Turne
12 Eylül 2019 Öykü

Turne


Twitter'da Paylaş
0

Hava buz gibi soğumuştu. Biz de arkadaşlarla büronun balkonuna çıkmış, kazana kömür atar gibi habire içiyorduk. Çehov’un Üç Kız Kardeş oyunuyla iki günlük Kars turnesine satın alma memuru olarak görevlendirilmiştim; peşin aldığım harcırahımla votkayı da ben almıştım. Aramızda âdetti, turneye giden votkayı alırdı. Sait, elindeki bardaktan kaldırdığı serçe parmağı ile beni işaret etti, “Kars, Ankara’ya benzemez oğlum, hava burada böyleyse orada götün donar,” dedi. Ardından kahkahayı patlatıverdi. Ağzından çıkan tükürükler yüzümün her yerine dağıldı birden. Tiksinerek, elimin tersiyle sildim yüzümü.

Nihat,  “Geçen yıl Nataşa isminde bir kadınla tanışmıştım. Karpalas Otel’inin hemen arka sokaklarındaydı. Rastlarsan, selam söyle benden,” dedi, der demez de pis pis sırıtışı soğuktan donup kaldı suratında.

 Sait, “Ne zaman çıkıyorsunuz yola?” diye sordu merakla.

“Yarın uçakla gidiyoruz,” dedim.

Elindeki kadehi havaya kaldırarak, “Nazdrovya!” dedi ve fondipledi votkayı.

Bütün ekip, uçağın birkaç saatlik rötarından sonra havalandık. Bir araya geldiklerinde hayatı bir oyuna çeviren oyuncu arkadaşların irili ufaklı sesleri, uçakta koltuktan koltuğa dolaşıp durdu yol boyunca. Karanlık çökerken indiğimiz havaalanından çoğu kişi içip ısınacağı bir mekâna kapağı atmak için gruplar halinde dağıldı. Ben de kalacağımız oteldeki işleri halletmek için otelin yolunu tuttum. Bindiğim taksi Karpalas Otel’inin arka sokağından geçerken gözüm Nihat’ın bahsettiği Nataşa’yı aradı bir an. Karla kaplı caddede gençten bir adam ellerini iki yana açmış, “Kar, neden yağar kar!” diye bağırıp duruyordu.

Taksi şoförü, “Bu bizim Kars’ın delisi, zararsızdır garibim. Ben kendimi bildim bileli hep böyle bağırıp durur yollarda. Deli işte!” dedi.

“Buranın karı adamı deli ediyor desene,” dedim gülerek.

Şoför’ün kahkahası bitmeden otele geldik. Otele girdiğimde resepsiyonda görevli bir adam karşıladı beni. Ekipteki arkadaşların biraz sonra geleceğini ve oda eşleşmelerini son kez gözden geçirmek istediğimi söyledim ona. Ağır hareketlerle mavi bir klasörün içinden isim ve oda eşleşmelerini gösteren listeyi bulup uzattı.

Bendeki listeyi paltomun iç cebinden çıkararak karşılaştırdım hemen. Oyunculara rollerindeki ismiyle hitap ettiğimden, ağız alışkanlığı ile birden, “Tuzenbah ve Solyoniy’i aynı odaya vermişsiniz,” diye seslendim. Resepsiyondaki tuhaf adam bir an boş gözlerle baktı, listede bu yabancı isimlerin olmadığını söyleyince ağzımdan çıkanı kulağım duydu; isimleri düzelttim hemen. Oyuncuların ayrı odalarda kalacağını gösteren ve daha önce bana fakslanan listeyi gösterdim. Bunun üzerine bilgisayardan otel kayıtlarına baktı.

Bir müddet sonra mahcup bir ifadeyle, “Bir karışıklık olmuş, kusura bakmayın,” dedi.

Durumun düzeltileceğini düşünerek rahatladım.

Arkasından devam etti, “Size verilen tek kişilik odalardan biri daha öncesinde bir müşterimize rezerve edilmiş. Tek kişilik odalarımızın hepsi dolu olduğundan da böyle bir çözüm üretmiş arkadaşımız,” dedi.

