Akşam yemeği telaşı. Hazırladığı patatesleri kızgın tavaya atıyor. Cosss!
Sıçrayan yağla lekelenen gömleğine bakıyor. Öncelik yanan elinde. Suyun altında yatışıyor.
Suyun şarıltısı içinde bir telefon sesi. Ev telefonu değil, cep telefonu çalan. Cep telefonu, bir kocasına alınabildi şimdilik. Evin borçları ancak kapatıldı. Mal alma konusunda gözleri kara. Kocasıyla benzeştikleri tek şey. Alacakları şeye değerse, dağ gibi borç bile onları yıldırmıyor. Bundan artık emin değil. Arka bahçedeki gülibrişim ağacının baygın kokulu pembe çiçekleri, bütün bu yorgunluğa değdiğini fısıldasa da, hayır, artık emin değil.
Kocası, telefonun öbür ucuna kelimeleri yaya yaya evini tarif ediyor. Keyfi yerinde. İçmiş. Yine. Bira şişesinin sehpaya bırakılışının tok sesi. Kapanan kapı.
Salona giriyor. Gitmiş. Sehpanın üstünde üç bira şişesi. İkisi boş, biri yarım.
Patatesleri, sonra patlıcanları, sonra biberleri... kızartıyor. En son kendini...
Duran araba sesi. Gittiği yerden taksiyle mi döndü? Bu ne bonkörlük!
Kapı zili. Kocası, elinde torbalar. Yanında kısa boylu, topluca, yüzü ve boynu kırışmış, kumral bir kadın. Çirkin. Kendisiyle kıyaslandığında çok çirkin. Rahatlıyor. Henüz otuzlu yaşlarını süren bir kadın o, incecik, düzgün.
Yüzüne yayılan bir gülümseme. Kapıyı ardına kadar açıyor. Buyrun.
Kocası, çocukluk arkadaşım, diyor, yeni taşınmışlar ailece (evli). Beni aramış gelince (çocukluk aşkı?), ailece görüşürdük, birlikte yüzerdik, ne günlerdi (evet, iyi günlermiş, unutulmamış). Senden büyüktüm, diyor kadın (ellilerde).
Koltuğu gösteriyor kadına. Kocasının paketleri taşımasına yardım ediyor.
Mutfakta yere bırakıyorlar paketleri.
Etleri baharatlayıp buzdolabına koy, ben mangalı yakacağım. Patlıcanları kızarttın mı, hay allah, közlerdik ilk ateşte. Bak bakalım buzdolabına, başka kalmış mı? Dur dur, işte orada.
Bir şey sormadan, kocasının yüzüne bakıyor. Bir çocuk gibi keyifli, ona, çocukken hep birlikte yüzdüklerini, çok uzun suda kaldıklarını, hatta... katıla katıla gülmeye başlıyor... hatta kakası geldiğinde bırakıverdiğini, kakası hop diye su üstüne çıkıverince, ondan uzaklaşmak için...
Birlikte gülüyorlar, ama erkeğinin yüzünde suçun, kabahatin izini aramayı sürdürüyor. Artık içi rahat.
Sonrası, yemek telaşı. Bardaklara konan rakılar. Közlenen patlıcanların yarısı, sarmısaklı süzme yoğurtla eziliyor, diğer yarısı, közlenmiş domates, acı biber ve soğanla bol sirkeli salataya dönüşüyor. Misafir kadınla kısa sohbet. İtici, yorgun bir kadın. Kocanız da gelseydi... Vardiyalı çalışıyormuş. Yorgun olduğu için gelmek istememiş, uykuyu çok severmiş. Gençlik işte.
Gençlik? Genç bir erkekle evli olduğunu öğreniyor bu çirkin kokonanın. Yaaa! Onu hafife alma, diye takılıyor kocası, adını duyunca şöyle bir duracaksın.
Sonra... sıkılıyor, çok sıkılıyor. Eski günlere dair, onun bilmediği, yavan bir sohbet uzadıkça uzuyor. Kızı geliyor aklına. Okul arkadaşlarıyla birlikte tatilde. Nasıl özledi! Dönmesine daha çok var.
Misafir kadın iyi içici. Ağzı yüzü yamulmaya başladı bile. Kocasına telefon ederken içkili miymiş? Onun elini sıktığında alkol kokusu almadı, belki kocasının alkol kokusu bastırdı onunkini. Hatırlıyor, hiç öpüşmediler.
Çocuklukları, anneleri babaları... ortak arkadaşları... o da mı, allah allah, daha çok gençti, yazık!
Saat on. İzlemeyi düşündüğü film başlamak üzere. Bol su eklenmiş rakısı bir parmak eksilmiş eksilmemiş, tabağındaki ızgara etler şöyle bir didiklenmiş. Sandalyeyi arkaya ittirip dikiliyor. Salonda televizyon izleyeceğini, bir şey isterlerse seslenmelerini söylüyor. Kocası tepkisiz.
Oh, hayattaki en güzel şeyi sorsalar, işte bu: kanepeye uzanıp iyi bir film izlemek. Meğer ne yorulmuş. Sırtı rahatlıyor, iyice yayılıyor. Kumanda aleti kendi elinde, hangi kanalda ne kadar kalmak isterse... Merak ettiği film başlamış. Gerilim filmi. Salonun arka bahçeye açılan penceresini hafif aralık bırakıyor bahçede konuşulanları duymak için, ama bu, filme odaklanmasını zorlaştırıyor. Usandığı sarhoş muhabbeti. Pencereyi kapıyor. Perdeyi çekiyor. Elinden gelse duvar örecek.
Film heyecanlı. Gözlerini bir an ayırmadan izliyor. Filmdeki koca, iflasın eşiğinde olduğunu zengin karısından saklıyor. Karısı ölürse mirası ona kalacak. Karısının bir âşığı olduğunu öğreniyor, çulsuz delikanlıyla buluşuyor. Yakışıklı, ağzı iyi laf yapan biri. Her şeyi bildiğini, delikanlının kendini ressam olarak tanıtıp mutsuz zengin kadınları nasıl yolduğundan haberdar olduğunu, belgeleri karısından ve polisten gizlediği için, bu uygunsuz ve onur kırıcı ilişkinin sürebildiğini, ama... eğer karısını öldürürse onu zengin edeceğini... Para dolu bavulu açıyor. Senin olacak, diyor, bu paralar, hepsi! Delikanlının aşk mı para mı ikilemi uzun sürmüyor. Zaten delikanlının ikileminde aşkın hiç yer almadığı, kocayla girdiği esaslı pazarlıktan anlaşılıyor.
Hava ılık, çok güzel bir yaz akşamı. Yine de pikeyi boynuna kadar çekti. Reklamlar başlayınca su içmek için mutfağa koştu. Kocasıyla misafir kadın mutfağın bahçeye açılan cam kapısının arkasında masadalar, ilk yerlerinde oturuyorlar hâlâ. Ama sessizleşiverdiler. Fark etmemiş gibi yaptı. Ben buradayım. Suyunu içip salona döndü. Pencereyi aralık bıraktı bu sefer. Ahmet diye birinin hayat öyküsünü anlatıyor misafir kadın, kocası üzüldüğünü söylüyor ona.
Pencereyi biraz daha itti, sonra kapadı. İki ekâbir! Belki tam sustukları anda içeri girdi. Büyütmeye değmez. O, filmi izleyecek. Ne konuşurlarsa konuşsunlar, ahı gitmiş vahı kalmış ikisinin de...
Delikanlı, sevgilisinin kocasıyla, kadını nasıl öldüreceklerini tartışıyor, plan ince hesaplarla kusursuzlaştırılıyor. Ki kadına yaşama şansı kalmasın.
Gözleri doldu. İnsanlar ne kötü. Ne karışık.
Kapı çat açıldı. Salona kocası girdi, arkasından misafir kadın. İyice sarhoşlar. Rakıları bitmiş. Sen filmi izle, diyor kocası. Sendeliyor. Şu... yakın bakkala gidip geleceğiz...
Yolda düşersiniz, yeteri kadar içmişsiniz. Ben çay yapıvereyim, birlikte içeriz.
Çay mı, kocayla misafir kadın bakışıyor, püskürerek gülmeye çalışıyorlar. Koca düşecek gibi oluyor, misafir kadın kolundan tutup destekliyor onu. Bizi merak etme der gibi bakıyor. Başlarını taşımakta zorlanıyorlar. İki sarhoş. Laf da anlamazlar. Bırak sarhoşu yıkılana kadar... nerde duymuştu?
Umduğundan daha kısa sürede eve döndüler çocukça sevinç içinde, ellerinde büyük rakı şişesi. Çerez. Bir tabağa biraz boşaltıp getiriyor kocası. Sen seversin, gazoz da aldım sana, çerezle iyi gider. Yanağına denk getirmeye çalışarak okşuyor karısını. Biz dura dura içiyoruz, merak etme çok kafa olmayız, diyor sözcükleri yora yora.
Gazoz ve çerez. Tazecik. Filmdeki gerilim artıkça artıyor, sona soluksuz ulaşılıyor.
Bir ara uyuyakalmış. Çekirdek kabukları halıya dökülmüş. İşi çok yorucu, ondan. Mesaisi uzun. Yatak odasına çıkıp uyumayı düşünüyor. Televizyonda bir tartışma programı.
Kalkmaya üşeniyor, yattığı yerden ne yapması gerektiğini düşünüyor, saat gecenin ikisi. O sırada kocasıyla misafir kadın salona giriyor, üflesen düşecekler.
Gözlerini yumuveriyor, bakalım ne yapacaklar.
Uyumuş, diyor kocası, sen de yukarda yat.
Karın çok gençmiş, diyor misafir kadın, şanslı pezevenk!
Dura dura, tırabzana tutuna tutuna üst kata çıkmaya çalışıyorlar.
Uzun bir süre bekliyor merdiven seferinin bitmesini. Adım sesleri üst katta. Ses çıkarmamaya çalışarak yukarıya çıkıyor. Ses çıkarsa da onların fark edemeyeceğini anlıyor. Kocasını hiç bu kadar sarhoş görmedi. Kocası, kızlarının yatağına misafir kadını yatırmaya çalışıyor, kendine ait geceliği uzatıyor, kadının soyunmasına yardım etmeye çabalıyor. Ama kadının giysisinin düğmelerini denk getirip açamıyorlar. Kadın, karın çok genç, bunu yapmayalım, diyor... koca, ne yapıyoz ne yapıyoz derken, kadının giysisinden umudunu kesmiş kendi pantolonunu çıkarmaya uğraşıyor; kadın, yapamayız, diyor; kocası, işiycem ne yapamayız, diyor. Pantolonuna takılıp tökezliyor, ayaklarından sıyırıp atıyor. Karısının önünden geçtiğini fark etmiyor, duvara çarpa çarpa zorbela banyoya ulaşıp zemine uzun uzun işiyor... penisi dışarıda yatak odasına dönüyor, kadına sarılmaya çalışıyor. Kadın, çok genç, diyor yine. Benimki de çok genç... geç... geeç, diyor.
Başlayan, yeni bir film mi? Zamanın dışına atılmış ama orada da bir yer bulamamış biri gibi şaşkın, mahcup seyrediyor, birilerinin özeline mi girdi, kendi özelinden mi çıktı, bu, kocasıyla aynı adam mı? Aklından sevişmek geçen, ama ne soyunmayı, ne de yatakta birbirlerini bulmayı başaran bir erkek bir kadın. Bu filmin televizyonda seyrettiklerinden tek farkı, seyircinin de senaryoya çekilmesiydi. Aniden dahil olmuştu ve içinde oynamaya zorlanıyordu. Demek, seyircilere de rol yazılmış.
Kendi yatak odasına geçti, kot pantolonla, uzun kollu mavi gömleğini giydi, boynuna kadar ilikledi. Bu saatte kime gidebilir? Ne yaparlarsa yapsınlar, giyinip gitmekten başka bir şey gelmiyor aklına.
Merdivenlerden inmeden önce dönüp baktı.
Rolü neydi bu sahnede acaba? Belki canı ne yapmak isterse oydu. Modern bir yorum gerekiyordu belki. Gerilim filmi miydi, melodram mı? Komedi olmadığı kesindi, ama televizyondan izlese ne çok gülerdi. Kocası ne ara yataktan düşmüş, yere kusmuştu? Habire kalkmaya çalışıyor.
Durumunu son kez gözden geçirmeye karar verdi. Karşısında kocası rolündeki adam, başka bir kadınla sevişmek isteyen erkek rolünde çok acıklı. Penisi açıkta ama sahibinin niyetine ilgisiz, her devinime zarif salınımlarla karşılık veriyor.
Misafir kadın rolündeki oyuncunun ne yapmak istediği hiç anlaşılamıyor. Kafası fazlasıyla karışık, ne istediğini bir türlü bilemeyen kadın rolüyse eğer bu, oyunculuğu fena sayılmaz. Giysisi sıyrılmış, pürüzsüzlüğünü yitirmiş, gevşek, tombul bacaklarını ayırmış biraz, biraz kapamış. Karar veremiyor. Oysa boşuna kararsızlık çekiyor. Parmaklarının arasında külü uzamış sigara.
Kocasının sağ eline bakmak şimşek hızıyla aklına geliyor.
Külü uzamış sigaralar.
Dram, melodram, modern yorum mu... neler saçmalıyor? Külü uzamış sigaralar, sızmak üzere iki sarhoş.
Evimi yakacaklar!
Odaya daldı, her iki eldeki sigaraları çekip banyoya koştu, musluğun altına tutup çöp kutusuna fırlattı, odaya tekrar daldı, kadının ellerinden tutup çekti, evimi terk edin! Kocası, şaşılacak kadar becerikli yerden doğruldu, yatak odamızı bulamadım, dedi duvara dayanarak, kusmuk kokuyor. Misafir kadını bıraktı, kocasını ite ite yatak odasına soktu, yatağa attı onu, kapıyı çekti, kilitledi kapıyı, ebeveyn banyosu var nasılsa diye geçirdi aklından, kadının bulunduğu odayı iyice kolaçan etti, kibriti ve sigara paketini buldu, hepsini banyoda musluğun altına tuttu...
... dakikalarca... artık nefes nefese. Onları da banyodaki çöp kutusuna atıyor.
Misafir kadın korkudan ayılıyor biraz. Yatağın içinde oturmuş, başını doğrultmaya çalışıyor.
Ayakta, genç bedeninin üstünde dimdik, başını eğmeden bakışlarını yataktaki kadında sabitliyor ev sahibi.
Bakıyorum hâlâ giyinmemişsiniz, diyor. Taksi çağıracağım, evimi hemen terk edin!
Ağlamaya başlıyor misafir kadın.
Gidemem, diyor burnunu çeke çeke, kocam çok genç, çok saf, onu da kaybedemem. Bu kafayla evi bulabilsem bile, onun karşısına bu kadar sarhoş çıkamam, içmeyeceğime söz verdim. N’olur bana iki saat ver. N’olur... sadece iki saat. Kötü bir şey yapmadım ki ben. Biraz uyuyayım, n’olur birazcık.
Kadına dikkatlice bakıyor. Sonra saatine. Saat üç.
Hızla dönüp aşağıya indi, mutfakta bir bardak su içti, televizyonun karşısındaki kanepeye uzandı, çalar saatini beşe kurdu, çalar saati sehpanın üstüne sertçe bıraktı, pikeyi başının üstüne kadar çekti, gözlerini kapadı.
Yapamayacak.
Televizyon izlemeyi düşünüyor; iyice kıstığı halde, sesler kafasında büyüyor büyüyor. Her şey nasıl da gürültülü.
Yan dönüyor, yerdeki halıya bakıyor. Koltuklara, vazoya, dantel örtülere, geniş pencerenin önündeki toprak saksılara... Hiç ikiye bölünemezmiş gibi görünüyorlar. Birbirlerini seçmiş ve bu evde yaşamaya kendileri karar vermiş. Parçalanamayacak bir bütün, gördüğü. Çaresizlik hissediyor.
Evliliği en çok neyin berbat ettiğini düşünmeye başlıyor.
Hakaret mi, ilk duyduğunda o sandı.
Şiddet mi, kocası ona tokat attığında öyle düşündü, o da ona okkalı bir tokat attı, sonra da tekmeledi. Sarhoştu. Yıkılıverdi. Bir daha tekrarlamadılar.
Bir kadının gölgesi mi? Çok uzun yıllardır evliydi. Nerdeyse dünya kurulduğundan beri...
Sehpanın üstündeki gazeteyi çekiverdi, boş bir yerine yazdı: bir kadının gölgesi. Evliliğe dahil olan üçüncü bir kişinin gölgesi. Altını çizdi... sonra yeniden, yeniden... kâğıt yırtılana kadar karaladı. Ağlamaya başladı. Bağıra bağıra... kimseyi uyandıramazdı. Belki kendini.
Aşk neydi acaba? Yücelttikleri, yere göğe sığdıramadıkları aşk. İşte şu âna dönüşüyordu. Can sıkıntısı mı, yalnızlık korkusu mu aşkın arkasına gizleniyordu, aşk mıydı gizlenen? Aşkın efil efil narçiçeği kırmızısını, kirli kan kırmızısına koyultan onlar mıydı?
Ya, tek başına bir çocuğu büyütme korkusu...
Yeni boşanan arkadaşının dedikleri geldi aklına: Gece oğlumla –beş yaşındaydı oğlu– sarılmış uyumaya çalışıyorduk. Yan odadan annemle babamın endişeli sesleri geliyordu: Ne olacak bu ikisinin sonu? Oğlumla birbirimize biraz daha sarıldık. Hangimiz korkuyordu, hangimiz güç veriyordu? Hangimiz anne, hangimiz çocuktu?
Şimdi anladı.
Saatin alarmını kapadı. Gökyüzünün karasını seyretti.
Saat beş.
Üst kata çıktı. Kadını uyandırdı. Zaman doldu! Sessizdi kadın, kalktı giyindi. Nasıl da ayılmış.
Alt kata indiler.
Misafir kadına döndü, neler oluyor, dedi.
Az rakı ver anlatayım.
Çay bardağının üçte birini doldurdu.
Birazcık daha.
Birazcık daha koydu. Yarıya gelmemişti.
Çocukluk arkadaşı olduğumuz doğru, diye başladı. Zengin bir ailenin hareketli kızıydı. Oğlanlara eteğini kaldırıp göstermeyi seviyordu. Oğlanlar bayılıyordu ona, o da eğleniyordu. Sonra evlendi. İyiydi kocası, ama içince onu kemeriyle dövüyordu. İki çocuğu olmasına rağmen dayağa dayanamadığı için ayrılmıştı.
İnanmadı ona ama dinledi.
Parası çoktu. Alkole alıştı. Genç erkeklerle olmayı seviyordu. Sonra, şimdiki kocasıyla tanıştı, yoksuldu ama iyi adamdı. Mertti, ailesine rağmen evlendi onunla. Kocanı ben aradım, diye ekledi. Görmek istedim, telefonunu ortak arkadaşlar sayesinde buldum, bu kente geleli bir hafta olmadı, çok yalnızlık çekiyordum.
Sonra, ilk kez gözlerini, onun gözlerine dikti. Hiç utanma yoktu bakışlarında. Akıl vermeye hak kazanmış bir hocaydı. Bu olanlar için sakın boşanma, dedi. Kocan benimle yatmak istese, kendi evine mi getirir, üstelik senin de olduğun bir zamanda? Sohbet ediyorduk, sen gittin, eski günlere daldık... işte alkol, anılar... derken, ayaklarıyla bacaklarıma dokunmalar filan... sarhoştuk, zaten ne yapabilirdik. Bunlar küçük şeyler, boşanmak çok büyük bir şey.
Dinledi. Hem kadına, hem kendine karşı duvarlaşan bir yüzle.
Ayağa kalktı.
İçkimi bitirmedim, dedi misafir kadın.
Bitmesi gereken sözlerdi, dedi, bardağı çekip içkiyi masaya boşaltırken.
Dış kapıyı açtı. Paran var mı, diye sordu. Kaç liran var?
Cebinden buruşuk yirmi lira çıkardı kadın.
Güzel, dedi. Taksiye yeter. Yüz yüz elli metre ilerde... dümdüz git, ilk sola dön. Orada. Durakta araba olmasa bile hemen gelir. Bekle.
Kadının sendeleyerek gidişini seyretti önce.
Sonra... gökyüzünde yeni gün çabasını.