Turan Erden • Döngü
25 Şubat 2017 Öykü

Turan Erden • Döngü


Twitter'da Paylaş
0

“Akşam ne yapacaksın.” “Hiç.” “Nasıl hiç?” “Hiç işte.” “İyi iyi. Konuşulmuyor gene seninle.” “Konuşup ne yapacaksın?” “Merak ediyorum sadece.” “Söyleyeyim o zaman. Akşam Bakırköy’den Taksim’e yürüyeceğim.” “Şaka yapıyorsun.” “Herhâlde yani. Deli miyim?” “Bilmem, deli misin?   Hızlıca duş alıyorum. Parfümü üstümde gezdiriyor, bıraktığım kokuyu içime çekerek dışarı çıkıyorum. Dolmuş sırası kalabalık. Ceplerimi karıştırıyorum, bozuk para yok. Allah kahretsin. Çevreme bakınıyorum, kimse duymuyor. Sahil yolu bomboş. Şoför su birikintilerini gördükçe gaza basıyor. Denizden gelen rüzgâr aralık pencereden içeriye hırıltıyla doluyor. Şoför uzattığım elli liradan arta kalanı tamamlamaya çalışırken aynadan da bana bakıyor. Yüz hatları gergin. Paranın üstünü alırken gözlerinin içine bakıyorum. Yüzünü yola çeviriyor. Son durakta iniyorum. Caddeye yönelip insanların içine karışıyorum. İnsan seli ağır ağır ilerliyor. Tramvay yolunun kenarında duruyorum, onları izliyorum bir süre. Bir simit alıyorum, ağzımda geveleyerek yürüyorum. Yanımdan gelip geçiyorlar. Farketmiyorlar beni. Sıradanlığın hafifliği içinde, derin derin nefes alarak tramvay yolu boyunca Galatasaray’a doğru gidiyorum. Caddeyi ve ara sokakları seviyorum. Burada bulunmak bambaşka. Şehrin öbür köşelerine benzemiyor. Salaş barlar beni kendine çekiyor. Bir köşeye geçip eğlenmeye gelenleri kolluyorum. İnsanlarla tanışmak, onların arasında kabul görmek. Bu eğlenceli buluşmaların bedeli de var, yediğim, içtiğim her neyse ödemeliyim. Kimse gocunmaz bundan ama ben gocunuyorum. Elimi cebime atmıyorum. Bununla niçin gurur duymayayım ki. Hesap geldiğinde uyanıklık edip çevremi gözlerim. Oturduğum sandalyeyi değiştirir, en az zarar göreceğim bir yere geçerim. Hemen kalkacakmış gibi ilişirim sandalyeye. Hesaba ve bahşişe ilk başta bulaşmam. Önce insanlar ayrı ayrı kendilerine düşen parayı ortaya koysun. Ortada duran paralara kimsenin bakmadığı bir anda, cebimdeki tek yirmi lirayı koyup masadaki elli liralardan birini alırım. O kadar ustalaştım ki, bazen kendime şaşırıyorum. Bir gülme geliyor ve bulunduğum durumu yumuşatıyorum. Yakalansam, Hadi bana eyvallah, deyip sıvışırım. Ne zamandan beri günlerimi böyle geçiriyorum. Bu akşam da yeni arkadaşlarla tanışacağım. Dönerciye giriyorum, biraya altlık olur. Cebimdeki son parayı dikkatli harcamalıyım. Yavaş yavaş, tadını damağımda hissederek yerken yanımda oturan iki kişiye selam veriyorum. Onlar da bana. Düzgün konuştuğumdan insanlarda güven uyandırıyorum. Bir Erasmus buluşmasına katılacaklarmış. İçim içime sığmıyor. Bir sürü sarı kafa göreceğim. Güzel bir tecrübe olacak. Buluşma akşam yedide, öğrencilerin uğrak yeri olan bir barın terasında. Biranın yedi sekiz lirayı geçmediği yerlerden birinde. “Orayı biliyorum. Epey