Sesinde ve yüzünde oldukça rahat bir ifadeyle konuşuyordu. Bu durumun kabul edilebilir olmadığını ve daha bir sürü ağız dolusu laf etmeme rağmen sonucu değiştiremedim. Sonunda bir kişinin sokakta kalmasındansa iki kişinin aynı odada kalması iyidir diyerek, kabullenmek zorunda kaldım durumu. Odamın anahtarını aldıktan sonra dinlenmeye çıktım. Gecenin ilerleyen saatlerinde Resepsiyondan gelen bağırış çağırış sesleriyle yatağımdan fırladım hemen. Aşağı indiğimde, çiçeği burnunda sekizinci dereceden kadrolu sanatçı Solyoniy,  Tuzenbah’tan sonra hızını alamamış, bu sefer de turne başkanı Prozorov’a, kadrolu sanatçı olarak bir figüranla aynı odada kalmayacağını ve bu durumu kimsenin kendisine asla kabul ettiremeyeceğini avazı çıktığınca bağırıyordu. İki kolundan zor zapt edilen ve zil zurna sarhoş Tuzenbah ise Solyoniy’in torpille aldığı sanatçı kadrosuna ağız dolusu küfürler savuruyor, onu dışarı düelloya çağırıyordu. Göz göze geldiğim Prozorov hemen açıklama yapmamı istedi benden. Durumu ona sakince anlattım. Prozorov bir an işin içinden nasıl çıkacağını bilemeyen bir şaşkınlık ve öfkeyle bakındı etrafına. Tiyatro müdürünün yeğeni Solyoniy’e diş geçiremeyeceğini bildiğinden kabak benim başıma patladı tabii. Kaldığım oda iki kişilik olmasına rağmen, o halde Tuzenbah ile birlikte odayı üç kişi paylaşmamızı istedi. Ayrıca bu yaşananları raporuna yazacağını, hesabı Ankara’da vereceğimi de ekledi. Öfkeyle, “Olur,” dedim. “Olur”un içine sıkıştırdığım bütün o kabarmış duygularım Prozorov’un suratını daha da germişti. Sonra herkes odasına dağıldı. Hava almak ve sakinleşmek için dışarı çıktım. Bir müddet yağan karı seyrettim. Soğuk havaya ve uykuya daha fazla direnemeyip odaya çıktığımda Işıkçı Orhan ile Tuzenbah’ın buram buram içki kokulu horultuları bütün odayı sarmıştı bile. Oturduğum koltuktan sehpaya doğru bacaklarımı uzatarak uyumaya çalıştım.

Sabah kahvaltıdan sonra prova için Yeni Millet Tiyatrosu’na gittik. Sahne dekorunu kuran dekorcu ve aksesuarcı arkadaşlar işlerini geceden bitirmişlerdi. Oyuncu ekip hızlıca prova alarak suareye kadar şehre dağıldı yeniden. Kar hiç durmadan yağmaya devam ediyordu. Biz de teknik ekipten birkaç arkadaşla beraber Kars’ın ünlü meyhanesi olan Tihon Dayı’nın Meyhanesi’ne takıldık. Meyhanede yalnızca Tihon Dayı’nın yaptığı votka ve şarap içiliyordu. Müşteriler genellikle şehre yolu düşmüş gezgin turistler ile tüccarlardı ve bir de Orhan Pamuk’un Kar romanından sonra şehre ilgisi artan turist kafileleriydi. Dışarıdaki buz gibi havadan üşüyerek meyhaneye giren müşteriler, hemen ellerini uzatıp ısıttığı, ısındıkça da sanki yüzlerindeki donmuş gülümseyişlerin damla damla eriyerek üstüne düşüp cızırdadığı, meyhanenin orta yerinde duran çini sobaya koşuyorlardı. Bir yandan da çopur yüzlü genç adamın çaldığı akordeonun sesi, dışarıdan meyhaneye tiz bir ıslık olarak sızan rüzgârın sesini bastırıyor, içimizi ısıtıyordu. O sıra babamın, abime ve bana anlattığı meyhane hikâyeleri geliyordu aklıma. Tuhaf bir şekilde babamın bir devamıymışım gibi hissettim kendimi. Sanki sonsuza kadar içmek için kendimi çocuğum dediğim yeni bir bedene naklederek, sürekli yenileniyorum da habire içiyormuş gibiyim diye düşündüm, sonra da güldüm kendi kendime. Kondüvit Yusuf’un kulağımın dibine yaklaşarak yaptığı telefon sesi taklidiyle ayıldım birden. Işıkçı Orhan elindeki şarap kadehini havaya kaldırarak, “Gece uyuyamayanlara,” dedi, gülümseyerek. Sonra da hep beraber “Nazdrovya!” deyip akşama kadar içtik. İçtiğimiz şarabın kan kırmızı etkisinden olacak, unuttuğumuz suareye ise son anda yetiştik. O sıra sahne amiri elinde bir balya kâğıt ile kulisin giriş kapısında durmuş, önüne gelene geç kaldığı için tutanak tutuyordu. Elindeki gazeteyi bir delil gibi gösteren Doktor Çebutkin ise, “Gazeteye dalmışım efendim,” diyor, açıklama yapmaya çalışıyordu. Teknik işlere bakan Yusuf ve Orhan binanın arka tarafından dolaştılar, görünmeden ses-ışık odasına çıktılar hemen. Ben de oyunu izlemek için salona girdim, protokol sırasının arkasından güzel bir yer buldum kendime. Sonradan Vali Yardımcısı olduğunu öğrendiğim şişman ve kalın enseli adamın tam arkasındaydı koltuğum. Salondaki ışıkların sönmesiyle birlikte gözlerimi yumdum ve arkasından derin bir nefes alarak hapşırmam bir oldu. Ağzımdan çıkan ne varsa kalın enseli adamın ensesine yapışmıştı. Adam bir taraftan elindeki mendille ensesini silerken, diğer taraftan da homurdandı durdu. Bense hiç istifimi bozmadan oyunu izlemeye devam ettim. Oyuna ilgi pek az olduğundan oyuncuların suratı düşmüş görünüyordu. Bir an önce bitse de gitsek havasında oynuyordu herkes. Oyun arasında kulise geçtim. Herkes büyük bir hayal kırıklığı içindeydi. İrina, etrafta delicesine dolanıp duruyor, sanki Ankara koca bir taşra değilmiş gibi, “Taşradan nefret ediyorum, bir an önce Ankara’ya dönmek istiyorum,” diye söylenip duruyordu. Doktor Çebutkin yine elindeki gazeteye gömülmüştü. Doktor ne yazıyor diye takıldım.

“Hiç sormayın, devlet tiyatroları kapanıyormuş,” dedi, acı acı baktı yüzüme. Onu teselli için, “üzülmeyin biz de kendi tiyatromuzu kurarız,” dedim. Umutsuzca daldı gözleri cevap vermedi. Kulis odasında Prozorov ile Natalya koyu bir sohbet içinde gülüp duruyorlardı. Kulisin merdivenlerinden fuayeye çıkmak için sigara içen oyuncuların arasından geçerken herkesin bir an önce Ankara’ya dönme isteğini ve serzenişlerini duyuyordum.

“Kış ortasında Kars’a mı gelinir, on kişiye oyun mu oynanır,” diye söyleniyorlardı. Fuaye alanına girdiğimde ise bir grup kadın seyirci vardı. Konuşmalarına kulak kabartarak etrafta gezindim bir süre. Televizyon dizisinde oynayan Prozorov’un yakışıklılığından, çıkışta birlikte fotoğraf çekilip Facebook’a koymaktan bahsederek, kahkahayla gülüşüyorlardı. Oyunun başlayacağı anonsuyla salondaki koltuğuma döndüm hemen. Önümde oturan kalın enseli Vali Yardımcısı gitmişti. O gittiği için şehrin Kültür Müdürü ve kravatlı dört oğlu ile başörtülü karısı da gitmişti. İl Sağlık Müdürü de gitmişti. Tarım Müdürü de gitmişti. Emniyet Müdürü de gitmişti. Onlar gidince sahnenin en arkasında oturan sivil polisler ve makam şoförleri de gitmişti. Koskoca salonda kala kala bir grup genç kadın seyirci ile bir de eli bastonlu yaşlı bir kadın kalmıştı. Oyundan sonra tiyatronun merdivenlerinden inmesine yardım ettiğim bu yaşlı kadının da eski bir tiyatro oyuncusu olduğunu öğrendim. Adının Funda Eser olduğunu ve bir zamanlar şimdi soğuk hava deposu olarak kullanılan eski Millet Tiyatrosu’nda rahmetli kocası Sunay Zaim ile birlikte Brecht’ci epik oyunlar oynadıklarını anlattı bana.

“O zamanlar tiyatro tıklım tıklım olurdu. Tiyatroyla ülkemizi hatta dünyayı değiştireceğimize inanırdık. Halkımızın gözünü açmayı, onları batılı ve modern oyunlarla buluşturmayı amaçlardık. Ama şu halimize bakın!” dedi.

O sıra birkaç kadın seyircinin tiyatronun çıkışında Prozorov ile fotoğraf çektirme telaşını gösterdi.

 “İnsanlar artık tiyatroya değil, ünlü görmeye geliyor,” dedi. 

Elimi sıkıca tuttu. “Nerede o duyarlı ve düşünen insanlar, nereye gidiyoruz biz yavrum!” derken sanki kaybolan herkesi gözlerimin içinde arar gibi bakıyordu. Ağzımdan yalnızca haklısınız sözü çıkabildi.

“Kafanızı şişirdim kusura bakmayın. Ben şuradan bir taksiye bineyim, tanıştığıma memnun oldum,” diyerek bindi taksiye. Şoför, kafasını uzatarak, “Merhaba abi” dediğinde birden hatırladım onu, beni otele getiren Hasan Ali’ydi. Ben de merhaba diyerek gülümsedim. Funda Hanıma el sallayarak yolcu ettim.

Oyun ekibini otele götüren servis otobüsü tiyatronun önünden hareket ederken karların içine bata çıka koştum hemen. Otobüse bindiğimde ön koltukta oturan Prozorov göz ucuyla ters ters baktı. Hiç oralı olmadım. Doktor Çebutkin’in yanına oturdum. Otel lobisinde de Doktor Çebutkin ile sohbete devam ettik. Gazetelere göz atıp, birkaç çay içtikten sonra uyku bastırınca odama çıktım. Tam o sırada Tuzenbah’ın bizimle aynı koridorda bulunan İrina’nın odasının önünde sağına soluna bakınarak, gizlice odaya girdiğini gördüm. O gece şafak sökene kadar Tuzenbah’ın el koyduğu yatağımda güzel bir uyku çektim.

Ertesi gün son oyunumuz matineydi. Uçağımız akşamüzeri kalkacağından bütün hazırlığımızı da ona göre yapmıştık. Seyirci gelmeyince dekorcu arkadaşlar sahnedeki dekoru bir an önce söküp kamyona taşıdılar. Oyuncu ekip bizden önce otele döndüğünden, teknik ekip ile birlikte hayal kırıklığıyla homurdanarak, Yeni Millet Tiyatrosu’ndan ayrıldık. Akşamüzeri havaalanında herkesin yüzünde Ankara’ya dönüyor olmanın sevinci vardı artık. Sanki yıllardır bu küçük taşra şehrinde yaşıyormuşuz da hep Ankara özlemi çekmişiz gibiydi ruh halimiz. Ankara’ya dönüş mutluluğuna son anda bir de Tuzenbah’ın İrina’ya yaptığı sürpriz evlilik teklifi karışınca havaalanı cümbüş alanına döndü birden. Söylediğimiz şarkılar dışarıdaki rüzgârın uğultusuna karışıp bütün şehre dağılırken kar yağmaya devam ediyordu hâlâ.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR