Cinayetin edebiyata etkisi iki farklı kanal üzerinden gerçekleşmiştir. Bunlardan biri, cinayetin yarattığı büyük travmanın sağladığı olanaklarla insan ruhunu açıklama girişimidir. Kadim dini metinlerde başlayan bu çaba, kadim edebi metinlerle sürmüştür, ancak cinayetin edebiyatta yer alışının en parlak dönemi ikinci kanalla olmuştur. Evet, polisiyeye duyulan büyük ilgi Poe’nun Morgue Sokağı Cinayeti’ni yazmasıyla başlamıştır.
Edebiyat tarihçileri ilk polisiye metnin Edgar Allan Poe’nun 1841 yılında kaleme aldığı
Morgue Sokağı Cinayeti adlı kısa öykü olduğunu söylerler. Bir anneyle kızının gizemli ölümünü konu edinen
Morgue Sokağı Cinayeti polisiye edebiyatta klişe haline gelecek birçok öğeyi barındırır. Hikâyenin kahramanı C. Auguste Dupin, Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes’üne, Agatha Christie’nin Hercule Poirot’suna öncülük edecektir. Bugün bile, yaratılan dedektif ya da soruşturmacı polis karakterlerinin çoğunda Poe’nun yarattığı C. Auguste Dupin’den izler bulmak mümkündür. Ayrıca
Morgue Sokağı Cinayeti, polisiye metinlerin aslında birer matematik problemi olduğu görüşünün yaygınlık kazanmasına da neden olacaktır. Ama bütün bu öğeler daha çok, romanın kurgusal yapısıyla ilgilidir. O yüzden gerek Poe’nun polisiye metinlerinde, gerek Conan Doyle’un öykülerinde, gerekse Christie’nin romanlarında cinayet ya da suç varoluşsal bir problem olarak ele alınmaz. Cinayetin insan ruhunda yarattığı travma es geçilir. Katilin, kurbanın, dedektifin kişiliği sadece mantıksal düşünme yetisine indirgenir. Elbette bu durum biz okurlara da geçer. Katillerin eylemi bizi dehşete düşürse bile ölen insanlara üzülmeyiz, dahası o cinayetlerin nedenleri üzerine uzun uzadıya kafa yormayız, bütün mesele suçlunun ya da katilin kim olduğudur. Bunu anlamak için de olayı çözmemez yeterli olacaktır. Bu tür metinlerde analitik zekâ göklere çıkarılır, eğer okur romanın sonuna gelmeden suçluyu ya da katili bulduysa kendisini zeki sayar. Kitabın kapağını kapadığında dudaklarında beliren zafer dolu gülümseme, okurun en büyük ödülüdür. Eğer bu ödüle ulaşamamışsa, tek tesellisi, yazar katili açıkladığında yaşayacağı o lezzetli şaşkınlıktır.

Oysa cinayet, yani insanın insan eliyle öldürülmesi trajik olduğu kadar en sarsıcı travmalardan biridir de. Belki de empati duygumuzu en üst düzeyde harekete geçiren eylemdir. Kendimizi hem katilin hem de kurbanın yerine koyabileceğimiz yıkıcı bir durum. Sadece cinayetin işlenişindeki vahşet değil, bu eyleminin hikâyesi de her zaman ilgi çekicidir. Evet, her katilin bir hikâyesi vardır ve bu hikâye bize insanı anlatır. Aynı zamanda cinayet, toplumsal rollerden sıyrılmamızı, yüzümüze taktığımız maskelerin düşmesini, ruhumuzun çırılçıplak kalmasını sağlayan kriz anlarından biridir. Öldürme eylemine bu açıdan bakınca, ilk polisiye metni de değiştirmek zorunlu hale gelir. Çünkü gizemli cinayet sadece katilin kim olduğunu bulmaya çalıştığımız çokbilinmeyenli bir matematik problemi değil, bir varoluş meselesine dönüşür. Hal böyle olunca ilk polisiye metin olarak Poe’nun
Morgue Sokağı Cinayeti’ni değil,
Tevrat’ta yer alan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürdüğü hikâyeyi kabul etmek daha anlamlı olacaktır. Söz konusu hikâye şöyledir:
“Bir gün Kabil toprağın ürünlerinden Rab’be sunu getirdi. Habil de sürüsünden ilk doğan hayvanlardan bazılarını, özellikle de yağlarını getirdi. Rab, Habil’i ve sunusunu kabul etti. Kabil’in sunusunu ise reddetti. Kabil çok öfkelendi, suratını astı. Rab, Kabil’e, ‘Niçin öfkelendin?’ diye sordu. ‘Niçin suratını astın? Doğru olanı yapsan seni kabul etmez miydim? Ancak doğru olanı yapmazsan, günah kapıda pusuya yatmış seni bekliyor. Ona egemen olmalısın.’ Kabil, kardeşi Habil’e, ‘Haydi, tarlaya gidelim,’ dedi. Tarlada birlikteyken kardeşine saldırdı, onu öldürdü.
Rab, Kabil’e, ‘Kardeşin Habil nerede?’ diye sordu. Kabil, ‘Bilmiyorum, kardeşimin bekçisi miyim ben?’ diye karşılık verdi.
Rab, ‘Ne yaptın?’ dedi. ‘Kardeşinin kanı topraktan bana sesleniyor. Artık döktüğün kardeş kanını içmek için ağzını açan toprağın laneti altındasın. İşlediğin toprak bundan böyle sana ürün vermeyecek. Yeryüzünde aylak aylak dolaşacaksın.’”
Yukarıdaki kadim metin, cinayetten yola çıkarak insana özgü yıkıcılık güdüsünü ve bu güdünün yol açtığı felaketleri anlatır ama aynı zamanda bir ders verir: On Kutsal Emir’den en önemlisini insanlığa bildirir: “Öldürmeyeceksin!” Hikâyedeki Kabil ve Habil bütün insanlığı simgeler. Yani hangi nedenle öldürürsen öldür, canını aldığın kişi senin kardeşindir. Poe’nun
Morgue Sokağı Cinayeti’ne gelinceye kadar öldürme eylemi başka büyük metinlere de konu olacaktır. Kuşkusuz bu metinlerin başında Sophokles’in
Kral Oidipus’u gelecektir. Bilmeden de olsa babasını öldürüp annesiyle evlenen kralın tragedyası. Evet
Kral Oidipus’ta da bir gizem vardır ama metnin asıl vurgusu insanoğlunun trajedisi üzerine kurulur. Aynı yaklaşımı yüzlerce yıl sonra yazılacak olan Shakespeare’in
Hamlet’inde de görürüz. Shakespeare öyküdeki suçu, gizemli hale sokarak âdeta polisiye bir metne dönüştürür. Babasının ölümünü araştıran, bunun bir cinayet olduğunu kanıtlamaya çalışan, bu nedenle zaman zaman kendini deli gibi gösteren ya da gerçekten deliren bir oğul. Peş peşe işlenen cinayetler, saraydaki ayak oyunları ve masum bir aşk. Tüm bunların altında insanı suç işlemeye yönlendiren evrensel bir neden: iktidar tutkusu. Shakespeare, kahramanı Hamlet’e, “Olmak ya da olmamak, bütün mesele bu,” dedirterek cinayeti bir varoluş meselesi olarak gördüğünü açıkça belli eder. Üstelik bu yöntemi sadece
Hamlet’te kullanmaz,
Macbeth’te de,
III. Richard’da da cinayetten yola çıkarak insan ruhunu açıklamayı sürdürür. Ama cinayet eylemini romanlarında, toplumu ve insanı açıklamanın bir yöntemi olarak kullanan yazar hiç kuşkusuz Dostoyevski’dir.
Suç ve Ceza da,
Karamazov Kardeşler de tümüyle cinayet ekseninde yükselir. Bu iki romanında Dostoyevski, öldürme eyleminden yola çıkarak insan ruhunun destanını yazar. Çünkü o da nefret ettiği babasını öldürmeyi düşünmüş, ama daha sonra babası başkaları tarafından öldürülünce büyük bir vicdan azabı ve derin bir öz hesaplaşmanın içine düşmüştür. Belki de benliğinde kopan o büyük fırtına, mantık ile vicdan arasında gidip gelen ateşli zekâsının yaşadığı bu benzersiz deneyim, romanlarının yol alacağı rotayı bulmasında en önemli etken olmuştur. Evet, Dostoyevski’nin kendi düşüncelerini en iyi biçimde anlatmak için suç temasına gereksinimi vardır. Buradaki suç, klasik polisiyedeki suç temasından oldukça farklıdır, yalnızca merak uyandıracak bir öğe olarak yer almaz romanda. Yazarın düşüncelerini açıklayabilmesi, kahramanlarının ruhsal dünyasını gözler önüne serebilmesi ve büyük düşünsel depremler yaratması için suça ya da cinayete gereksinimi vardır.

Görüldüğü üzere, cinayetin edebiyata etkisi iki farklı kanal üzerinden gerçekleşmiştir. Bunlardan biri, cinayetin yarattığı büyük travmanın sağladığı olanaklarla insan ruhunu açıklama girişimidir. Kadim dini metinlerde başlayan bu çaba, kadim edebi metinlerle sürmüştür, ancak cinayetin edebiyatta yer alışının en parlak dönemi ikinci kanalla olmuştur. Evet, polisiyeye duyulan büyük ilgi Poe’nun
Morgue Sokağı Cinayeti’ni yazmasıyla başlamıştır. Poe’nun dedektifi C. Auguste Dupin sadece bir öncü olarak kalsa da, Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes’ü ile Agatha Christie’nin Hercule Poirot’su aradan yüz küsur yıl geçmesine rağmen hâlâ edebiyat okurlarını derinden etkilemeyi sürdürmektedir.
Ne yazık ki polisiyeye duyulan bu büyük ilgi, zaman içinde türe zarar da vermiş, böylece kitap piyasasında bol kanlı, bol vahşetli, ticari amaçlı metinler türemiştir. Zaten cinayeti, güzel sanatların izleği olarak kabul etmekte çekinceleri olan dönemin “saygın edebiyat” çevreleri biraz da bu çok satarlık durumunu bahane ederek, polisiye romanları edebiyat dışı olarak tanımlamakta bir sakınca görmemişlerdir. Ta ki İkinci Dünya Savaşı’nda atom bombasının kullanılmasıyla birlikte insan denen varlığın iyilik kadar kötülüğe de yatkın olduğu, yücelik kadar bayağılıkla da beslendiği, kahraman kadar korkak da olduğu gibi farklı özellikleri sanatsal düzeyde itiraf edilmeye başlayıncaya kadar. İnsana daha gerçekçi bir bakış açısının kabul görmesi mi, yoksa polisiye romanlara önyargılardan uzak bir yaklaşımın ortaya çıkması mı daha çok etkili olur bilinmez ama böylece edebiyat çevrelerinde cinayeti konu edinen metinlerin itibarı iade edilmeye başlar. ABD’li yazar Dashiell Hammett’ın suçla ekonomi arasındaki ilişkiyi açığa çıkaran metinler kaleme alması, Fransız Léo Malét’nin toplumun ipliğini pazara çıkaran kara romanlar yazması, emperyalizm çağında iyice karmaşıklaşan uluslararası suç ilişkilerinin anlatıldığı özel bir tür olarak casus romanlarının ortaya çıkması polisiye roman algısını tümüyle değiştirir.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan toplumsal olaylar, halk hareketleri, özellikle de dünyayı sarsan 68 olaylarından sonra polisiye romanın sistem eleştirisi yapan metinlere dönüştüğünü görürüz. İspanya’dan Manuel Vázquez Montalban, Juan Antonio de Blas; Fransa’dan G.J. Arnaud, Jean François Vilar, Didier Daeninckx gibi yazarlar çağımızın sorunlarını polisiye-kara tür içinde anlatmayı seçerler. Ama sadece onlar değil, Patricia Highsmith ile Truman Capote cinayet ve suça farklı bakış açıları getiren enfes romanlar yazarlar. Polisiye romanı ikinci sınıf edebiyat olarak görme yanılgısı, Umberto Eco gibi tanınmış bir entelektüelin eksiksiz bir polisiye roman kurgusu ve klişeleriyle yazdığı
Gülün Adı’yla iyice mahkûm edilir. Böylece, polisiye edebiyatın yüz yıllarca birbirine karışmadan akan iki ayrı kanalı buluşmaya başlar. Poe’nun öncülüğünde başlayan, sağlam bir matematiksel zemin üzerinde yükselerek merak öğesini hep diri tutan o muhteşem kurgulara sahip romanlarla, kadim dini metinlerde ve has edebi metinlerde gördüğümüz, cinayetten yola çıkılarak insanın varoluşunu tartışmaya çalışan derinlikli metinlerin iç içe geçmesi. Belki de günümüzde polisiye romana duyulan ilginin gitgide artmasının nedeni de budur: edebiyatın çokişlevliliğini başarılı bir şekilde yerine getirmesi. Hem kaçışı sağlaması, hem eğlendirmesi, hem heyecanlandırması, hem estetik zevk vermesi, hem bilgilendirmesi, belki korkunun o lezzetini hissettirmesi ama en önemlisi bize kendimizi göstermesi. Evet kendimizi göstermesi, çünkü, polisiye, aşk, tarih, felsefi, politik gibi tanımları kaldırırsak bütün iyi romanların başarmaya çalıştığı budur: insana kendi ruhunu göstermeye çalışmak.