“Faust gece vakti bir başına otururken içe dönüklüğünün kuyusu daha karanlıklaşır, daha derinleşir ve sonunda intihara, kendini kendi iç uzamının dönüştüğü mezara kesin olarak gömmeye karar verir. Bir zehir şişesi çıkarır. Ama tam bu en karanlık olumsuzlama anında Goethe onu kurtarır, ışıkla ve olumlamayla doldurur.”
Bir kitap üzerine değerlendirme yazısı yazmak tam olarak ne tür bir deneyimi imlemektedir? Nasıl bir yol üretilebilir bir kitap üzerine düşünürken; onu etiketlemeden, topluca bir çuvala koymadan, yaftalamadan... Hangi pratikler onun izini sürerken sözcüklerin payandası olurlar? Başka türlü bir metin yazmak, her defasında yeniden sorgulamak, farklı cevaplar aramak ve o ilişkiler biçiminin adını koymak… Bir yüzleşmeye mahkûm bırakılmak değil de nedir bir kitabın içine bırakılmak?
O halde bir yerden başlamalı…
Faust’un hezeyanlarla çevrili bir anındaki gibi girift ve tam da hayatının oyununun (!) sonu gelmişken, birdenbire bir kurtarıcının, dibi görmüş özneye (belki de nesneye) el uzatarak olan biteni bir tür cennete dönüştürebildiği gibi kolay ve sıradan mıdır her şey? Yani her şey çok fenadır. Sonra ansızın bir şey çıkagelir; sihirli değnekle olan biteni anlar, çözer ve topluluğu mutluluk iklimine kavuşturur. Modernizm de bu kurgusal “kurtarılma vehmi”nin birkaç asırlık paradigmalarından biri sayılabilir pek tabii ki. Çoğu ideolojide olduğu üzere o da zamanla şeytanlaştırılıp taşlanmış, aynı zamanda putlaştırılıp bir tür tapınma pratiğinin muhatabı olmuştur. Bu bağlamda veya çıkmazda, modernite temalı bir kitabın neyi anlattığı veya anlatması gerektiği üzerinden bir yaklaşım geliştirmeye çalışmak, hele ki bunu Dostoyevski, Goethe, Baudelaire ve Marx ekseninde olumlayarak ya da yererek konuşmak, ta en başından -içini ne kadar doldurursan doldur her defasında boşalan- bu kesif kavram üzerine tanımlama ediminin sınırlarında dolaşmak, usturuplu bir girizgâh yapma fırsatını bize vermeyebilir. Dahası modernite teması üzerinden; böylesine genleşen, başkalaşan, çelişen, düzleşen bu felsefi doktrinel kitap üzerine değerlendirme yazısı yazmanın kendisinin de epey zırva bir teşebbüs olduğunu düşünmekten kendimi alacak onca şey aradığımı fakat günün sonunda elimde işte bu top çevirmekten öteye gitmeyen sözcükler yığını kaldığını da söylemem gerekiyor.
Modernite… Tılsımlı bir sözcük… Büyük harflerle yazılan ve sürekli yeniden üretim ve tanımlama ihtiyacı hisseden bir icat…
Marshall Berman’ın modernizmi, ilk elden bir tür “evde olma” halini sembolize etmektedir. Doğrusu fena bir başlangıç değil! Peki, bu kitabın içinden belli başlı yargılar toplayarak kendi düşünce sistematiğimi -hem de estetize ederek- nasıl başarabilirdim? Zira Berman için bile modernite, tıpkı öncüllerinde olduğu gibi yüzlerce kavramın içinden geçerek, deforme olarak, zaman zaman saydamlaşıp bulanıklaşarak asla bir tek tanımın hizmetine girmeyecek kadar çeşitli bir izleği takip etmektedir. O halde neyi değerlendirebilirim? Bir kavramın üzerine henüz eğilmişken kapının dışında olmaklıktan başka neyim? Dolayısıyla, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor'un modernliği kavrama biçiminin ne’liği üzerine yapabileceğim herhangi bir çıkarım her defasında kendi fasit dairesini turlamaya mahkûm kalacaktır. Zira, modernliğin kendisi hakkında kuşatıcı bir yaklaşım ortaya koyma teşebbüsü, modern yahut postmodern zamanlar olarak nitelendirilebilecek bir dünyanın içinden konuşan biri için en iyi ihtimalle laf kalabalığı temsili olmaktadır.
Berman; modernliği, insanların birbiri ile iletişime zorlanması olarak okumakla birlikte, ekler: “Modern olmak, paradoks ve çelişkilerle dolu bir hayat sürdürmek demektir.” O halde? Böylesine bir üst metinler topluluğu hakkında değerlendirme metni yazmanın kendisi esaslı bir parodi değil midir? Baudelaire’nin poetikasının ne’liğini değil, Berman’ın, Baudelaire ve modern şiire yaklaşımının yaklaşımı üzerinden bir okuma yapmanın tam anlamıyla bir ironi olduğunu söylemekten kendimi alıkoyamamaktayım. Bununla birlikte, modernliği “deneyim yığını” olarak da tarif etmektedir. Bu yaklaşım, bir kitabın aralığından bir kitap üzerine konuşmak zorunda bırakılmanın zorundalığını imlemektedir. Düşüncemin surlarını muhkemleştirmek adına kitaptan birkaç alıntı daha yapmalıyım: “Modern toplum bir kafes olmakla kalmaz, içindeki insanlar da o kafesin parmaklıklarınca biçimlendirilir.“ Sözcükler de böyle değil midir? Büründükleri anlam, karşıladıkları imge, çağrıştırdıkları düzlem… Modernizm ki, sözlüklerin içini dolduran sözcükler kadar geniş bir vahadır. Şiirde, resimde, ilişkilerde, gastronomide, siyasette, teolojide, cinsellikte, alışkanlıklarda ve bunun gibi daha bir sürü olgunun kendi bir modernlik açıklaması olduğu gibi “karşı-moderni” de olabilmektedir.
Peki, “Berman’ın Moderni” nasıl bir şeydir? Onun modernite için söylediklerini, bu sınırları ve çervevesi belli metin içinde nasıl özetleyebilirim?
Berman’ın moderninin ne olduğu üzerine derli toplu bir görüş ortaya koyamayacağımın farkına varmanın kendisi de aslında bir modernlik teşebbüsüdür. Yani, bunu nasıl anlatmak gerektiği üzerine düşünmek, cümleleri yormak, çatı bir modern teması bulma uğraşına girişmek, ancak modernite’nin bana bahşettiği bir tür kaçış eylem planında hayat bulabilmektedir. İşte ben de tam da onu kullanıyorum.
Son tahlilde; bu yazıda ve -pek tabii ki- böylesi bir modernlik kavrayışında, özgürlük imkânı yoktur. Bu metin, gecenin ortasında Mephisto’yu arayan Faust’un içinde düştüğü karanlıktan daha iç açıcı değil. Hezeyanlarla örülü, belki de bağlamı olamayacak bir tutarsızlık ortaya konulsun diye hesaplanmış bir tuzak… Dahası Faust’u huzura kavuşturan el çıkagelirken, bu metnin üzerindeki karabasanı dağıtacak bir Goethe olmayacak. Yani gündelik yargıların defosuyla dolu, hayalperest, güvenli zeminden gitgide uzaklaşan bir pusu bu metin.
Ben bu kitap üzerine, belki de bir kitap üzerine değerlendirme metni yazacak kadar Mephisto’laşmadım. Bu matrisi kurabilmem için o parametrelerin her birinin içindeki sınırları icat etmem, ilişkileri ortaya koyabilmem, “modernliğin ölüm öpücüğünü” tatmam gerekir. Bilmeyi arzu etmenin bir modernite paradigması olduğunu düşünürsek, bu diskur, ancak onun kendine yabancılaşmış aynadaki sureti olabilir.
Modern insanın deneyimi artık kanıksandı. Foucault’un Collège de Francé’taki derslerinden birinde geçer: “Hayır! Artık bilme değil, yaşamı istiyoruz! Artık bilgi değil gerçeği istiyoruz.”1 Kabaca ben de tam bu minval üzereyim.
Kelimelerin sınırlarını zorlayarak bir yazıyı yazmaya koyulmak... Ben işte o sınırlı sözcüklerin aralığından konuşma imkânı bulamadığım için modernim, bu yazıda olduğu gibi yazıyı ve hayatı kurtaracak tanımları bulamadığım için…
Modernliğin tanımı mı?
Belki “her şeydir, aynı zamanda hiçbir şey…”
Kaynak
Marshall Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, çev: Ümit Altuğ – Bülent Peker, İletişim Yayınları, 2017, İstanbul.
1 Michel Foucault, Toplumu Savunmak Gerekir, çev: Şehsuvar Aktaş, Yapı Kredi Yayınları, 2018, İstanbul.






