöyle der: "Epistemolojik bir süreçtir bu. Bilindik ve şaşmaz bellekten sıyrılarak arşive doğru ilerler ve en sonunda belgeye dayalı bir kanıta ulaşır." (2006:210). Başka deyişle, arşivden önce tanığı görürüz; anlatıyı oluşturan tanığı biliriz. Yazbek, Çapraz Ateşte Bir Kadın'da çok tehlikeli sokak gösterileri, şehirlere yapılan saldırılar ve on binlerin ölümüne sebep olan bombalardan bahsederken, tecrübe ettiği kapalı kapılar arkasındaki devrimden de büyük ölçüde söz eder. Meydanlardaki insanlarla yapılan ilk elden söyleşileri gerçekleştirirken kendisi için katılması hiç de kolay olmayan gösteriler için sokağa çıkar. Aynı zamanda genç kızını tehlikelerden korumaya çalışır. Ülkedeki korkunç cepheleşmenin perde arkasını verirken, bu cepheleşmenin ve vahşetin kendi bedeni üzerinden nasıl şekillendiğinin de ayrımına varırız:
"Nedir bu çılgınlık? Ölüm artık iki ayağı üzerinde gezen bir yaratık. Sesini duyuyorum, gözlerimi dikip ona bakabiliyorum. Tadının neye benzediğini bilen biriyim ben; boğazınıza dayanan bıçağın, boynunuza basan postalların tadını bilen biri. Bunu uzun zamandır bilirim, o boğucu dünyadan ilk kez, sonra ikinci, sonra üçüncü kez kaçtığım günden bu yana. Kendi cemaatime ve mezhebime karşı işlenmiş ihanet suçuyum ben, ama artık korkmuyorum, cesur olduğumdan değil —aslında son derece kırılganım—ama alışılıyor.
Ordu güçleri Dera’yı kuşattı ve hareket eden her şeye ateş açtılar. El-Senameyn’de askeri güvenlik, yirmi kişiyi öldürerek bir katliam yaptı.
Artık ölümden korkmuyorum. Onu soluyoruz burada, nefes almak kadar doğal. Sigaram ve kahvemle sükûnet içinde bekliyorum onu. Bir çatıdaki keskin nişancının gözlerinin içine bakabileceğimi hayal ediyorum, gözümü kırpmadan, dik dik. Caddeye yönelirken, çatıları gözleyerek kendimden emin yürüyorum. Kaldırımları geçip bir meydana çıktığımda, keskin nişancıların şu an nerede olabileceğini merak ediyorum. Caddeden aşağı güvenle yürüyen bir kadını gözleyen keskin nişancı hakkında bir roman yazmayı düşünüyorum. Onları, bir hayalet kasabadaki iki yalnız kahraman olarak hayal ediyorum: Saramago’nun Körlük’ündeki sokak sahneleri gibi.
Başkente dönüyorum ve buranın bir daha asla aynı yer olmayacağını biliyorum. Korku, artık nefes almak kadar kendiliğinden değil gibi. Burada yaşam, ilk ve son olarak, tümüyle değişti bir kere. Başkente dönüyorum, ölüm göğsümü yarıp açsa bile, bıkıp usanmadan adalet için dövüşmekten umudumu yitirmeyeceğimi bilerek" (2-6).
Yazbek'in travmatik belleği şimdinin yakın geçmişe dair ne söylediğine işaret ederken belleğin bir vakum içinde konuşlanmadığının da altını çizer. Yazbek yakın geçmişte olanların basit bir yinelemesini yapmaz. Aksine idrak ve bilincin çeşitli dile gelişlerini gösterir ve tam bu noktada aslında şimdiyi inşa ederek bir söz ve yükümlülük verir bize: hatırlamanın ve detayları anlatmanın sorumluluğu. Gazeteci merceğini ve kurgusal gücünü okuru irkiltmeyecek biçimde ilişkilendirip besleyerek kendini tanıklığın ve hatırlamanın yükümlülüğüne ve performansına adar:
"Çatılardan kim ölüm saçar? Korkak bir katil mi? Kesin olarak öyle -ahlakını çoktan bir kenara bıraktığından, bu işi cesurca yaptığı nasıl söylenebilir ki?
Evimden çıkıp meydanlara ve camilere doğru ilerledim. Öğle ortasında, şehrin caddelerini sokak sokak, meydan meydan görmem lazım. Gözümle gördüklerimden başka hiçbir şeye inanmıyorum.."
"Bu ölüm karnavalının orta yerinde, şu an sarf ettiğim bütün bu sözlerin anlamı ne? Sokağa çıkmak, açıktan açığa ölüm ihtimali anlamına geliyor, caddede yürürken birinin her an sizi öldürebileceği hissi beni vuruyor. Delice bir fikir, ama tuhaf, genel güvenlik biriminden keskin nişancıların sizi her an vurabileceklerini bile bile arkadaşlarınızla sokak gösterilerine gidiyorsunuz." (6-9).
Yazbek'in tanıklık anlatısı, Bilge Karasu'nun darbe dönemine gönderme yaparak zorbalığın karanlığını anlattığı Gece'deki öyküsel arzuyu çağrıştırır sanki. Gece'de yekpare bir korkuyu, ölümü ve karanlığı tıpkı bir virüs gibi yaymayı kendilerine görev edinmiş "gecenin işçileri" karşısında, bu söylemi ellerinde çiçekler ile bozmaya gönüllü olanları—yaşamı savunanları— görürüz. Yazbek de böylesi yekpare bir korkuyu reddederek tanıklığıyla yaşamı savunur. Yazbek'in anlatısının gücü, gaddarlık altındaki meydanlar süren yaşamların kurgusal karakterlerden belki bir parça daha önemli hâle geldiğini keşfetmesinde yatar. Kitapta meydanlardaki, sokaklardaki insanların canlı tanıklıklarıyla gözlem ve etkileşim sıkı sıkıya örüldüğünde, bellek yaratmanın performansını görürüz. Yazbek'in tanıklığı, yaşadığı olağanüstü felaket, acı, öfke ve özellikle kızını kaybetme korkusu nedeniyle kimi zaman dilsizliğe geri döner gibi görünüp tökezlemenin eşiğinde seyretse de, insan hakları ihlalinin, yasanın askıya alınışının ve devrime yönelik umudun çok güçlü sesi haline gelir. Güncesinin sonunda, aldığı ölüm tehditleri ve canının tehlikede olması nedeniyle Yazbek'in kızıyla birlikte Fransa'ya sığındığını öğreniriz. Ne var ki Yazbek'in sürgünden bize ve tanıklık edebiyatına seslenişi, savaş ve zulüm karşısında dik durabilen umudun daimiliğine ve hatırlamanın sorumluluğuna ilişkin çok anlamlı bir jesttir:
"Bu cehenneme adım atmak, ona tanıklık etmek sana bağlı, sevgili roman yazarı. Ait olduğun yeri harabeye çeviren bütün bu karanlığın, şiddetin ve vahşetin karşısında durmak sana bağlı."
Kaynakça
Cathy Caruth, Unclaimed Experience: Trauma, Narrative and History, Baltimore, The John Hopkins UP, 1996.
Dominick LaCapra, Trauma, Absence and Loss, Critical Inquiry, Vol 25, No.4, 1999.
Jan Assmann, Collective Memory and Cultural Identity, New German Critique, No 65, 1995.
Dori Laub, "Bearing Witness or the Vicissitudes of Listening", Testimony: Crisis of Witnessing in Literature, Psychoanalysis and History, New York, Routledge, 1992.
Horace Engdahl, Witness Literature: Proceedings of the Nobel Centennial Symposium, The Swedish Academy, World Scientific Publishing, 2002.
Julika, Sukys, Silence Is Death: The Life and Work of Tahar Djaout, Lincoln and London: University of Nebraska Press, 2007.
Paul Ricoeur, Memory, History, Forgetting, Chicago, University of Chicago Press. 2006.
Rebecca Saunders, Lamentation and Modernity in Literature, Philosophy, and Culture, Palgrave McMillan, 2007.