gitmişliğim vardır,” diyorum. “İyiymiş. Nasıl bir yer?” diyorlar. “Bar işte. Bira içilen öbür barlar gibi.” “Gidelim, görelim bakalım.” “Aslında bu akşam ben de gitmeyi planlıyordum.” “Gel, katıl bize istersen.” Başımla onaylıyorum. Arkadaşlarla birlikte geçiyoruz bara. Epey kalabalık olacak gibi. Erken gelenler garsona dört masayı birleştirmesini söylüyor. Belli ki herkes birbiriyle arkadaş değil, çoğu orada tanışıyor. Bu benim işime gelir. Parçalı grupları daha çok severim. İkinci masaya geçip hemen bira söylüyor, yudumlamaya başlıyorum. Biramı içerken etrafı gözlemlemek iyi oluyor. Şişeyi bir dürbün gibi kullanıyorum. Masalar hemen doldu ve her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Sesler havada uçuşuyor, duvarlara çarpıyor ve masaya düşüyor. Ben niçin kendimi yapayalnız hissediyorum? Güya girişken bir adamım. Basiretim bağlanıyor böyle zamanlarda. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Tanımadığım yüzler, birbiriyle konuşmayan sesler. Kafamda ağır bir uğultu. Kalkmak için yelteniyorum. Nedenini bilmediğim bir şey masaya çekiyor beni. Tutuluyorum. Enseme götürüyorum elimi, ateş gibi yanıyor. Başımı hafifçe kımıldatıp yanımdakine bir şeyler söylüyorum. Anlamıyor. Akşam hızlı akıyor, biralar su gibi içiliyor. Kafam iyi. Saate bakıyorum, bire yaklaşmış. Hesap ödeme zamanı. Gece sona eriyor. Garson hesabı getiriyor. Ayağa kalkıyorum. Masayı yukarıdan izliyorum. Kimin ne kadar para bıraktığını aklımda tutmaya çalışıyorum. Bu beni uyanık tutuyor. Başarısız olursam ve birisi bir şey söylerse, ben de onun ne kadar ödediğini yüzüne vururum. Görür gününü. Hesaba uzandığım anda birisi benden önce davranıyor. Elindeki yirmi lirayı bırakıp masadaki elli liralardan birini avucunun içine sıkıştırıyor. Sırasını savmanın verdiği rahatlıkla adisyonu bana uzatıyor. Yüzünde alaycı bir gülümseme. Ben gülemiyorum. Donup kalıyorum. Bu oyuna nasıl geldim ben. Dudağımı kanatıyorum. Parmağımla belli etmeden siliyorum. Ağzımda acı bir tat. Bütün gözler üstümde. Düştüğüm durumu düşünüyorum bir yandan. Yine bir gülme geliyor. Kendimi bıraksam kahkahayı patlatacağım. Olmuyor ama. Tek tek yüzlerine bakıyorum. Hepsinin yüzünde aynı ifade. Elimi cebime atıp kalan otuz lirayı adisyonun yanına iliştiriyorum. Bir süre öylece duruyorum. Sonra kimseye bir şey demeden, bardan koşarak çıkıyorum. Nefes alamıyorum, sinirden yerimde duramıyorum. İçim dışıma çıkacak sanki. Ceplerimi karıştırıyorum, bomboş ikisi de. Etrafıma bakıyorum, düşünüyorum. Bara bu saatten sonra dönemem. İnsan kalabalığı gitgide azalıyor. Her şey çok uzak geliyor. Caddenin sonunu göremiyorum. Başımı kaldırınca çatıların arasından görünen gökyüzü kapkaranlık. Küçüldüğümü hissediyorum. Çaresiz, ellerim cebimde ve beş parasız. Taksim’den Bakırköy’e doğru yürümeye başlıyorum.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR