Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Ekim 2015

Edebiyat

Kendini Herkese Sevdiren Arjantinli | Gabriel García Márquez

Gabriel García Márquez

Paylaş

47

0


Düşünüyorum da, insan iki kez ölebilseydi, Cortázar yine ölümüne yol açan dünyanın içinde bulunduğu korku halinden utanarak ölürdü. Ölümünden sonra verilecek payelerden ve cenaze töreninden kimse onun kadar korkmuyordu. Prag’a en son on beş yıl önce Carlos Fuentes ve Julio Cortázar’la birlikte gitmiştim. Paris’ten trene binmiştik, zira üçümüzün de uçak korkusu vardı. Bölünmüş Almanya topraklarından, uçsuz bucaksız pancar tarlaları ve devasa fabrikalar arasından geçerek, savaşın yıkıntılarına ve sevginin sınırsız gücüne tanık olarak bütün gece muhabbet ettik. Yatacağımız vakit, Carlos Fuentes’ in bir anda Cortázar’a soru soracağı tuttu: Nasıl, ne zaman, kimin teşvikiyle caz orkestrasında piyano çalmaya başlamış? Fuentes soruyu öylesine sormuştu, tarih ve aracının adının ötesinde bir beklentisi yoktu; fakat Cortázar’ın cevabı, koca bira bardakları, sosis ve buz gibi olmuş patates eşliğinde gün ağarana kadar sürdü. Sözlerini çok iyi tartmasını bilen Cortázar, tarihsel ve estetik çerçeve içerisine aldığı ustaca bir cevap hazırladı ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, inanması güç bir rahatlıkla, Thelonius Monk’tan Homerosvari bir tarziyeyle konuşmasını noktaladı. Hatırlıyorum da, ancak üçkâğıtçı bir hergeleden çıkabilecek pes bir sesle, kocaman kemikli ellerini oynatarak nasıl da konuşmuştu. Ne Carlos Fuentes ne de ben o eşsiz gecede yaşadığımız şaşkınlığı unutabildik. On iki yıl sonra Julio Cortázar’ı Managua Parkı’nda kalabalığa seslenirken gördüm, güzel sesinden ve en zor öyküsü olan “La noche de Mantequilla’’dan başka bir silahı yoktu. Gözden düşmüş bir boksörün kendi ağzından Buenos Aires varoşlarının argo diliyle anlattığı bir öyküydü bu; yeraltı jargonunun ucundan berisinden anlamayan fanilere tamamen kapalıydı. Buna karşın platform üstünden aydınlık koca bir parkta toplanmış kalabalığa seslenen Cortázar’ın seçtiği öykü buydu; dinleyici kitlesi arasında tanınmış şairlerden işsiz inşaat işçilerine, devrim komutanlarından onların muhaliflerine kadar her kesimden insan vardı. Bir başka hayret verici deneyim işte. Doğrusu öyküyü takip etmek jargona hâkim olanlar için bile pek de kolay değildi, ama hepimiz Mantequilla Nápoles’in ringdeki yalnızlığında aldığı darbelerin acısını hissediyorduk, onun perişan haline ve yitip giden hayallerine yazıklanıyorduk; çünkü Cortázar dinleyicileriyle öyle sempatik bir iletişim kurmuştu ki, sözcüklerin ne anlama geldiğini kimse umursamıyordu; çimlerde oturan kalabalık bu dünyaya ait olmayan bir sesin büyüsüyle âdeta ilahi bir lütuf içinde gökyüzüne yükseliyor gibiydi. Cortázar’a dair hatırladığım beni öylesine çok etkileyen bu iki anı, kanımca onu iyi tanımlayanlardı; kişiliğinin iki uç noktasını örnekliyordu. Birebir ilişkilerde, Prag’a giden trende olduğu gibi, belagatiyle, şen şakrak allameliğiyle, milimetrik hafızasıyla, tekinsiz mizahıyla, eskiden kullanılan olumlu anlamıyla muazzam entelektüelliğiyle insanların gönlünü kazanabiliyordu. Topluluk içinde, her ne kadar gösteri yapmaya karşı olsa da, hem dokunaklı hem de tuhaf olmasının yanı sıra, etkisinden kaçması güç doğaüstü bir mevcudiyetle dinleyicisini mest ediyordu. Her iki durumu da göz önünde bulundurduğumda tanışmaya mazhar olduğum en önemli insandı. İlk kez 1956’da hüzünlü bir sonbaharın sonunda tanışmıştık; ara sıra köşede bir masada yazmak için gittiği –tıpkı Jean-Paul Sartre’ın üç yüz metre ötede parmaklarına mürekkep bulaştırarak dolmakalemle bir okul defterine yazdığı gibi– adı İngilizce olan bir Paris kafesinde. Öykülerden oluşan ilk kitabı Bestiario’yu, Lance de Barranquilla’da elli pesoya düşük ücretler alan beyzbolcular ve mutlu fahişeler arasında bir otelde okuduğumda, daha ilk sayfadan, büyüdüğümde böyle bir yazar olmak istediğimi anlamıştım. Birileri bana Saint Germain Bulvarı’ndaki Old Navy adlı kafede yazdığını söylemişti, orada haftalarca bekledim, en sonunda bir hayalet gibi içeri girerken gördüm onu. Aklınıza gelebilecek en uzun adamdı, hınzır bir çocuk ifadesi vardı yüzünde, üstündeki uçsuz bucaksız palto daha çok dul bir kadının giydiği uzun yas kıyafetlerine benziyordu; bir boğanınkine benzer birbiri arasında epeyce mesafe olan gözleri vardı, kanlı canlı bir insana ait olduğunu bilmeseniz, o şehla ve buğulu gözlerin şeytanınkiler olduğunu düşünürdünüz. Yıllar sonra artık dost olduğumuzda bile onu o gün gördüğüm gibi görüyordum, çünkü öyküleri arasında en iyi finali olanlardan birinde –“El otro cielo”– kendini merak içinde giyotinle infazını bekleyen Latin Amerikalı isimsiz bir karakterde yeniden yaratmıştı. Sanki bir aynayla yüz yüze gibiydi. Cortázar onu şöyle betimlemişti: “Yüzünde uzaklara dalmış, aynı zamanda tuhaf bir şekilde sabit bir ifade vardı. Ayık haline geri döndürecek adımı atmayı reddeden uyku ânındaki donuk yüz ifadesi.” Tıpkı Cortázar’ı ilk gördüğümde sarındığı gibi, vücudu siyah ve uzun bir pelerine sarılı halde yürüyordu; fakat anlatıcı ona kim olduğunu sormaya cesaret edemiyordu, böyle bir sorgulamadan doğacak soğuk öfkeden korkuyordu. İlginçtir, o gün aynı korku yüzünden Old Navy’de ben de Cortázar’a yaklaşmaya cesaret edememiştim. Bir saatten fazla, düşünmek için bile durmaksızın, yarım bardak sodadan başka bir şey içmeden yazdığını gördüm. Sokaklarda hava kararmaya başlayınca kalemi cebine koydu ve lise öğrencisi gibi defterini koltuğunun altına sıkıştırıp, gittikçe dünyanın en sıska insanına benzeyen görüntüsüyle dışarı çıktı. Daha sonra görüştüğümüz yıllarda tek değişen, gür ve koyu sakalı oldu, nitekim sakal bırakmasından iki hafta öncesine kadar duyduğum efsaneye göre, daha önce sakalını hiç uzatmamıştı, doğduğundan beri nasılsa öyleydi. Doğru olup olmadığını sormaya hiçbir zaman cesaret edemedim, 1956’nın o hüzünlü sonbaharında onu gördüğümü, Old Navy’de oturduğu köşede onunla konuşmaya cesaret edemediğimi hiç söylemedim ona, ki eminim şimdi gittiği yerde anneme çekingenliğimi anlatıyordur. Kült yazarlar saygı, hayranlık, sevgi ve elbette kıskançlık uyandırır. Az sayıda yazarda olduğu gibi Cortázar da bu hisleri uyandırıyordu, ancak bir farkla ki, içten bir adanmışlık hissi de uyandırıyordu. Arjantin belki de farkına varmadan kendini dünyaya sevdirdi. Düşünüyorum da, insan iki kez ölebilseydi, Cortázar yine ölümüne yol açan dünyanın içinde bulunduğu korku halinden utanarak ölürdü. Ölümünden sonra verilecek payelerden ve cenaze töreninden kimse onun kadar korkmuyordu, ne gerçek hayatta ne de kitaplarda. Üstelik, hep öyle düşünmüşümdür, ölüm ona hep çirkin bir şey gibi geldi. La vuelta al día en ochenta mundos adlı kitabında bir grup arkadaş ortak bir dostlarının ölümün gülünçlüğüne maruz kalmasına gülemez. Bu yüzdendir ki, onu tanıdığım ve çok sevdiğim için Julio Cortázar adına ağıtlara ve matemlere katılamayacağım. Onu kendi istediği gibi düşünmeyi tercih ederim; olabilecek en muazzam neşeyle, onu tanımış olmanın bahtiyarlığıyla, dünyaya bıraktığı o güzel ve ebedi hatırası olan tamamlanmamış külliyatına minnettarlıkla.

İspanyolcadan çeviren Işık Canıpek

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bir İllüstratörün Gözünden Modern İnsa..Denis Gürcü
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Şevval Tufan

23 Ekim 2025

Petrol ve Gökkuşağı: Çölde Piknik’te Ç..

Huban Korman’ın Çölde Piknik kitabı, çocuk gözünden çevresel tahribatı anlatırken, masumiyetin sesiyle dünyaya bir çağrı yapıyor. Huban Korman’ın hem yazarlığını hem de çizerliğini üstlendiği Çölde Piknik, ilk bakışta bir çocuk k..

Devamı..

Rebecca F. Kuang ile Hayatındaki Kitap..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024